|
|
|
ŞAMATİ 109 Tümüyle Işık tarafından doldurulan bir koşul. Kendimizde de bazen görüyoruz, eğer büyük bir zevk gelirse karşı koyamıyoruz, alma arzusu bu şekilde kendi benliğini tayin edemiyor. Işıktan da ayrıldıktan sonra iki otorite oluştu, bir taraftan alma arzusu, öteki taraftan da alma arzusunun aslında kendin tayin edebileceği bir şansı doğdu (kendisini nasıl gösterebilir). Alma arzusu ile Işık arasında ki kopukluk aşama aşama oldu. Beraber idiler ondan sonra Ein Sof’tan bu dünyaya indiler. Bu dünyaya geldikleri zamanda geldikleri koşulun, alma arzusunun ve Işığın iki koşula ayrıldığını görüyoruz. Işık ve arzu yani birbirinden ayrı iki koşul. Ve burada başlayan koşul koptuktan sonra, diyelim ki mesela şu anki koşulumuz (aramızda ki his koşulu, Işıkla beraber olan koşulumuz), Işık ve arzu birbirine ters. Şimdi bu koşulda kalpteki arzu kendisini ortaya çıkardığı zaman insanın içerisinde iki karşı zıt koşul olur. Bu insanın kafasını karıştırır, tatsızlıklar getirir, hayatın anlamı ne gibi sorular kişiye gelir. Bunların amacı, ikisinin karşılıklı birbirine ters olmasından kaynaklanıyor. Yani Işık ve kalpteki nokta. Kalpteki nokta eskiden Işıkla doluydu ve onun belli bir hissiyatı içgüdüsü olarak içinde. Ve kişi kalpteki arzu vasıtası ile inşa ettiği zaman ve tüm arzuları kalpteki kıvılcıma benzediği zaman, o zaman kab Işıktan önce gelir ve kab Işığa benzemek ister (daha önce kendisini dolduran bu Işık ve kontrol eden bu Işık gibi). Ancak şimdi bağımsız olarak bu forma gelmek istiyor. İki olasılıktan başka bir koşul yok, ya alma arzusu olacak ya da Işık gibi olacak. Alma arzusu gibi olursa, yaratılan gibi olur ve bunda bir bağımsızlığı olmaz. Kişinin bağımsızlığı, Yaratan’a benzemekte, var olabilmesi için tek özgür koşulu bu. Işığa benzeye bilirse her koşulda bağımsız, bunu kişi aşama aşama yapar. Ve o derecelerde yukarıdan gelen arzu ve arzunun içerisinde ki Işık yukarıdan aşağıya yavaş yavaş materyalleşmeye başlar ve bu dünyanın seviyesinde fiziksel bir koşul olur. Ve şimdi de alma arzusu yükselmeye çalışır yani daha çok Işığa benzer bir forma gelmek ister. Bu derecelerle Işığa benzemesi artar. Alma arzusunu düzeltmesinde iki safha vardır. Birincisi alma arzusunu sadece Işığa benzemek koşuluna getirerek değiştirmek yani sadece Işık gibi ihsan etme koşuluna getirmek, buna Galgalta Eynaim’im ıslahı diyoruz. Bundan sonra alma arzusu kendisini daha da fazla ıslah edebilir. Bu koşula da ölülerin canlandırılması denir. Ve kendi arzularını öyle bir şekilde evirir, çevirir ki, ihsan etmek için alabilir, yani alma koşulunda da Işığa benzeyebilir. Bunları doğal formasyonda, arzunun formasyonunda kullanabilir. Nasıl olabileceği anlaşılır gibi değil ama bu mümkün. Alma arzularını ıslah edip sadece Galgalta Eynaim’i kullanmaya başladığı zaman, bunda bir sınırlama yok. Bir yetenek ediniliyor, ihsan edebiliyorsan lütfen ihsan et. Ama arzularını almak için ihsan ederse burada hata yapma koşulunda olabilir yani alma koşulunda, dünyevi zevkleri için alma koşuluna düşebilir. Ve kendisini Işığa benzeme koşuluna getiremeyebilir. Ve bu yüzden ihsan etmek için alma koşulunda ayırımlar var. İhsan edebileceğimiz arzular, edemeyeceğimiz arzular, yarı çalışabileceğimiz arzular ve bazıları ile de çalışmamız mümkün değil. Hiçbir zaman ihsan etmek için alamayacak (olan) arzular var. Arzularda, Moha, Atzimuto, Gidin olarak