CANLI DERSLERDEN NOTLAR


   ŞAMATİ 108 - EĞER BENİ BİR GÜN BIRAKIRSAN SENİ İKİ GÜN BIRAKACAĞIM

OKUMA

Herhangi bir kişi kendindeki alma arzusu ile Yaratan’dan uzaktır. Ama uzaklığı alma arzusundandır.

RAV

Bu şu demek ki bizler alma arzusu ile doğduk. Alma arzusunda birçok basamak var, kişinin kendisine yönelik eğilimleri var. Birçok arzusu ile arzularının yoğunluklarıyla, kişinin kendisine yönelik niyeti fiziksel seviyede olabilir. Kişi sadece bu dünyada hissettikleri ile sosyal arzuları ile kendisini yönlendirir. Fiziksel arzularını doğal olarak bedeninden alır. Bu elbette fiziksel bedenin evrimine (doğal evrimine) bağlı.

İnsansal arzuları, kişiye içinde yetiştiği toplum tarafından gelir. Dolayısı ile hangi toplum içerisinde ise o toplumun arzularını alır. Kişinin arzusu aslında hamdır. Ama o fiziksel bedenin içinde (bedenin talepleri) olmasından dolayı, birde içinde bulunduğu toplumun arzularını kişi görünce alır. Mesela kola iyi ise kolayı sever. Ya da para, itibar, bilgi vs. Toplum için ne önemliyse kişinin arzusu o olur.

Kişi alma arzusu üzerine belli bir form alır ve toplumun baskısı ve arzularıyla kişi hayatını yaşar. Elbette arzularımız egoistçe ama doğal oldukları için egoistçe bile diyemeyiz aslında. Alma arzusu farklı formlarda alabilir. İhsan etme formasyonu da alabilir. Kişi doğuştanda bunu alabilir. Baal Hasulam diyor ki; Dünyada ki insanların yüzde 10 u insanoğluna doğal olarak vermek istediğini söylüyor. Buda alma arzusunun edindiği bir form. Tıpkı para, itibar, kola istedikleri gibi. Dolayısı ile alma arzusu ya doğuştan gelir yada toplum bir şekilde empoze eder. Yani toplum derki insana, insanlara yardımcı olursan iyi bir şeydir ve insanda iyilik yapar mutlu olur. Bunlar kişinin doğasında da olabilir, içinde bulunduğu toplumun kişiye etkisinden de olabilir. Ama bunlar hala kişinin kendisi için zevk alma arzusundan kaynaklanır ve bu dünya dediğimiz çerçeve dâhilindedir. Kabalistler diyor ki; Kişinin tümüyle alma arzusunu bambaşka bir şekilde kullanabileceği bir koşul olabilir diyor.

Niyet burada bununla birlikte başkalarına zevk verir, başkalarına mutluluk verir. Bu temel fark, kişinin kendisine yönelik alma arzusuyla başkalarına yönelik alma arzusu arasında bir fark oluşturur. Ve bu fark eğer kişi kendisinden bunları ayırır ve başkaları ile ilişkilendirirse arzularını, manevi bir var olmaya gelir. Baal Hasulam diyor ki; İçindeki alma arzusu ile her insan Yaratan’dan kopuk ve uzak durumdadır. Uzaklığı sadece alma arzusundan kaynaklanıyor. İnsan maneviyatı talep etmediği için ve bu dünyanın arzularını istediği için bir gün Yaratan’dan kopmuştur. Maneviyatın ne olduğunu bilmiyordur, farkında değildir, kendisi için ya da Yaratan için olduğunun farkında değildir. Bu dünyada her hangi birisi olarak çalışmaktadır. Dolayısı ile diyoruz ki kişi doğal olarak bir şekilde Yaratan’dan uzak, yani kişinin bilinci dışında.

OKUMA

Kişi üzerinde, bu şekilde izcikler oluşuyor, buna bir gün denir. Yani bir günlük mesafe. Bu sadece 1 derecelik bir uzaklıktır.

RAV

Kişi bu dünyanın alma arzularında iken yaşar ancak kişi kendisini Yaratan’a yaklaştırdığı zaman (yani bu dünyada ki almayı iptal ettiği zaman) Yaratan’a yakın kabul edilir. Ancak kişi daha sonra alma arzusu ile hata yaparsa Yaratan’dan uzaklaştırılır. Çünkü bir sonra ki dünyanın arzularını zevk için kullanmak istiyor. Ve dolayısı ile 2 günlük uzaklıktadır. Yani dünyevi arzularına düştüğü için 1, ikincisi de bir sonra ki dünyanın zenginliğini arzuladığı için. Çünkü sevap ve maneviyatla ilgilendiği zaman kişi Yaratan’dan çabası için ödül talep etme durumundadır. Şimdi İnsan Kabala çalışmaya başladığı zaman yada din çalışmak istediği zaman (dincilere ne diyorlar bu dünyada da ödülün olacak, öbür dünyada da ödülün olacak) bu şekilde çalışan insan ödül için çalışır yani alma arzusu ile çalışır. Bu dünyanın arzularına bir de ek olarak dinci olarak öğrendiği konuları ekler yani cennet peşinde koşar. (yani ben gidip bunları çalışacağım bu dünyada iyi olacağım, bir sonraki dünyada da bana ödül verecekler, tam olarak ne olduğunu bilmiyorum ama öyle diyorlar diye düşünür)

Eğer kişi kendisini Yaratan’a yakınlaştırmak ister ise bu çok özel olarak içselliği çalışmakla olur, Kabala çalışmakla olur ve kişi yukarıdan Allah vasıtası ile ihsan etme gücünü edinir. Bu kişiyi Allah’a yakınlaştırır. İhsan etmek gibi bir güce sahip olur. Ve Yaratan’a tutunmak, ihsan etmek ve dünyevi arzulardan ve kendisine yönelmekten kopar. Bu dünyevi zevklerden kopması derken para, itibar, kola gibi zevklerden kopmasından bahsetmiyoruz yani kendime yönelik arzulardan kopmaktan bahsediyoruz. İtibar, para, kola başkaları için kullanırsam çok iyi olabilir. Yani arzularımı başkasına ihsan etmek için kullanabilirsem iyi olur, arzularımızı yok etmiyoruz. Yani kişi kendisine olan düşüncelerden biraz daha kopar ve Yaratan’a yönelik düşünmeye başlar buna Yaratan’a yakınlaşmak denir.

Kişi toplumun, grubun, Yaratan’ın, (kim olduğu önemli değil), dışındaki herhangi birisinin daha önemli olduğunu düşünmeye başladığı zaman, kendi arzularına fazla yönelmediği zaman, niyeti önemli olduğu zaman kişi o seviyeden (kendi alma arzularına düşer) yükselişten geriye düşer. Buna 2 gün Yaratan’dan uzak olmak denir. Aslında daha önceki koşuldan daha fazla fakat şimdi edindiği şey kendisine yönelik olduğu için daha da uzaklaşır. Yani kişi önce maneviyatı çalışarak kendisini yaklaştırır ama bu seviyeden düşer ve manevi çalışmasından dolayı cennet peşinde koşup tekrar kendisine yönlendirirse tekrar kendi alma arzusu içerisine düşer denir. Zaten hem bu dünyada ki alma arzuları içerisinde birde maneviyatı bir sonraki dünyada cennet peşinde ödül almak için çalışıyor, bu yüzden iki kat düşüyor. O yüzden Yaratan’dan 2 gün uzak denir ve Yaratan’dan 2 gün uzaktır diye yazıyor. Birincisi bu dünya, arzularından olduğu için, kişiye dünyevi koşullar önemli olur, birde Kabala çalışarak bir sonraki dünyanın (maneviyat çalışarak bir sonraki dünyanın) ödülleri peşinde koşar. Çift kat alma arzusuna düşer. Manevi çalışmasına yönelik Yaratan’dan bir ödül talebinde bulunur. Ben bunu bunu yaptım, bana bunu vereceksin. Yani maneviyatta edinmek istediği her şeyi kendi iyiliği için istemekte. Öğrenmek için grup içerisinde yer alması ya da geçirdiği her safha içerisinde niyetinde bir ödül talebinde bulunuyor. Buna Yaratan’dan 2 günlük uzaklık denir. Sonra ne oluyor, görüyoruz ki kişi önce bir gün uzaktı ve kitaplara yaklaştığı zaman Yaratan’a yaklaştı ama sonradan iki kat uzaklaştı. Görüyor ki insan hem bu dünyadan İstekleri var, hem öbür dünyadan İstekleri var. Yani kalbi öteki tarafa gitti, zıt yönde ilerledi.