ayrılır. Bunlar ıslah olabilecek arzular. Ve Galgalta Eynaim’e, ihsan etme kablarına alır (Basar –et- ve Or, Aviut, Gimel ve Dalet olan alma arzuları). Tüm çalışmamız Işıkla birlikte ıslah olması çok zor koşullar. Basar’da, Gimel’de ve Aviut’da nasıl ıslah edeceğimiz gerçekten bir soru işareti. Çünkü zevk ışığını kullanmamız gerekiyor. Bu nedenden dolayı Behina Gimel’e Basar (et) denir. Bu Basar (et) denilen koşul çok büyük katagorilere ayrılır. Hayvanların eti, balıketi, tayin edilebilecek birçok koşul var yani alma arzusunun içerisinde çok büyük parçalar var, ayırımlar var. Ve kişi bu süreçten o arzuya ıslah olabilecek yani kullanılabilir bir şeye (ete) ait olursa buna helal et denir. Ve helal olmayan kısımdan ayrılabilen bazı parçalar vardır ve ihsan etmek için o şekilde kullanılabilir. Yani onu kalifiye etmek gerekir, kişinin öyle bir sistem oluşturması gerekir ki o arzuyu kullanırken düşmemesi gerek. Bu yüzden eti tuzlarlar, yıkarlar çünkü tuz Malkut’un gücü, su ihsanın gücü ve et üzerinde çalışırlar. Bunlar elbette ıslah için yapılan, helal etmek için yapılan koşullar. Elbette eti keserken de, etin helal olabilmesi için belli bir koşulda hayvanın kesilmesi lazım, bunların hepsi alma arzusunun nasıl kullanılması gerektiğine yönelik Dalet’te Aviut’ta ki koşulları. Bunlar fiziksellikte Kabalistlerin dini vecibe olarak yazdıkları her şey elbette maneviliğe, içselliğe işaret ediyor. İçimizde aslında, manevi varlığımızda tutmamız gereken koşullar bunlar. Islahımız sadece buna endeksli. Çünkü sadece manevi dereceye insan derecesi diyebiliyoruz. Bu yüzden dünyevi olarak elbette ki hayvanı nasıl kestiğimiz önemli değil. Tıpkı hocalarımızın yazdığı gibi “hayvanı keserken boğazından yada ensesinden kesmeniz Allah’ın umurunda değildir” diye yazar. Yani arınması gereken şey maneviyatı tutmak ve kalbimizi arındırmak. Bu dünyada fiziksellikte hayvanı nasıl keseceğimiz önemli değil, içimizde bu arzularımızı nasıl kullanacağımızı öğrenmek ve o içimizde ki hayvanı manevi, ruhani hayatımızda nasıl keseceğimizi bilmek Islah, burada da yazdığı gibi (Gimara’da), sadece kişinin içsel arınışında yani insan kendi hayvanını kurban eder ve bu kurbandan(yani bu arzulardan) kullanılması için (bu arzuları ihsan etmek için) hazırlanır (yani helal hale getirir, sevgiye yöneltir). Bu yüzden Baal Hasulam burada, ne tür et olduğunu, balığı ve diğer hayvanları böyle açıklıyor. Çünkü balık ve diğer hayvanlarda farklı koşullar var. Bildiğimiz gibi helal hayvanlar var ve helal olmayan hayvanlar var. Helal ette de oluşturulan koşullar var, mesela Aviut balıkta çok azdır (alma arzusu balıkta çok azdır). Hatta balığı özel bir şekilde kesip helal hale getirmemiz diye bir şey bu yüzden söz konusu değil. Yani temizleyip yiyoruz. Balıkta ki sadece dışsal koşullar. Eğer o arzu bir balık derecesine aitse yenilmesi için (o arzuyu yerine getirmek için) yeterli. Eğer o arzu bir hayvanın derecesine ait ise o arzuyu hazırlamamız için biraz uğraşmamız lazım yani helal olması için o hayvanın nasıl kesildiği (gerekli olan koşullar) burada bahsettiği şeylerde bu. OKUMA Balıkta yüzgeçlerin ve pulların olması gerektiğini söyler. RAV Burada balığın helal olup olmadığını baştan tayin edebiliriz ne demek? (ya da hayvanın helal olup olmadığını). Yani biz şimdi arzuya bakıyoruz. İçimizde ki hangi arzu kullanılabilir bir koşulda. Bizim hayatımızda eğer bir balık helal bir balık değilse hiçbir zaman helal olmaz. Hayvan helal bir hayvan değilse hiçbir zaman helal olmaz sadece son ıslahta bütün hayvanlar helal olacak hatta domuz eti bile son ıslahta helal bir hayvan olacak ve ölüm meleği hayat meleği olacak diye yazar. Şimdi ama biz ıslah sürecindeyiz, arzularımızda değişiklikler var, dolayısı ile neyi kullanıp kullanamayacağımızı, hangi arzuyu seçeceğimizi (balığa mı ait yoksa ete mi ait ve balık kategorisinde helal mi, et kategorisin de helal mi) ayıklamamız seçmemiz lazım. Ne demek yemek? Yemek kullanmak demek. Yemek ihsan etmek için aldığım zaman demek. Maneviyattan bahsediyoruz, Peh’ten Tabur’a kadar inen Tamim’den bahsediyoruz, yemek bu. SORU: Peki, o zaman arzunun tüm hazırlıkları neden balık ve et tanımı alıyor? RAV: Bunlar arzuların ihsan etmesine yönelik ayıklanması, kullanılması yani arzularımızı ne yapıyoruz, ayıklıyoruz. Tüm arzularımız içerisinde helal olanları seçiyoruz yani onları önce ıslah ediyoruz, ne yapıyoruz, üzerine perde koyuyoruz ve perdeyi koyduktan sonra ihsan etmek için alıyoruz (yani ihsan etmek için o arzuyu kullanıyoruz). Açık dimi bu, bariz dimi. Birçok arzumuz var içimizde Galgalta Eynaim’in arzularını önce ıslah ediyoruz. Bunlar ihsan etmek için ihsan eden arzular. Şimdi öteki arzularım var, Ahap almak için yani ihsan etmek için almak olarak kullanmam lazım bunu da diyor ki ikiye ayırıyoruz, balık ve et. Gimar Tikun’a kadar ki zamanda kullanabileceğimiz balık kategorisinde ki helal hayvanları, et kategorisinde ki hayvanları kullanıyoruz. Balık için (helal olması için) diyor ki, yüzgeci olacak ve pulları olacak, et içinde (helal olması için) diyor ki yediklerini sindiren hayvanlar olarak ayırıyor ve ayaklarında ki o boşluk olmayacak diye ayırıyor. Dolayısı ile önce et olan hayvanları helal etmek için doğru bir şekilde kullanmamız lazım. Balıkta ise belli bir şekilde kesmemiz gerekmiyor. Çünkü balık fazla güçlü bir arzu değil (sudan çıkarıyoruz havasız kalıyor ve ölüyor) ama et böyle değil, et bayağılık olan bir arzu o yüzden helal etmek için o büyük arzuyu hazırlamamız lazım, üzerinde biraz çalışmamız lazım. Bu şekilde helal hale getirilir ve eti bu şekilde ayırırlar hatta organların bazı parçalarına yönelik nasıl helal olacağına dair bazı kurallar vardır. Ve ondan sonra pişirdiğiniz zamanda ne kadar pişireceğinize yönelikte de kurallar vardır. Balıkta fazla kural yok öyle, çünkü çok arı arzular, alma arzuları ama saf arzular. Ondan sonra kullanımı var yani tüm bu arzular hazırlandıktan sonra perdeyle ihsan etmeye yönelik hazırlanırlar. Yani Galgalta Eynaim’deki Partzuf’una şimdi alma arzularını ekliyoruz. Bu yüzden hafta sonları ne yapıyoruz, önce balık yeniyor, ondan sonra da et yeniyor. Yani arı arzulardan, bayağı arzulara doğru gidiyoruz. Balık ve et arasında da belli bir ayırım yapıyoruz, işaret gibi çünkü her iki arzu farklı kullanılıyor. SORU: Eti kestiğimiz zaman sonra tuzluyoruz, buna Malkut’un gücü deniliyor, neden? RAV: Detaylara girmiyoruz, şu anda manevi ıslahı yapman gereken koşullardan bahsediyoruz, et kesmekten değil. Önce Galgalta Eynaim. OKUMA Yüzgeç, güneş ve Işığa tekabül eder. Malkut ağız demektir ve tüm Işık ona gelir ve bu inanç demektir. RAV Yani kendisine direkt olarak gelen Işığı geri çeviriyor ve Simsum’da yaptığı gibi arzusunu istemesine rağmen durduruyor. Yani alma arzusu zevkleri istiyor ama