OKUMA

Düşüş her zaman yükselişin iki katı daha güçlü hissedilir. Her zaman böyledir. Kişinin düşüşü yükselişini paramparça eder.

RAV

Buradaki tavsiye her zaman Tora’nın yolunda gitmek yani ihsan etmenin yolunda gitmek. İnsan iki koşulda dikkatli olmalı. Bir, sevap yapma. İki sevaptan alınan haz. Kişi sevap işlediği zaman Yaratan’ın mutlu olduğunu bilmeli. Yani kişi sevabı karşılıksız olarak yapmalı ve hissetmese de Yaratan’ın bundan mutlu olacağını düşünmeli.

OKUMA

O zaman küçük bir sevapla büyük bir sevap arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü Yaratan kişinin yaptığı en küçük bir hareketten dolayı mutluluk duyar.

RAV

Ben tekrar edeceğim. Tavsiye diyor. Nedir tavsiye? Bir gün ilerledi, iki gün düştü. Bir derece yakınlaştı iki adım uzaklaştı. Bu şekilde hissediliyor. Peki, ne yapmak durumunda, nasıl ilerlemeli? Burada kişi her zaman ilişkilendirmesini hızlandırmalı. Safhaları da kendisine ait değil. Bir kişi düştüğü zaman ne yapmalı? Bunlar manevi yolda ilerlerken doğan şeyler (düşüşler). Her zaman Tora’nın yolunda git diyor. Ne demek Tora’nın yolundan gitmek? İhsan etmek, o kadar. Eğer bu yolda ilerlerse önce kişi iki koşuluda dikkat etmeli. Kişi kendisi için durumları tayin etmeli. İki koşulda gidiyorum. Bir sevap işlemek aksiyonu, iki sevaptan alınan zevk. Yani kişinin sevap işlerken hissetmesi gereken şey. Ne demek sevap işlemek? Dedik ki arzularımız var, Yaratan’ın Işığıyla ıslah olduğumuz zamanda (Yaratan’ın Işığı gelip her arzuyu ıslah ettiği zaman) buna sevap işlemek denilir. Böylelikle arzuyu ihsan etmek için kullanırız. İhsan etmek için ihsan etmek ya da alarak ihsan etmek. Dolayısı ile sevap işlemek demek ihsan etme niyetini her bir arzumuz üzerine almak demek. Sevabın hareketi, aksiyonu bu yani zevkime bir niyet edinmek. Yani mutlu olmak, zevk almak bir gereklilik. Yani ihsan etme hareketinden bir zevk almak.

Sadece ihsan etmek için ihsan etmek ve ihsan etmekten zevk almaya da ihsan etmek için almak denir. Hem Yaratan’a tutunmak hem de ihsan etmek için alarak ihsandan duyulan bir zevk var. Burada insanın ek bir zevki var. Sadece Yaratan’a mutluluk vermiyor, Yaratan’a mutluluk vermesinin üzerine birde hayatı bulanlar için zevk denilen bir koşul var. Baal Hasulam bunu Talmud Eser Sefirot’a girişte de anlatıyor. Kişi ilerleyişinde iki koşula gelir. Sevap işler ve sevabından zevk alır yani ihsan etme niyetiyle zevkin üzerinde olmak, sadece arzusunda değil, arzunun üzerine çıkıyorum. Ve ihsan etme niyetiyle de arzunun üzerine çıkabilirim diye de yazıyor. Kişi buna kendisini yönlendirdiği zaman, niyetine endeksli olarak kendisine o gücü çeker. Kişi sevap işlerken Yaratan’ın mutluluk duyduğuna inanmalı diye yazıyor. Bu inanç söylediği için inanmasından bahsedilmiyor. İnsanın oturup ta bir şekilde bir yerde mutlu olduğunu hayal etmesi gerekmiyor. Yaratan’ın mutlu olduğunu kafasında hayal etmesi gerekmiyor.

Bir de koşul var, sevabın ödülü bu dünyada değildir diye.  Bu tüm süreç, bu tüm verdiğine yönelik gelecekte alacağı zevk, kişinin tüm arzularını ıslah ettikten sonra içinde oluşur. Çünkü orada tüm güçleri, nitelikleri, ıslah olmuş şekillerini alır. Buna Yaratan yaratılanın içerisinde denir. Buna inanç denir. Dolayısı ile insan bu şekilde küçük ya da büyük sevap işlediği zaman arasında fark yoktur denir. Burada ihsan etme niyetinden bahsediyoruz. O zaman içinde bulunduğu koşula göre biraz Işık gelir (ve birazda bir sonraki dünya için).O büyük Işıklar hala ıslah edemediği kablar için, Yaratan’ın gerçekten zevk aldığı zaman, kabın içerisinde tüm Işıklar olduğu zaman Gimar Tikunda olur. Ne yazıyor; kişinin Yaratan için yaptığı en küçük harekette mutluluk duyar diyor. İnanmak budur. Ne demek inanmak? Mantık ötesi çalıştığı zaman hissetmek Yaratan’ı.

SORU (Londra): İnsanın niyetinde kendisine yalan söylemesi sakıncalı değil mi?

RAV: İnsanın kendisine her zaman bir sorusu var. Nasıl kendimi kontrol edeceğim? Her koşulda bunu sorabilirsiniz. Dünyalar için diyorlar ki bunlar gizlilik dereceleri. Eğer gizlilik ise ne gizli ve ne ifşa ediliyor. Nereden bileceğim. Daha sonra diyorlar ki Gimar Tikun’da her şey ifşa olacak. Peki, o zamana kadar ne yapacağız. Herhalde o zamana kadar tereddüt olacak çünkü henüz incelenmemiş arzular var, bulunduğumuz koşulu bilmiyoruz. Kişi bugün böyle düşünüyor, yarın başka bir şekilde düşünüyor. Görüyoruz ki anlayışlar, arzular, yeni hisler sürekli değişiyor, ifşa oluyor, yeni koşullar oluşuyor. Eğer insana dün gösterilen bugün gösterilirse kişi tereddütte oluyor. Ölçeceği bir şeyi yok, standarttı yok, bir ölçümü yok. Kendisini bir yerde görüp de burada yüzde 50 ya da yüzde 20 yanlışım diyebileceği bir koşul yok. Ve yüzde 20 yanıldım o yüzden bu kadar yanılıyorum diye bir ölçüsü yok. Kişi yüzde yüz de yanılıyor olabilir. Yanılıyorsa yanılıyor, yanılmıyorsa yanılmıyor, yanlış olma ya da olmama ihtimali nedir. Hadi diyelim ki yüzde 20, peki nasıl bilebileceğim doğru yolda ilerlediğimi. Dolayısı ile kendimizi Ein Sof’a yönelik ölçemiyoruz. Doğru koşulda ölçümümüz her zaman kişinin grup ve Yaratan’ın tek olarak ifşa olması. Ne diyor; İsrail, Tora ve Habore bir olacak. Eğer ben doğru bir şekilde ölçersem, elimden geldiğince o zaman hiçbir zaman yanılmam. Bu yüzden kabların kırılması bize verildi. Ruhların birbirlerinden ayrılma koşulu bize verildi. Ve eğer kişi içinde bulunduğu koşulda elinden geldiğince (henüz ruhları ne yönde bir araya getirdiğini bilmiyor, şeklin de ne olduğunu bilmiyor, elbette grubun içerisinde ve grubu kullanmak istiyor ama bir bebek gibi elinden geldiğince) çaba sarf ederse kişi bunda yanılmaz ve doğru ilerler denir.