Yaratan’la olan bütünlük kendisi için daha önemli (çünkü zevkten daha büyük bir hale getiriyor). Buna aslında ekmeğin utancı denir. Bu yüzden o arzuyu geri çevirir. OKUMA Ve toz gibi tadı olduğunu görünce, kişi o zaman bilir ki yaptığını düzeltmesi gerekir. Buna toz toprakta ki kutsallık denir. Kutsallığı topraktan kaldırmak için çalışmalıyız. RAV Kişi eğer Yaratan’a ihsan etmeden alıyorsa kutsallık tozun içerisindedir denir. Bu yüzden kişi manevi çalışmasında grup, kitaplar ve dağıtımda çalıştığı zaman aslında amacın önemini artırmakta. Yani kutsallığı ayaklarının altından yükseltmekte, o zaman hissettiği zevkten daha önemli olur kutsallık. Ve amaç daha önemli olduğu zaman kendisi için almaktan korunmuş hale gelir. Kişi arzularını bu şekilde düzeltir. Arzularını kısıtlayıp, elini kolunu bağlayıp, bu arzuyu kullanmayacağım diyerek değil ama Yaratan’ın önemini, ıslah olmanın ve amacın önemini arttırarak. Burada fiziksel bedenimiz ve insansal fiziksel gücümüz bize yardımcı olamaz. Bize yardımcı olabilecek tek şey ihsan etmenin zevk almaktan daha önemli olması koşuluna gelmesi. Bu ancak Yaratan’ın Işığı vasıtası ile olur. Yaratan’ın Işığı, kişi maneviyata çalıştığı zaman üzerinde işler. Alma arzusu ile ihsan gücü iki koşulda işler, ihsan etmek yukarıya çeker, alma arzusu aşağıya çeker. Eğer kişi ihsan etmeyi ön planda tutarsa (daha güçlü kılarsa) yukarıya doğru ilerler buna göre perde edinir ve ihsan etmek için alır. OKUMA Şöyle ki yüzgeçler zamanında arzuyu ihsan etmek için kullanamaz. Ve balığın pulları tereddüt demektir. Bu koşulda çalışamaz. Daha sonra kişi ilerledikçe mantık ötesi çalışarak bu koşulu aşar. Ve ondan sonra bir pul daha karşısına çıkar. Yani aklında ki tereddütler. RAV Yani düşünsenize kaç kere yükselip düşeceğiz, yükselip düşeceğiz. Ne diyor, erdemli bir insan bin kere çıkıp, düşer diyor. Düşüşler olmadan bu pullar (balığın pulları) olmaz. Bu koşullar olmaz ise doğru yaklaşımı anlayamayız. Doğamıza olan, kendimize olan yaklaşımı anlayamayız. Bizi kontrol eden Işığa endeksli olarak, ne koşulda olduğumuzu göremeyiz. Ancak ıslah eden Işık kişiye geldiği zaman insana o kalkanı verir. Balığın pullarından geçer ve geçtikçe bunu nasıl yapamadığını görür ve ancak o koşulda Yaratan insana yardım edebilir ve tüm bu pulları insanın üzerine bir kalkan gibi örter. Ondan sonra kişiye bir perde gelir. Perdede helalliğin bir sembolüdür. OKUMA Her defasında mantığının ötesine çıktığı zaman yükselir ve ondan sonra tekrar düşer. Ve kişi helalliği aşamadığını görür. Ve yapabileceği tek şey Yaratan’a haykırmaktır. Hocalarımız şöyle yazar “İsrail oğulları aralarında ki bağdan dolayı haykırdılar ve sesleri ancak o zaman Yaratan’a yükseldi”. RAV Yani kişi tüm bu manevi koşulları yaşamadan, bu Mısıra girmek, Mısırdan çıkmak ondan sonra Işığı almak, arzusunu korumak, arzusunun üzerine Masah’la çıkabilmesi koşullarına gelmek, bu koşullara gelip arzusunun üzerine çıkması lazım. Sürgündeyken Mısırdayız diyoruz bildiğiniz gibi. Orada birçok pullarla ve yüzgeçlerle çalışılıyor yani mısırdan çıkmak istiyor, hayal kırıklıkları geçiriyor ve hayal kırıklıklarından o ıslah eden Işık geliyor ve arzularının üzerine çıkıyor. Yani daha önce arzularının içerisinde gömülüydü, şimdi Işığın vasıtası ile Mısırdan çıkıyor yani alma arzusundan kurtuluyor. Ve mısırdan çıkmak için aldığı bu güce perde denir ya da mantık ötesi