Bir çocuk nasıl ilerliyor, doğal bir şekilde ilerliyor. Yürümek istiyor, koşmak istiyor, atlamak istiyor sürekli hareket içerisinde. Doğa onu doğal olarak etkiliyor ve geliştiriyor. Eğer biz yapacak olursak, bilinçli olarak, niyetimizde, bilincimizde Kabalistlerin bize verdiği ipuçları ile uygularsak o zaman yanılmayız. Yüzde yüz doğru yoldasın derler. Bir Kabalistin yani maneviyatı edinmiş bir insanın tavsiyelerini elinden geldiğince doğru uygularsan yanılman mümkün değil diyorlar.

Bu dünyada bir şey yapabilmemiz için yüzde yüz doğru yapmak durumundayız. Başlangıçta yüzde yüz yapabilmemiz için baştan yapacağım şeyin nasıl inşa edildiğini bilmem lazım. Çünkü bu dünyada başlangıçta bütün bir koşul var (zaten inşa edilmiş bir şey var). Maneviyatta ise tümüyle gizlilik var. Yani aynı Ein Sof, ben ve Yaratan’ın olduğu yer, tüm arzularımızla, niyetimizle eşit olduğumuz, sürekli bütün olduğumuz bir koşul var Ein Sof dediğimiz. Bu koşul içerisindeyken Yaratan kendisini aşama aşama gizledi ve bu dünya oluştu. Şimdi ben bu dünyada tüm elementleri doğru bir şekilde organize edersem, o zaman o Ein Sof ölçüsünün belli derecesine gelirim. Yani evi doğru bir şekilde inşa ederim. Yasaları doğru bir şekilde uygulamış olurum ve sanki bir sonraki dünyadayım. Yani minik bir son ıslah koşulu oluştururum.

Bu yüzden sistem gerçekten hayretler verici bir şey (dünyalar). İnsan bunların içerisindeki ilerleyişi, dünyevi ilerleyişimiz gibi değil. Kişi her derecede kendisine doğru şekilde hissettiği bir şeyi uygulayarak ki doğru hissettiği şey doğru olur. Dünyevi koşullar gibi değil. Yani her şey Yaratan, dünyalar, kişinin kendi inşa ettiği ölçüde. (RAV burada çizimle anlatıyor) Diyelim ki mesela Briya dünyasının Heset derecesi, bu Ein sof seviyesinin algılayışının Heset de Bria seviyesi, Ein sof’un içerisinde.

Dolayısı ile tam olarak yazılanları tutan insanlar, derecelerine göre hata yapmazlar.

SORU: Maneviyata ilerlemek isteyen bir grup insan, doğru yolda ilerlerken hata yapabilir mi?

RAV: Niye hata etsin. Eğer bir grup içerisindeyse insan elinden geleni yapmalı. Bak bir bebeğe yaptığı bir şeyde hata yapıyor mu, içselliğinde her şeyi barındırıyor. Bebek elbette senin gibi kendine baskı yapmıyor, bebekte böyle bir koşul yok. Tümüyle mekanizmanın içerisinde, hata yapması mümkün değil. Sen diyorsun ki belki hata yapacağım, belki yapmayacağım, bunlar yetişkin insanların problemi. Bu yüzden yetişkin olup ta bebek olan insanlar onlar. Yani yetişmemiş bebekler, bedenleri büyümüş sadece. Kişi buna gideceğine karar vermeli, karar verip ilerlemeli eğer kararını vermediysen sürekli tereddütte olursun hayatın boyunca ve kötü eğiliminin hiç farkına bile varmazsın.

OKUMA

Daha sonra bir sonuç vardır ki bu kişinin görmesi gereken şeydir.

RAV

Yani insan Yaratan’a haz vermekten haz duymalı.

OKUMA

Burada altı çizilmesi gereken bir şey vardır çalışmada, buna Yaratan’a mutlulukla hizmet et denir ve kişinin memnuniyeti bundan olmalı.

RAV 

Yani kişi Yaratan’a haz verecek koşula geldiği için, buna layık olduğu için zevk duymalı. Kişinin ihsan etme niyetine gelmesi yeterli değil. Yani Yaratan’a mutluluk vermekte ve bunun içerisinde de içsel bir mutluluk olması lazım. Ve bu mutluluğu kişi Yaratan’dan almıyor. Bu mutluluk insanın içerisinde büyük bir patlama. Neden? Çünkü Yaratan’a mutluluk vermek için bir fırsatı oluşuyor. Ve bu sevap işleyebilmesi için bir koşul. Bu mutluluk olmadan ihsan etme hareketi yani bir arzunun ıslahı, mutlak bir ihsan ya da mutlak bir ıslah olarak kabul edilmez. Kişi ihsan hareketleri ile Yaratan’dan zevk aldığı zaman(yani O’na ihsan etmekten mutluluk duyduğumuz zaman), kendimiz için bir niyet taşımadan, (bu ek bir fenomen kabın içerisinde varolan ek bir his, ve bu Yaratan’la birleşmekten kaynaklanan bir şey), buna sevaptan duyulan mutluluk denir, sevabın mutluluğu.

OKUMA

Aranızdaki yabancı giderek yükselmeli ve bu yabancı alma arzusudur.

RAV

Alma arzusu manevi yola girerken arzularımızı bu şekilde ölçüyoruz. Tüm dünyada, dünyada ki insanlarda, güneş, ay ne varsa tüm dünyalar, Yaratan, her şey insanın içinde. Bu nedenden dolayı bu içimizdeki koşullara ad veriliyor ve bu dünyanın kelimeleri ile tarif ediliyor. Yani hisler anlatılıyor, dünyevi alma arzumuzdaki koşullar. Alma arzumuza dünya ülkeleri denir. İçimizdeki bu arzularımız nedir peki, şunu istiyorum, bunu istiyorum diyen arzularımızın, ıslah olarak ihsan etme koşuluna gelmesi. Islah olan bir arzuya da Yaratan’a direkt denir (Esrael). Bu yüzden ıslahında koşulları vardır, dereceleri vardır, Kohen gibi.

OKUMA

Kişiye güç sadece ödünç verilir. Bir gün maneviyatta ve sevapta çalıştığı zaman buna karşılık hemen ödül almamasına rağmen ama daha sonra ödül alacağına inandığından, bir günlük çalışmadan sonra gelip söz verilen ödülü sorar.

RAV

Diyelim ki sabahın ikisinde uyanıyor, zar zor buraya geliyor, biraz rahatsız, oturuyor kitapları çalışıyor, zaten morali biraz bozuk, dolayısı ile yoğun bir çaba bu büyük bir çaba. Beden buna izin veriyor. Bazen yatakta yatıyoruz ve kalkamıyoruz kendimizi iyi hissetmemize rağmen, hiç hissetmediniz mi? Etmediyseniz hissedeceksiniz. Şimdi sizi öldürmeye gelseler hiç kılınızı kıpırdatmazsınız öyle bir koşuldadır beden bazen. Dolayısı ile kişinin bedeni, kişinin maneviyatı çalışmasına izin verir. Derki sabah git, üç saat derse gir, sana ödül gelecek, yani verdiğine karşılık yüzde yüz elli kazanç alacaksın, normalin ötesinde. Dolayısı ile sen burada oturuyorsun şimdi alma arzusuyla çünkü bedenin bununla birlikte kendisine menfaat alacağına inanıyor ve sana buraya gelmek için enerji veriyor. Geliyorsunuz buraya, okuyorsunuz, şimdi bu arzulara bir karşılık vermeniz lazım. Bedeninize ne tür bir karşılık vereceksiniz, ne tür bir ödeme yapacaksınız, ne düşünüyorsunuz, sizce bedeniniz bir talepte bulunmayacak mı, talepte bulunmak zorunda. Şimdi kişi geliyor ve grup ona sürekli diyor, hadi gel, ihsan etmek iyi vs, grup insanın bedenini biraz hoşnut tutup getirtiyor ve kişi bedeni ile çalışıyor. Bu süreçte kişi sürekli veriyor. Peki, sonra ne olacak, bedeniniz talepte bulunmayacak mı? Bakalım cevabı veriyor mu?