inanç. Çalıştıklarımızın hepsi birbiriyle ilişkili değil mi? OKUMA Bilinen bir kural vardır, Yaratan şöyle der; o ve Ben aynı mekânda bulunamayız. Bu şu demek; çünkü birbirlerine tersler. Kişinin iki bedeni vardır, iç bedeni ve dış bedeni. İç bedende manevi koşul vardır, inanç ve ihsan etmek yani kalp ve akıl. Dış bedende ise fiziksel canlılık vardır yani bilmek ve almak. İç beden ve dış beden arasında da orta beden vardır, bunun adı yoktur. Ve kişi bu ara noktada bir şeyler yapar. O zaman orta beden iç bedene sarılırsa iyilik yapar, eğer kötü bir şeyler yaparsa orta beden dış bedene sarılır. Yani kişinin ya fiziksel canlılığı ya manevi canlılığı vardır RAV Her halükarda kişi alma arzusuna haz vermek zorunda. Kişi ya dünyevi ya da manevi koşullarda yaşayacak arada yaşaması mümkün değil. Kendiside kaybetmeye razı, bu yüzden insan elini çabuk tutmalı ve bir an önce bu arzu içerisinde zevk almaktansa kendisini manevi zevkler içerisinde bulmak için hızlı davranmalı. SORU: Nedir bu orta beden? Nasıl niyetsiz bir şey olabiliyor? RAV: Niyetsiz diye bir koşul yok. Ne diyor burada; bilinir ki hocalarımız şöyle dedi, Yaratan şöyle yazıyor, o ve Ben aynı mekânda bulunamayız. Yani alma arzusu içerisinde olanlar o mekândan (o arzulardan) Yaratan’ın hissedildiği, Yaratan’ın içinde var olduğu arzulardan kesilip atılmış demek. Yaratan arzuların içerisinde baştan Işık arzuları yarattı. Önce O vardı, sonra arzuları yarattı. Peki, insan Işığı hangi arzularda buluyor? Form eşitliğinden kaynaklanıyor, bu Işık tarafından bir problem yok. Ne diyor; “Ben Yaratan’ınız pisliğin içerisindeyim” diyor, yani Yaratan tarafından bir problem yok, Yaratan diyor ki “Ben sizin o alma arzunuzun, pisliğinizin içinde de Ben sizinleyim”. Yaratan ve insan bir bağ içerisinde, bir bütünlük içerisinde. Bizim maneviyat içerisinde olabilmemiz için önce hissetmemiz lazım (hissetme yeteneğini edinmemiz lazım). Bu yetenek form eşitliğine göre. Bizim dünyamızda olduğu gibi, biz dünyamızda nasıl her şeyi keşfediyoruz, dünyada ki her şeyi hissetmemiz, anlamamız, o maddeyle eşitlenmemizden kaynaklanıyor, içimizde bir form eşitliği olduğu için anlıyoruz. Form eşitliği olmayan şeyleri dünyada da anlayamıyoruz. Bu yüzden bu şekilde yazıyor, yani Yaratan yaratılanla aynı mekânda olamayız dediği zaman yaratılan açısından bahsediyor. Eğer yaratılanın Yaratan’dan zıt özellikleri varsa Yaratan’ı hissedemez. Eğer Yaratan’ı hissetmek istiyorsa insanın niteliklerini ihsan etmeye değiştirmesi lazım ki bir form eşitliği sağlasın, ortak noktaları oluşsun. Ne diyor, insanın iki bedeni vardır, iç ve dış. İçinde inanç ve ihsan vardır, kalp ve akıl denir. Dış bedende de fiziksel canlılık vardır, yani bilmek ve almak. Dolayısı ile kişi ne zaman alacağını bilmeli. Ver bana, almak istiyorum ve bilmek istiyorum. O zaman kontrol mekanizması oluşturmak istiyor. Kendi anlayışında kontrol etmek istiyor, bu Klipa yani kabuk, kutsallık ise Keduşa, ihsan etmek. Ve Klipot, Keduşa’ya ters. Yani Keduşa’da ihsan etme ve bu ihsanın yanında da akıl gelişir yani ihsan ve akıl. Dolayısı ile bu inanç ve akıl. Birde aralarına ne diyor orta beden var diyor ve bu orta bedenin adı yok diyor. Buna Noga Kabuğu diyoruz, ne o, ne o. Tanımlayamıyoruz çünkü bir bağımsızlığı yok. Ama kişi iyilik yaparsa yani sevap işlerse diyor, o zaman orta beden iç bedene yakınlaşır diyor ya da yukarıdan aşağıya. Şimdi Galgalta Eynaim var ve Ahap var. Galgalta Eynaim’i ve Ahap’ı başlı başına biz ıslah edemeyiz. Ahap’ı nasıl kontrol edeceğiz? Ahap’ı kontrol etmek için önce Galgalta Eynaim’i ıslah etmemiz lazım ve Ahap’ı Galgalta Eynaim’e eklememiz lazım. (Rav çizerek anlatıyor) Şimdi Galgalta Eynaim çalışma mekanizması, burada Partzuf var. Partzuf’ta Roş inanç koşulunda, beden ihsan etme koşulunda. Ahap’ta ise yani alma arzularında(kabuklarda) bilmek ve almak var. Partzuf Roş ve Guf’a ayrılıyor. Şimdi soru şu; Birinden ötekisine nasıl geçeceğiz? Elbette başlangıçta kişi Klipot’un kontrolü altında. Dolayısı ile önce Galgalta Eynaim’i inşa etmek zorunda ve ondan sonra Ahap’ı inşa etmek zorunda, Ahap’la çalışmak zorunda. Burada şimdi Ahap’tan bahsediyor. Ahap’ta da ne diyor, balık var, et var diyor. İki derecede arzular var, kab var. Peki, nasıl bunları yükseltip, ıslah ediyor? Baal Hasulam diyor ki burada kişi şu açıdan kendisini görmeli diyor. Yani iyi ile kötü arasında, bir iyilik yaptığı zaman kendisini iyiliğe yakınlaştırıyor eğer kötülük yapar ya da başarısız olursa kendisini kötülüğe iter diyor. Dolayısı ile insan kendisini bu ara noktada görmeli ve yaptığı her harekette kendisini inceliyor ve yeni bir melek inşa etmesi lazım yani yeni bir güç. Burada kişi kendisini bu koşullarla realitede yeni bir realite inşa eder. Eğer kötü bir şey yapıyorsa fiziksel dünyaya tutunur yani fiziksel canlılığa sahip olur. Eğer iyilik yapıyorsa içsel bedenine tutunur ve manevi canlılık bulur. Dolayısı ile bu iç ve dış bedenlerin zıtlığı arasında bu orta koşuldadır. Eğer bu orta koşul iç bedene tutunursa dış bedenine ölümdür, dış bedenine tutunursa da iç bedenine ölüm olur. Dolayısı ile karar orta bedende diyor. Yani insan ya kutsallığa ya da Allah korusun fizikselliğe gömülür. Kişi bu iki noktanın (iki koşulun) arasında diyor. Herhangi bir arzuyu bu şekilde tayin ediyoruz. SORU: Dedik ki grup vasıtası ile kişi kendisine ne yapması gerektiğini, ihsanın değerini alması gerektiğini söyledik, peki biz neredeyiz? RAV: Şimdi biz öyle bir koşuldayız ki alma arzusundayız. Oldu. Bana gelip de o yüzden “Oo ihsan etmek çok güzel bir şey” falan bana demeyin.Doğuş koşulumuz alma arzusu. Şimdi insan aynı zamanda bir toplumun içerisinde yer alıyor. Toplumun içerisinde diyelim ki farklı değerler var ve toplumun değerleri beni etkiliyor, buna karşı koyamıyorum. Belki süper ve tümüyle gerçek dışı koşullar ama bu koşulda bile olsa toplumun düşünceleri beni etkiler. Toplum nereden kaynaklanıyor? Toplum sistemi Adam Harişon sisteminden kaynaklanıyor. Ben o sistemin içerisindeyken hissetsem de, hissetmesem de onun içerisindeyim. Ama biz bir sistemin içerisinde olduğumuzu ve hayatımda başkaları ile bir bağım olduğunu, manevi koşullardan kaynaklanan sistemden dolayı bir bağ olduğunu anlamıyorum. Yani kişi toplum içerisinde ve toplum tarafından kontrol edilir, bir seçimi yok. Eğer insan kendisini ihsan edene ihsan etmeye değer veren yani maneviyata değer veren bir gruba koyarsa kişi ihsan etmeye değer verir, bir seçimi olmaz. Kişinin bunu yapabilmesi için gruba boyun eğmesi lazım, grubunda kişiyi etkilemesi lazım. Yani kişi kendisini getirebildiği kadar grubun en alt derecesine getirmesi lazım, grubu kendisinin üstünde tutması lazım. Ama kendisini gruba yönelik güçlü göstermeli, yani amacın önemi için gurur sahibi olmalı. Sadece, Yaratan’ın yolundan