OKUMA

Dolayısı ile bir günlük çalışmadan sonra bedeni gelip ödülün nerede olduğunu sorar. Yani maneviyatla ve sevapla çalışmana izin verdim, bana cevabın ne olacak diye sorar ama bir ödülü yoktur ve o zaman manevi yolda çalışmaya güç vermek istemez.

SORU: Şunu anlamadım, Yaratan’a mutluluk verme koşulunu anlamadım, kendime olan zevki ayıra bilirim, O mutlu oluyor da ben olamıyorum.

RAV: (Senin nerede olduğunu bir anlayabilsem. Ne cevap vereyim ona). Problem bu bedenin, şimdi ne yapıyorsun göbeğinden konuşuyorsun, karnından, ne diyorsun, buraya geldim, o kadar çaba sarf ediyorum, zamanımı harcadım, gün içerisinde işe gidiyorum (ne bileyim hangi mesleği yapıyorsa, otobüs şoförüymüş), ne oluyor, bedenin sana şimdi söylüyor, ben buraya geldim, bundan zevk alacağımı sanıyordum, bakıyorsunuz mutlulukla dolu zevk alıyor. Şimdi bana diyorsunuz ki efendim buraya kadar geldim bana bir şey vermeyecek misiniz? Ne kadardır aramızda çalışıyorsun, 3 yıl mı? Ooo! Hiç ödül peşinde koşmadın mı, ödülüm nerede diye sormadın mı, ciddi söylüyorum. Nasıl bir yerde 3 yıl çalışabilirsin bir şey almadan. Benim böyle çalışanlara ihtiyacım var. Bana çok kar getirir senin gibi adamlar (gülüşmeler).

Bu şu demek bedenine şu arada yalan söylüyorsun demek, yani ileride bir ödülün olacağına yönelik ve daha fazla istemiyorsun. Aslında bizde olan şey bu.

ÖĞRENCİ: Hayattan birçok örnek var, ödül almak istemediğin koşullar var, hiçbir şey olmadan verdiğin,

RAV: Nasıl? Ne demek vereceksin?

ÖĞRENCİ: Mesela kendimden biliyorum, çaba sarf ediyorum ama ödül almak istemiyorum

RAV: Niye saygınlık ediniyorsun bununla, insanların görmesini istiyorsun. Görmesini istemesen bile kendine olan saygınlığını yerine getiriyorsun. Bazı insanlar mesela dağlara çıkıyorlar. Dağcılar, kimse bilmiyor çıktıklarını ama ben bu dağa çıktım diyebiliyor, bu büyük bir ödül kişisel gururu için. Önemli değil, birçok koşulda da alışkanlık ödülü elemine eder çünkü beden alışkanlıktan yaptığı için ödülü sorgulamaz. Çünkü o alışkanlığı yerine getirmek beden için ödül olur ama kişinin çaba sarf edipte hiçbir şey talep etmeden yapması mümkün değil çünkü doğamız alma arzusu. Bir yerlerden yakıt almak zorunda ya şimdi, ya da gelecekte. Biz gelecekte olduğunu düşünüyoruz, gelecek hissi şu an içimizde olan bir koşul. Bedenimiz bir sonraki dakika bir şey alacağını düşünüyor (halbuki bir sonra ki dakika diye bir şey yok). Siz ona bir zevk veriyorsunuz ve bu zevk onun için hem hareket, hem yakıt, hem amaç oluyor. Her şey onun içerisinde, bedenimizin alma arzusu çok ilkel bir koşul aslında. Bir makine gibi, 10 kilometre sonra sana yakıt vereceğim deseniz bir arabaya gidebilir mi yakıtsız. Alma arzusu da bu şekilde işliyor, anladın mı. Bu yüzden gizli koşulda yani bir ödül aldığı gizli. Ama şimdi sormaya başlıyor. Aslında sorduğu soru, ne ödül için çalıştığı. Elbette bir ödül için çalışıyor. Soru şu, hangi ödül?

OKUMA

Dağdan daha da yukarıya çıkacak denilen yabancı bu. Şu yabancı alma arzusudur ve Yaratan’ın işine girdiği zaman alma arzusuna yabancı denir. Bundan önce ise tümüyle bir hayvandır. Çalışmada sana güç verdiği zaman sana bir borç olarak verilir, yani maneviyatta ve sevapta çalışır çalışmaz ödül almamasına rağmen, kişi daha sonra güç alacağına inanır. Dolayısı ile sonradan gelir ve yaptığı çalışmanın karşılığı için bedenini sarf ettiği güç için ödeme ister ve ona vermez. Ondan sonra yabancı bağırır “nedir bu ödülsüz çalışma” ve yabancı artık çabasını sarf etmek istemez (devam etmek istemez).

RAV

Yabancı 613 arzumuz yani kalpteki noktamıza ters olan koşul ve diğerlerini de kendisinin peşinde götürmek ister. Bir alma arzusu var Işığın yarattığı, bu 613 özel arzuya tekabül eder. Kalpteki nokta uyanmadan önce insan bu arzularla bir hayvanın içerisinde, hayvan koşulunda yaşar. Kalpteki nokta uyandıktan sonra bu arzulara da yabancı gözüyle bakılır, ondan sonra manevi yolda bunları çektiğimiz zaman İsrail denir yani hayvansal koşuldan yabancı koşuluna oradan İsrail koşuluna. Islah olmamış halden, ıslah olmaya yönelik, ıslah yolunda ilerlemek.

OKUMA

Sen ona yemek verip, çalışması için enerji alacaksan, şöyle ki, çalışma için enerji verdiğim zaman bana bir şeyler alacağım karşılığındaydı ama şimdi bana verdiğin şey daha önceki koşullar için. Şimdi gelip bana çalışmak için daha yeni güçler veriyorsun. Ondan sonra biraz alma arzusu biraz akıllaşır. Ve kurnazlığını kullanıp hesap yapmaya başlar, karını düşünmeye başlar. Bazen ona küçük bir güç verir ve bu kadar gücün kendisi için yeterli olduğunu söyler ve güç vermez. Ve bazen de derki, çabasının ödülünden daha fazla olduğunu söyler ve manevi çalışma için güç vermeyeceğim sana der.

RAV

Şöyle ki insan kendi gözünde arzularında ıslah için, yeni bir alma arzusu için bir çok çaba sarf ediyor, dolayısı ile kendi gözünde haklı, diyor ki bir şeyler kazanacağım. Bende çalışmaya geldiğimde hatırlıyorum, realitenin nasıl inşa edildiğini bilmek istiyordum, hayatımı kontrol etmek, bunu hayatımda nasıl daha iyi kullanacağıma bakmak istiyordum, tüm dünyayı yutup bilincimde anlamak istedim. Kişi daha çok çalıştığı zaman, gerçek ona daha çok açılır ve kişinin daha çok yapacağı iş olduğunu görmez. Alma arzusu değişmek zorunda değil, insan böyle düşünür. Ve giderek görür ki sarf ettiğim çabaya göre bir karşılık almıyorum.

Ne demek edinmek?

Ödülün geldiğini görmüyorum, bu küçük bir bebekle çalışmak gibi, biraz daha, biraz daha ilerle diyor. Bu şekilde gözlerini kapıyorsunuz ki giderek kendi kuyruğunu takip edecek şekilde daireler çiziyor. Önüne yemeği koyuyorsunuz ve gözleri kapıyorsunuz. Ama o bilmiyor ki daireler çiziyor. (Rav burada eşek örneğini veriyor)

İnsan derecesine gitmeye çalışırken sadece manevi yolda ilerlemek için bedeni bir şekilde zorlama bu, anlamamız gerekir ki hayvansal derecede iken insansal dereceyi çalıştığınız zaman hayvansal dereceye verilecek bir ödül yoktur ve bu bir problem. Eğer kişi itibar, kontrol için çalışırsa tek ödül karşılığında yani Yaratan’la bütünleşmek yerine bunlar için çalışırsa o zaman giderek raydan çıkar. Yani ya geri gider, ya yana doğru gider yani amaca yönelik gitmez. Bu yüzden bulandırmamak zorundayız. Yani maddeyi insansal seviyede tutup, kafamızı bulandırmamalıyız. Her zaman kişi, yani grupta olan ve darbelerden geçen bir kişi zamanla ödülün insansal seviyede olduğunu anlar, yani itibar, güç, bilgi sahibi olmakta değil sadece Yaratan’ın doğasına benzeme koşulu ödüldür. Dolayısı ile bedene verilecek bir şey yoktur (bedensel arzulara). Aslında bedene arzular denir yani fizikselliğe yönelik arzular, kendisi için ödül isteyen arzulara beden denir. Bu nedenden dolayı kişi çaba sarf eder, yataktan çıkar ve kendisini zorlayıp gelir.

Kişi bilinçsizde olsa Mahsom’un altında ilerliyorsa(hareket ediyorsa), itibar, para, saygınlık edineceğini düşündüğü için ilerler, yakıtını başka nereden alsın ki. Ne dediği önemli değil, önemli olan içindeki arzu nedir. Önemli olan hangi koşulda ne istedikleri. İnsansal seviyede sadece niyeti olduğu için ve sadece hayvansal derecede arzuları olduğu için beden bir ödül talep eder. Peki, ne yapacağız burada?

OKUMA

Ondan sonra güç istediği zaman (yani manevi yolda çalışıp ihsan etmek için) ve cennetin önemini artırmak için, şöyle sorar; peki benim bundan kazancım ne olacak? Ve şikâyet etmeye başlar Yaratan kim ki ben O’nun sesine uyacağım, dinleyeceğim.

RAV

Firavun gibi (firavun kişideki kolektif alma arzusudur).

OKUMA

Peki, bu hizmetle ne elde edeceğim,

RAV

Aralarında ki koşul bu, alma arzusu yani hizmeti aldığın zaman ödül nerede? Para seviyesinde. Buna sadece kendisi için istemek denir. Firavun “neden O’nu dinleyeyim” diye sorar, bana milyonlarda versen bu benim umurumda değil ki der çünkü paranın özerinde bir değer. Bazıları der ki “istediğin kadar şikâyetçi ol Yaratan’ın bana verdiğinin bedelinin ne olduğunu biliyor musun” “bana milyonlarda versen bir şey ifade etmez”. Çünkü itibar, güç sahibi olmak, paradan daha önemlidir. Dolayısı ile insanın içindeki alma arzusu nasıl uyanıyor buna bağlı. Firavun denilen bu ve gerçek güç orada.

OKUMA

Bu şu şekilde açıklanır, Yaratan’ın sesini duymaz ve şikâyetlerle gelir. Neden? Çünkü Yaratan’ın sesini duymadığı zaman bu bir girişin başıdır. Yani bir düşüş.

RAV

Maneviyatta birçok giriş ve çıkış vardır, aslında iniş, çıkış vs bunlar sadece hislerde olan şeyler, aslında öyle iniş ve çıkış denilen bir şey yok. Eğer biz bu şekilde anlayacak olursak yani içinde bulunduğumuz koşulu bir şekilde hissetmeye çalışıyoruz. Çünkü Işık var ve arzular var, önemli olan şey burada egonun atışı var. Şikâyetçi olmaya başlıyor (ego), ne oluyor, ne yapıyorsun diye, ego şikâyetçi oldukça kişi kendisini düşüşte hisseder çünkü alacak bir şey yok. Sonra ise uyanan dünyevi arzuları olur, buna hislerimizde düşüş denir. Bunun üzerine biraz çaba sarf ettiğimiz zaman, aklın yapamadığını zaman yapar. Ama aslında kutsallıkta insan düşmez, hatta Işık ve kabın ilişkisini daha da artırır.

OKUMA

Kişi bedenine şöyle der; “yo ben manevi çalışmaya girmek istiyorum ve bunu ihsan etmek için yapıyorum, bunun karşılığında da bir şey almak istemiyorum ve sende sanma ki çaban karşılığında bir şey alacaksın”

RAV

Bunun hepsi ihsan etmek için, kişi alma arzusuna bunu söylemeli. Bunu yapabilmenin gücü insana sadece grubun kişiyi muhafaza etmesiyle olabilir başka hiçbir yolu yok. İnsanın kendi içinden böyle bir güç bulması mümkün değil. Özgürlük adlı makalede öğrendiğimiz gibi, insan topluma bağlı. Toplum insana değerler verir, kişiyi her şekilde yönlendirir ve hiçbir fizikselliğe yönelik bir şey olmadan toplum kişiye manevi değerlerde getirebilir. Sadece kendisi için alma koşuluna Nefeş denir ve bunun üstünde olan bir şeye Ruah Neşema (ruh) denir. Dolayısı ile kişi topluma (gruba) kendisini sıkı bir şekilde entegre ederse ve maneviyatın değerini gruptan alırsa (önemini gruptan edinirse) o zaman ödül talebinde bulunan arzulara koyacak güç bulur. Tüm dünyaya karşı olan savaşı da bu şekilde kazanabiliriz.

Yani geriye baktığımız zaman insanoğlunun sadece günlük hayatlarında ot yiyen hayvanlar gibi olduklarını görüyoruz. Eğer kişi grubunda sıkı bir şekilde kalırsa ruhen güçlenir, gruba kendisini entegre eder ve tüm dünyayı yener denir, fiziksellikte de aynı şekilde, kişi fiziksellikte de bu şekilde zıplar. Geçmişe baktığımız zaman kültürel devrimler de bu şekilde olmuştur. Kişi kendi içinde manevi gücü ile büyük alma arzusunu yener. Bu alma arzusu içinde şahlanan çok büyük bir hayvandır. İnsan, derecesinden sadece bu hayvanı uysallaştırıp, dizginleyebilir ve yenebilir. İnsan seviyesinin gücünü sadece grubundan alır.

OKUMA

Beden bu çalışmadan ne menfaatin olacak diye sorarsa yani kim bu işi üzerine alacak ki, ve bu iş nedir ki ben buna güç vereceğim ve ben kim için çalışıyorum, diye sorar. Kişi bedenine şöyle cevap vermeli; ben hocalarıma güveniyorum ve mantığımın ötesinde ilerlemek zorundayım. Yaratan böyle istedi ve benden böyle bir talebi var, manevi yolda ilerlemek.

RAV

Bu elbette akıl karıştırıcı bir durum yani hocalarıma güvenmem lazım ve Yaratan’ın böyle bir talebi olduğuma inanmak zorundayım. Ne diyor, maneviyatı ve sevabı tutun diyor. Ne demek peki şimdi bu inanmak? Ne demek inanç? Neye inanacağım? Yani bana söyleneni bir koşul olarak kabul mü edeceğim, yolumuz böyle mi, bu din, dinin yolu böyle. Kabala ilmi böyle değil.

Ne demek inanç? Biz inancı edinmek olarak kabul ediyoruz, ihsan etmeyi edinmek, ihsan etme niteliğini edinebilmek, inanç bu.

Peki, ne demek inanıyorum? Sadece Kabalistlerin yazdıklarına itimat ediyorum, ama yazdıklarında itimat ettiğim şey şu; yetişkin bir insanın bir küçüğü yönlendirmesi gibi, çünkü ben henüz bir çocukken(küçük derecede iken) içimde yetişkin bir koşulun birden olması mümkün değil yani algılayabilmek için daha önce bu olayı yaşamış bir insanın tavsiyelerini izlemem lazım ki çocukların ebeveynlerini dinledikleri gibi onların tavsiyelerini alayım, öğreneyim, onların tavsiyelerini yaptıktan sonra bunun bu şekilde olduğunu göreyim. Çalışmanın prensibi bunun üzerine. Yani kişinin ilerlemesi 613 tavsiyeden sonra 613 ıslah, ıslah olmak içinde Işığı kullanıyoruz. Bunun için ne yapıyoruz? Kabalistlerin yazdığı gibi grupla birlikte, doğru niyetle çalıştığımız zaman, burada ki yazılanları edineceğim niyeti ile çalıştığım zaman, elbette kitapta yazılan bilgi olarak değil, manevi koşul olarak edinmek niyetiyle okuyorum, aklımdan anlamak olarak değil, o manevi koşulu (seviyeyi) edinmek niyetiyle kendimi bu kitaba getiriyorum. Buna edinmek denir, akılda değil, manevi bir edinim bu, hislerde olan bir edinim. Akıldaki bir edinime fiziksellik denir ama niteliklerde ki bir edinime manevi denir.