ilerlediğinden dolayı aldığı bir gücü ancak arkadaşlarına gösterebilir. Bunu da göstermesi lazım ki tüm grup birbirine bu gücü versin. Dolayısı ile burada grubun bir işleyişi var. Gruptaki herkes, grubun kişiye olan kıyaslamasında kişinin ne olduğunu kendisine gösterir. Ondan sonra gruptaki o değerler yani inanç ve ihsan etme değerleri insanın bilgisini ve eğilimini etkiler ve insan gruptan bu değeri almak ister. Ondan sonra kişinin bir seçimi olur. Doğa formuna ters bir koşul. Kendim için isteyen doğal halimden, farklı bir doğaya gelirim. Burada kendim için alıyorum ama toplum bana diyor ki, yoo sen arzunun üzerinde olursan daha iyi olur, diyor, bende aralarındayım. Seçiyor muyum, seçmiyor muyum? Baal Hasulam ne diyor; sadece grubu seçersiniz diyor. Toplum sizi doğru şekilde etkiliyorsa başka bir şey seçmenize gerek yok diyor. Eğer size manevi değerleri getiriyorsa ve fiziksel değerlerin üzerinde bir değer getiriyorsa o zaman o toplumun sosyal değerleri kişinin değerleriyle çarpışmaya başlar ve ikisinin arasında ki farktan dolayı, kıyaslardan kişi ya iner yada çıkar (ya yükselir yada düşer). Seçecek başka bir şey yok gruptan başka. Bu yüzden Baal Hasulam diyor; özgür seçim sadece grupta. Grup demek ben insanları ne kadar şirin göründüğüne göre seçiyorum demek değil, grubun ne kadar aktif olarak benim üzerimde manevi koşulları üzerime yansıtması ile seçilir. Bu kadar. Ve burada güçlerin dengesi oluşmaya başlar. İnsanın içerisinde negatif ve pozitif koşullar oluşur ve önemli olan bu. Eğer grubu seçersem ne olacaksa olur. Yapmamız gereken tek şey aslında bu. Toplumun gücü ihsan etme kabları ile çalışıp çalışamayacağımı ve alma arzumu ihsan etmek için kullanıp kullanamayacağımı tayin eder. Çünkü gruptan aldığım izlenim Yaratan’dan aldığım izlenimle aynı. Çünkü Yaratan her zaman Adam Harişon sisteminin içerisinde. Ben o koşulda alma arzularım ile çalışmaya başlıyorum. Bu dünyadan arzularım var sıfırdan sonsuza kadar, tüm dereceler, merdivenin tüm basamakları, arzularım ve tüm derecelerde, bu merdivenin her derecesinde ya egoist olarak herkesten kopuk vaziyette olurum ya da herkesle hiçbir fark olmadan bir bağ içerisinde olurum. Buna Ein Sof dünyasında olmak denir ve Yaratan o koşulun içerisinde ifşa olur. Dolayısı ile yükselişimin derecesi insanlarla olan bağıma bağlıdır. İhsan etmeyi istedikçe grup içerisinde yansıttıkça yukarıdan o kadar çok etkilenirim. Dolayısı ile toplum bir ruh mekanizması, ruhların sistemi bu şekilde görmeliyim. Balık ve et alma arzuları, büyük ya da küçük bunları inceler insan ve her balığın pulu iniş ve çıkışı sembolize eder. Her puldan geçtikten sonra yüzgeçlere gelinir ve o yüzgeçler Işığı geri çevirmeyi sembolize eder. SORU: Ama toplum bana şunu diyorsa; çok iyisin, ihsan ediyorsun diyorsa o zaman bir problem değil mi bu? Çünkü dediniz ki toplum Yaratan’ın yüceliğini vermeli kendi yüceliğimizi değil. RAV: Toplum (grup) sana güçlü olduğun iyi olduğun zaman sana ne diyor; ihsan etme gücüyle yap, ihsan etmek için bir şey yaptığın zaman sana değer veririz demek istiyorlar. Elbette senin güzel yüzüne bayıldığımız için bir şey demiyoruz sana. İhsan ettiğin için gruba bu yüzden sana iltifat ediyoruz. Bir sonra ki gün eğer farklı davranmaya başlarsan grup sana değer vermez ve sana yaklaşımları farklı olur. Kişi grubun kendisine olan tavrı ve yaklaşımını hemen hissetmeli. Tıpkı