Bunda hocalarımıza inanıyoruz, ne diyorlar bize, ebeveynlerimizin dediği gibi eğer bunları, bunları yaparsan manevi edinim edinirsin. Manevi edinim sahibi olup ta Kabalistlerin yazdıklarının doğru olup olmadığını kontrol edemeyiz yani aşağıdan yukarıya o tavsiyeleri izleyerek bir üst dereceyi ediniriz ve Kabalistlerin yazdığının doğruluğunu teyit ederiz. Tıpkı bir çocuğun ebeveynleri tarafından anaokuluna, ilkokula gönderilip derece derece eğitildiği gibi, Kabalistlerde aynı şekilde öğretiyorlar. Çocuklara öğretildiği gibi ama çocuklar sadece dünyevi evrimi öğreniyorlar biz ise bir doğadan başka bir doğaya geçişin evrimini öğreniyoruz. Kendimizden bir başkasına, bir koşuldan başka bir koşula geçmeyi öğreniyoruz. Tıpkı hayatımızda gördüğümüz gibi bir yetişkinden öğrenip ediniyoruz, Kabalistlerde de aynı şekilde buna hocalara güvenmek, inanmak denir. Bunun dışındaki her şeyde insan içinde olanları kendi keşfetmek zorunda.

SORU: Çaba nedir? Neye çaba diyebiliriz?

RAV: Çaba birkaç seviyede mevcuttur. Çaba her zaman arzuya karşıdır. Genellikle arzuya karşı çalışmaktır. Genel doğam mutlu olma, zevk alma arzusu, Işıktan zevk almak. Çünkü biz Işığın replikası (kopyası) olarak Işıktan yaratıldık. Işık tümüyle hareketsiz dolayısı ile benim arzumda sürekli rahat etmek istiyor, hareketsiz ve zevk dolu olmak istiyor. Yani ağzımı açayım bana verin başka bir şey istemiyorum, düşünmek istemiyorum, zevkte olmak ve mutlu olmak hissi istiyoruz. Bebeklerde bu şekilde, ne yapıyorlar, açıyorlar ağızlarını, başka bir şey istemiyorum, biraz yemek veriyorsunuz, istediği tek şey o. Bizim ham arzumuz, koşulumuz bu. Çünkü içimizde üst dereceler var arzunun evrimine göre, direkt Işığın 4 safhasında. Bu arzular cansız, bitkisel, hayvansal, insansal derecelerde oluşuyor ve daha gelişmiş bir arzu daha az gelişmiş bir arzuyu bastırıyor. Yani ekmek, su, et evde yiyecek her şey olmasına rağmen başka bir şey istiyorum. Ne yapıyorum çıkıyorum dışarıda başka bir şeyler arıyorum, neden, daha gelişmiş daha üst derecedeki bir arzum haz duymak istiyor. Eğer sadece bir takım şeyleri yapmak için arzumu takip edersem bu yeterli değil.

Diyelim ki bir gece kulübündeyim, insanlar sürekli atlıyor, hopluyor, zıplıyor bu bir çabamı? Bin kişi aynı gece kulübündeler ve ne kadar çok çaba sarf ediyorlar, bunu ölçebilsek devasa bir çaba olarak ölçeriz, ciddi söylüyorum. Bunun için bir ödülleri var mı? Para veriyorlar, bir gece kulübüne giriyorlar ve bütün gece zıplıyorlar, bu bir çabamı? Bu bir çaba değil. Neden? Çünkü anında haz duyuyorlar ve oraya haz duymak için geldiler, zevk almak için, orada ne kadar çok dans ederlerse o kadar çok zevk alıyorlar, orada bir takım zevkler buluyorlar. Dolayısı ile buna çaba demeyiz yani gözlerimizle baktığımız zaman çaba sarf ediyorlarmış gibi gelse de, arzularına yönelik çalıştıkları için buna çaba sarf etmek denilmez.

Peki, seninle bir yere yürürken, ya da bir yere giderken, diyelim buradan 20 kilometre uzaklıkta ki bir şehre gidiyorum ama oraya vasıta yok ve yürümek zorundayım, zamanımı ölçüyorum benim ne kadar zamanıma mal olacak, ne kadar enerjimi alacak ve oraya gidiyorum bir işte çalışıp para kazanmak için. Birde doktorlar diyor ki bir saat yürüyeceksin, oda gidiyor bir saat yürüyor, bunlar bir çaba değil çünkü karşılığında parada istemiyor ama sağlık istiyor. Diyelim ki sen arkadaşını aldın ve yürüyüşe çıktınız 20 kilometre yürüdünüz, çok güzel bir gün, arada ki fark ne? Sen anında zevk aldığın için bunun karşılığında bir ödül istemiyorsun. Ama oradan bir şey almak için, oradan bir şey kazanmak için gittiğin zaman çaba sarf ediyorsun. Çaba arzuna karşılık yaptığın bir şey. Bu koşulda elbette ki ödül talebinde bulunuyoruz yoksa yapmamız mümkün değil. Belki de çok çalışacaksın, diskotekte zıplayıp dans edeceksin, belki 20 kilometre yürüyüş senin için çok büyük bir zevk olacak ama bu çaba değil. Bu fiziksel bir işlem. Fiziksel bir hareket yapıyorum, para veriyorum ve bunun karşılığında bir şey alıyorum, ondan sonra itibar sahibi oluyorum ya da itibarımı bir tarafa bırakıp güç sahibi olmak istiyorum ve ondan sonra para, itibar ve gücü bir kenara atıyorum bilgi sahibi olmak istiyorum. Dolayısı ile sürekli ödüle endeksli olarak arzumun gelişmesine göre çaba sarf ediyorum. Yani çaba sarf etmek derken onun peşinde gidiyorum aslında aldığı ödül harcanan çabayı örtüyor. Dolayısı ile bir hesap yapıyorum, eğer çabam ödülden az ise, diyelim ki 2 gün çalıştım 1 günlük ödeme aldım, ya da cebimdeki  1000 doları kaybedecek olursam sürekli kafamda bunun sıkıntısı olur, belki bir yıl boyunca bunu düşünürüm 1000 doları nasıl kaybettim diye ama 2000 doları gidip harman savurup zevkim için harcarsam kaybetmişim gibi gelmez, dolayısı ile her şey hislerinizde.

Şöyle ki; Mahsom’dan önceki çaba, bu dünyada kendimiz için arzularda (bu dünyanın seviyesinde) ödül Mahsom’un öteki tarafında. O yüzden “bir sonraki dünya için hesabınız” diyor. Bu yüzden ödülü görmüyoruz, anlamıyoruz, hissetmiyoruz. Başkasını sevmekte ki ödülü görmüyorum. Bunun bir ödül olduğunu görmüyorum. Bundan başka her şeyi isteyebilirim ama böyle bir düşünceye bile yüzümü ters çevirip, bunu itip kakıyorum hatta tüm hayatımı buna karşı koymak için bile kullanıyorum. Çünkü alma arzusu başkalarını düşünmek istemiyor, başkalarına vermek istemiyor. Şu anda bile ihsan etmekten, vermekten ne kadar çok nefret ettiğimizi bilmiyoruz. Alma arzusu için bundan daha kötü bir şey yok. Ve işin açıkçası yüzde yüz çaba sarf etmeliyiz, alacağımız tek ödül bu. Dünyada ki tüm para, itibar, güç ve bilgiye ihtiyacım yok diyorum, aklımla bir aptal bile olabilirim ve hisler içinde kılıflanmış bir şey olabilirim, nefret edilen birisi olabilirim, başıma her türlü kötülük gelebilir ama ödül olarak istediğim tek şey bu. Ne kadar zıt bir koşul olduğunu anlayabiliyor musunuz? Yani ne tür bir zıt koşulun var olması gerektiğini, insanı nasıl o safhaya getirmek için nelerin gerektiğini anlayabiliyor musunuz? Bu yüzden çaba gizlilik içerisinde ve ondan sonra ödül var.

Çünkü biz o eşek gibiyiz ve bizim üzerimizde böyle olduğunu görmüyoruz. Gözlerimiz kapalı, hiçbir şey görmüyoruz hatta başımızın üzerine bir de çuval geçiriyorlar, ondan sonra ağzımızın altına da içi saman dolu bir çuval koyuyorlar, o eşeklere taktıkları gibi, ondan sonar durursak belki yiyeceğimizi alırlar diye düşünüyoruz. Görüyoruz ki aslında bunlar Yaratan’dan gelmesine rağmen (darbeler, tokatlar) dünyada insan bu şekilde yaşıyor. Yani hayvansal derecesinde başıboş çalışıyor, buna karşılık bir çaba sarf ediyor ve ödülün bu olduğunu sanıyor. Ama ödülü görmediği zaman, işte o zaman gözleri kapalı. Yani bir yerde enerji harcamamız lazım, öteki tarafta da bloke etmemiz lazım.

Sonra çabayı artırırız ve kabımızı doldururuz. Diyelim ki kabımız bir çuval çaba bunun karşılığında da ödül alır. Ödül ne? Başkalarını sevmeye başlamak, ilk derece bu. Kendisinin üzerine çıkar, başkalarına ihsan etmek için kendi arzularının üzerine çıkar.

Peki, nasıl içinde bulunduğumuz derecede ihsan etmek mümkün?

Nasıl başkaları ile hayvansal derecede iken bir bağ kurmak mümkün?

Ya da birinci manevi dereceden ikinci manevi dereceye geçmek yani kendimizi aslında daha da çok pasifize edip, daha da çok başkalarını sevmek nasıl mümkün?

Bu koşulda insan iyice düşer, her şeyi kaybeder ve üzerine daha büyük zorluklar gelir. Taşları kim çeviriyor diye sordukları zaman, eşeğin sırtına 50 kilo taş daha konuldu denir. Gözleri biraz açılır (çok az) ve başı boş gezdiğini görmeye başlar hayvan. Bunların hepsine çaba denir.

OKUMA

Şuna da inanmalıyız, Yaratan manevi yolda sevap işlediğimiz zaman, mantık ötesi ilerlediğimizde mutlu olur. Kişide mutlu olmalı ki Yaratan’a mutluluk verdiği için.

Kaynaklanıyor ki böyle bir önemi almak istediğim için boyun eğiyorum. Bir grupta olmak nasıl bir şey peki? Bir komando birliğinde olmak gibi, özel bir grupta olmak gibi. Eğitilmiş bir grup özel birlik gibi. Çünkü onlar, belli bir değeri yüksek tutuyorlar ve bir amaca ulaşmak için ölmeye de hazırlar. Amaç tümüyle barbarca olabilir, fiziksel bir şey olabilir ne

OKUMA

Burada 4 koşul vardır. Bir; Hocalarımızın söylediklerine güvenmek.

RAV

Bu şu demek; bu şekilde kendimizi amacın karşısına koymalıyız, grubun karşısına koymalıyız ve hocalarımızın karşına geçmeli yola başlamalıyız.

OKUMA

İki; Yaratan’ın manevi yolda ilerlememizi istediğini mantık ötesi ilerlememiz gerektiğini talep etmesine inanmalıyız.

RAV

Yani kişinin amaca ulaşması için doğasının üzerine geçmesi lazım bunu henüz görmüyoruz.

OKUMA

Üç; yaratılanda, maneviyatta ilerlerken inanca bazlı mutluluk olması.

RAV

Yani manevi çalışmamız, terimiz yukarıya mutluluk vermek ki, çabamın sonucu alma arzumun üzerinde olsun. Yani her zaman insanın derecesinde olsun. Yaratan’a mutluluk vermek.

OKUMA

Dört; kişi Yaratan’a mutluluk verdiğinden dolayı mutluluk duymalı. İnsanın yaptığı çalışmanın derecesinde kişi yaptığı çalışmanın boyutunda ifşa olur. ve bu kişinin inanç derecesine bağlıdır.

RAV

Yani kişinin çabasının ortasında kişi mutlu olmalı, o amacı istiyorum, eğer o amacı istersem, şimdi bile çaba sarf ederken kendimi ödüle hazırlıyorum. Kişi çalışmaya geliyor ve önemli bir şey alacağını bilen bir insan çok mutludur. Çünkü ödül uzaktan yansır. Ödülün yüceliğinden dolayı kişi çabada ki sıkıntısını ortadan kaldırır. Eğer kişi çabada zorlanıyorsa amacı yeterince yeterli değil demektir.

Peki, bunların hepsini nasıl yapacağız? Kitap ve grup dışında yardım edecek bir şey yok.

OKUMA

Görüyoruz ki bedeninden aldığı tüm güçler bedeninden geri vermesi gereken bir borç. Ve şöyle yazar; beden eğer şöyle derse; ödülsüz neden çalışayım. Kişi şöyle cevap vermeli; çünkü bunun için yaratıldın. Ve Yaratan senden nefret ediyorsa ne yapabilirsin ki. Çünkü Zohar’da Yaratan bedenlerden nefret eder denir. Yaratan bedenden nefret eder denildiği zaman özellikle Yaratan’a hizmet edenlerin bedenlerinden bahsediyor. Çünkü onlar sonsuzluğu almak istiyor yani bir sonra ki dünyanın servetini de almak istiyor.

RAV

Şimdi sıradan bir insan bu dünyada yaşadığı zaman o 7 milyar sokakta ki adam gibi, manevi gelişimi kullanmayıp, ihsan etmeye gelmek istemeyen insanlar dışında olan insanlar iyi ya da kötü değil. Doğa üzerlerinde işliyor ve alma arzularına göre bu şekilde yaşıyorlar hayatlarında ki her an. Ama fiziksel çaba sarf edip insan derecesinin ödülünü almak istiyorsa bir kişi o zaman ego ile ihsan arasında bir fark oluşur, nefretin başı bu denir. Egoist arzuları geride bırakıp ihsan etme derecesine gelmeye eğilim vardır. Yani ihsan etme niteliği arzuların üzerine kendisini inşa etmeye başlar. Buna Yaratan bedenlerden nefret ediyor denir. Yaratan nedir? Yaratan içinde bulunduğumuz dereceye nazaran her zaman bir üst derecemizdir. Bozuk olan o alma arzusu bir üst dereceye yönelik ters bir durumda.

OKUMA

Bu koşula borç vermeyeceksin denir, yani ona çabası için hiçbir şey vermek zorunda değilsin. Bedenin sana verdiği güç karşılığında bir şey vermene gerek yok ama O’na bir zevk vereceksen bu sadece bir borç olmalı. Yani sana karşılığında çaba için güç vermeli, her zaman enerji vermek durumunda. Sen O’na hiçbir zevk vermeyeceksin, O’ndan sürekli manevi çalışma için güç için talepte bulunacaksın. Tıpkı sahibi için çalışan bir köle gibi. Yani sen her zaman sahip olacaksın, oda kölen olacak.

RAV

Yani alma arzusuna verilecek bir cevap yok diyor bize burada. Sadece yazdığı gibi dişlerini körelteceksiniz. Bir cevap istiyor bizden. Neden bu şekilde buğday öğütme taşında daireler çizerek çalışıyorsun diye soruyor. Bizde sağlığına bakıyoruz, yiyeceğini veriyoruz o kadar. Dolayısı ile gerekli olan bir şey ne övülür, nede kötü gözle bakılır (İhtiyaç olan şeyi aldığın zaman buna kötü gözle bakılmaz). Sadece geriye dönen Işıktan ihsan etme seviyesine gelmek için ihtiyaçlarımızı alabiliriz.

SORU: Bu durum net değil. Burada bahsedilen içsel koşulda kişi doğru yolda ilerleyip de öteki taraftan nasıl mutlu olacak?