çocukları yetiştirirken de iyi bir şey yaptığı zaman onlara verdiğimiz bir hediye gibi. O yüzden iyi bir ihsan etme hareketi yaptığın zaman sana grup iyi olduğunu söyler ve sen ihsan etmeye verdiğin değeri artırmaya başlarsın. Elbette bu tür davranışlar egoistçe ama grup içerisinde bunun olması önemli çünkü o yönde çalışmak gerekiyor yani ihsan etmenin yönünde gitmemiz lazım. O ihsan etmenin yönünde gittiğimiz zamanda Yaratan’ın ıslah eden Işığı gelir. SORU (Avustralya): Alma arzusunda olan bir kişi hangi kablar da ihsan olduğunu görebilir ve bunu grupta bulabileceğinden nasıl emin olabilir? RAV: Öncelikle grup içerisindeyse içindedir, dışarısındaysa dışındadır yani kişi bunları aşama aşama anlar. Burada aşamalı bir ilerleyişten bahsediyoruz. İlk başta insan gruba gelir ve derki; kendimi buraya getirdim, bir mekânda başka bedenlerin arasında oturuyorum. Buna grup içerisinde olmak denir. Ondan sonra burada görür ki 1000 yıl oturabilir ve bu adamların yanında oturmak toplumun (grubun) içinde olmak değil olduğunu anlar. Yani kişi entegre olmalı, mekanizmaya, işleyişe entegre olmalı. Ne demek onlarla entegre olmak? Yani fikirlerine entegre olmak, ben onlara bunun için geldim. Onlardan güç almak ve bu düşüncenin içerisinde yer alabilmek için. Onların fikri ihsan etmek, tek kalp, tek yürek olmak zorundalar. Kardeş sevgisi içerisinde olmak denir buna. İç bir nitelik. Dolayısı ile buna yönelik bir değer vermem lazım, bu değeri onlardan alabilirim ancak. Bunun içinde kendimi entegre ettikçe o düşünceye onların yüceliğini görürüm ve onlarda bu şekilde bana vermek ister. Belki onlara bir hediye vermem gerek, birçok şey verebilirim, belki de onlar buna karşılık bana bir şey verir. Bu yüzden hocalarımız “kendine bir dost satın al” der. Yani bir ödemesini yapacaksın. Ne yapacağım? Al bir şişe viskiyi gel otur onunla, için biraz, dalga geçmiyorum, dost satın almak bu. bu yüzden denir, dostunun fizikselliği senin maneviyatındır. Yani dostunu sürekli kendine çeviriyorsun, bunu yaparak onun içinde olan her şeye yani manevi değerleri sana döner. Bu şekilde toplum sana değer verir. Evet, o bizimle, aramızda der. Ve bu gruptan almak için yeterlidir. Ve içlerindeki ihsan etme değerine sende değer vermeye başlarsın. Avustralya da nasıl olduğunu bilmiyorum ama bize, gruba, dünyada ki gruba kendisini ilişkilendirirse, kendisinin bizim vasıtamız ile bizimle çalışması vasıtası ile bizlerle aynı şeyleri yaparak bizden etkilendiğini görür. Bizim yaptığımız çalışmalara katılarak, dağıtım yaparak, grupla bir ilişki içerisinde olarak, derslere katılarak hepimiz daha çok başarılı oluruz. İnsanla ilgili olan koşul bu. Toplum insanı ancak, insan toplumu buna zorlarsa etkileyebilir. Toplum kişiye vermek zorunda değil tam tersine bu yasak bir şeydir, en iyi değerlerle bile olsa, buna baskı denir, maneviyatta baskı diye bir şey yasaktır, yoktur. Dolayısı ile kişi bu gruba girip etkilenmek ister ve bunun için ödemesini yapar. Nedir ödeme yapmak? Hocalarımızın yazdığı gibi bir dost satın al yani, çaba sarf eder, gruba boynunu eğer ve gruptaki var olan değerleri üzerine alır. Bu kişiye manevi olarak bir şey istemese bile boyun eğerse gruba o manevi koşulu üzerine alır. Tıpkı sokakta ki o içecek makinelerine para koymak ve bir kutu kola almak gibi. Kişi kendisini gruba yönelik pasifize etmeli, gruba yönelik kendisi üzerine yatırım yapmalı. |