RAV: Evet karşılığında bir ödül görmüyorsun. Nasıl mutlu olacaksın? Nasıl çalışacağım? Nasıl çalışması için ona enerji vereceğim? Ve bunun karşılığını almayacağım (yani beden almayacak). Peki, bununla nasıl mutlu olabilirim ki? Mutluluk ancak amacın yüceliğinden gelir. Yukarıdan sana yansıması gereken şey bu. Nasıl bu eşek (beden) mutlu olabilir ki? Eşek buğdayı öğütürken fırından çıkan ekmeğe bakıp bundan mutluluk duymuyor ki. Ekmeğin yapıldığından habersiz, ekmeği yoğurmadı, ekmek olacağını bilmiyor, fırında piştiğini bilmiyor, bunlar insanın işi. Eşeğin işi buğdayı öğütmek. Dolayısı ile eşek bunu anlamıyor, sonucu görmüyor. Bu nedenden dolayı mutlu olabilir mi? Hayır, ama içindeki insan mutlu olabilir, hayvansal dereceyi aşarsa. Hayvansal dereceden kendini insan derecesine çıkartırsan, (sen iki dereceden yaratıldın) kalpteki noktaya tutunursun ki bu amaca yöneltmiştir kendisini, ona tutunursun, dişlerinle sıkı sıkı ona sarılırsın ya da eşeğin seviyesine düşersin (bundan ne ödülüm var ki diye sormaya başlarsın). Ve kişi çaresizlik içine düşer ve hiçbir zaman haz ve ödül bulmaz. Belki de aslında buradan ayrılıp başka bir yere gitmen lazım. Ödülden bahsettikleri, hayvansal derecedeki ödüllerden bahseden bir metot da gitmen lazım. Para, bilgi, itibar gibi çünkü burada bunların hiçbirine sahip olamazsın. Çünkü buraya alma arzusu ile geliyorsun ve inanç sahibi olana kadar (burada) hiçbir şeye sahip olamıyorsun. Çünkü tüm haz, tüm cevaplar o seviyede. Eğer kişi arzularının içerisindeyse hayvansal derecede o zaman o dereceden ödülüm ne diye sorabilirsin ama bunun cevabı yok. Ne diyor bu yüzden dişlerini körelteceksin diyor, çünkü yapacak bir şey yok. Kişi sadece buna yönelik çalışmalı. Gözlerini kapa, kitaplarını sistemli bir şekilde disiplinli olarak çalış, grubun içerisine kendini entegre et, ve ancak bu şekilde insan seviyesine yükselebilirsin. Bunu yapamayan insan eşek olarak kalır. Bu yüzden, ot yiyen hayvanlar gibiydiler diye yazıyor.

Burada çok akıllı insanlar vardı, tiyatrocular vs, ondan sonra çıkıp gittiler. Ve senin gibi insanlar geliyor, hiçbir iyi tarafın yok, sana baktıkları zaman burada bir eşek görüyorlar ama görüyorlar ki yavaş yavaş yükünü çekiyorsun ve insan derecesine yükseliyorsun. Yani insanın dünyevi görüşünden ters bir koşul.

SORU: İnsan derecesine yükseldiği zaman mutluluk alıyor, ama kişi hala kendisini egoist olarak, kötü olarak hissediyor, kendisini pek sevmiyor, nasıl insan seviyesine yükselip de böyle hissediyor?

RAV: İnsan seviyesine yükseldiği zaman (ben) egoistim demiyor, arzularım egoist diyor. Kendisi ile içinde olan arsında ki farkı görebiliyor. Kişi kendisini neyle ilişkilendirdiğine bağlı, insan denilen kalpteki noktası ile mi, yoksa içindeki hayvanla mı, o egoist arzularla mı. Evet benim içimde bir eşek var ve bende bunun üstüne binmek istiyorum. Yani eşeğin sahibi olmak istiyorum. Ondan sonra bu arzuları amaca yönelik görür. Ve o zaman bu eşek kişiyi amaca getirir. Özellikle bu eşek. (Eşek dediğimiz şey alma arzusu, hayvan denilen şey)

Tekrar söylüyorum, hala o analize ihtiyacı var yani ben o eşeğin üzerindeyim, o eşeğin üzerinde, o hayvanın üzerinde, insan, kalpteki nokta seviyesi var. Bu henüz keskin bir görüntü değil. Dolayısı ile buna dikkat edin.

SORU (Newyork):

Kişi insan derecesine gelirse, hocalarına inanır ilerlerse, böyle bir metoda inanmayan insanlara nasıl dağıtım yapabilir?

RAV: Burada hocalara olan inançla gitmemiz lazım. Ne demek hocalara inanmak? Şimdi hocalarımız diyor ki, bu zamanda genel alma arzusu insanoğlunda genel olarak yükseliyor ve uyanıyor. Maneviyata yönelik bir uyanış var. Tüm fiziksel arzularımızın içinde ifşa oluyor. Kalpteki nokta hocalarımızın yazdıklarına göre bizim neslimizde artmaya başlayacak. İnsan hala hissetmese bile insanın kalpteki noktasının gelişimine yakın. Bu nedenden dolayı insanlar depresyonda, çaresizlik içerisinde hissediyorlar kendilerini. Hayatları ile ne yapacaklarını bilmiyorlar. Ve hepsi sanki hiptonize olmuş gibi. Bakın insanlara nasıl yaşadıklarını bile bilmiyorlar. Seçimleri olmadıkları için hayatlarına devam ediyorlar. Yıllar boyu esir kamplarında bile bu şekilde yaşanıyor. Kendilerini ne kadar alçalttıklarına bağlı. Kişi kendisini öyle bir seviyeye indirebilir ki, yeryüzündeki hiçbir hayvan o seviyede bile yaşayamaz.

Şimdi Kabalistler, hocalarımız Kabala ilmini bu nesil için yaymanız lazım diyorlarsa, bizde yayıyoruz. Nasıl? Sadece bilgi getiriyoruz. Baskı yok. Burada bir bilgi var. Ne demeye çalışıyoruz yazdığımız kitaplarla, makalelerle bir kişiye döndüğün zaman, bak dostum diyoruz, ona bir dost olarak dönüyorsun. Burada bir iş var ve bir ödül var. Ödülün ne olduğunu anlıyor herkes, ne anlıyorlar peki, para, güç, itibari bilgi, güven onlara getirdiğin şey bu. İnsanoğlu şu anda bir kriz içerisinde, aileler paramparça, eğitimde kriz var, bilimde kriz var, teknolojide kriz var insanın hayatı bir kriz, her şeyde güvensiziz, hiçbir güvencemiz yok. Sende gidiyorsun diyorsun ki, bak burada hayatın sorularına bir cevap var. o kadar başka bir şey demiyorsun. Dağıtım denilen şey bu. Bir şeyi sunmak, o kadar. Neyi peki dağıtıyorsun? Bir şey istiyorsun ve istediğin şey bende var, o kadar. Ve sonradan da onlarda büyümeye başlıyor tıpkı çocukların büyüdüğü gibi. Sonsuzluğa kadar gitmesi gereken bir insanı o kadar uzun yolu olduğunu gösteremezsin. Çünkü bunu yapacak enerjisi yok. Zaten içlerinde barınan o küçük enerjiyi de kaybederler. Yavaş yavaş, arzuları giderek biraz daha açılır, çabaya yönelik ilerlerler ve ondan sonra da grup destek olur ve kişi ilerler. Yolumuz bu şekilde. Yapacak başka bir şey yok. İnsanoğlunun hepsi bundan geçmek zorunda kalacak. Neden bu makaleye “beni bir gün bırakırsan seni iki gün bırakacağım” adını neden verdi bilmiyorum. Başta biraz bahsetmiştik, kişi bir gün uzak kalırsa ne olur diye bahsetmişti ama sanki birisi bir şey yapıp ta bir şey olmuş gibi. Belki kendisi bir şeyleri ilişkilendirdi çünkü yazılı bir makale değil bu. Bazen makalenin birinci kısmı ile ikinci ve üçüncü kısımları alakasız olur. Şunu anlamalıyız ki Şamati’nin doğası böyle.