CANLI DERSLERDEN NOTLAR


   ŞAMATİ  110 ALLAH’IN  KUTSADIĞI  TARLA

OKUMA

Kutsallığa, ilahi takdire tarla denir. Ve bazen tarladan bir yalan haline gelir. bunlar İbranicede benzer kelimelerdir. Vav ruhtur Hey kutsallık. Ve ruh bunun içinde yer aldığı zaman, kişi inancına eklemek istediği zaman Vav aşağıya doğru uzar ve Kuf harfini alır. Ve ondan sonra Dalat Reş harfine döner ve fakirdir, eklemek ister. Ve Reş krallığında olduğu zaman bir fakir doğar denir. Ve fakirden hüzün gelir. Yani kendisine hem aklında hem kalbinde nazar getirir. Ayin harfi yukarıdan sallanır çünkü ayrılığa geri döner. Zira Sitra Ahra eninde sonunda kutsal bir melek olacak.

RAV

Ne demek bu söyledikleri? Sanki mantık ötesinde anlaşılmaz ve ihsan etme koşulunda bir şeyler anlatıyor. Muazzam bir hesap yapıp ta bir ihsan etme durumundaymış gibi anlatıyor. Ondan sonrada belli bir nedenden dolayı, elbette insanın içinde ki alma arzusunun artması, ya artışı hayatta ki dünyevi engellerin kişiye gelmesiyle artar yada kişinin içinde yeni Reşimot uyanmıştır. Ama her halükarda sadece ihsan etme yolunda alma arzusunun üzerinde ilerleme rayından sapmıştır. Ve şimdi kendi alma arzusuna göre bir hesap yapmaya başlamış. Ondan sonra Yaratan’ın kutsadığı tarladan, boşluk, yolsuzluk, pislik alanına(bir çöplüğe) döndü. Nasıl oluyor peki böyle bir şey?

Baal Hasulam harfler adlı kitabında, tarlanın yerine bir yalan var denir. (Dalet hüzün içerisinde, Malkut’un alma arzusu artıyor). Daha önce öğrendik ki kişi sadece ihtiyacı kadarını almalı ve gerisini topluma vermeli. Tıpkı bir bedende ki hücreler gibi. her hücre hayatta kalabilmesi için ihtiyacı olanı alıyor ve gerisini bedene veriyor ki beden hayatta kalsın.

Şöyle ki alma arzusu kişinin içerisinde olmak durumunda, ama koşulu şu: sadece başkalarına vermek için. Bunun dışında bir hesap yapmaya başlar ise, o zaman fakir hüzünlü bir hale gelir. O küçük Vav Dalet’in içerisinde ki ruh ve Dalet’in içerisinde ki o Vav ruh yerine çalışmaktansa kendisi için çalışır (Vav ve Dalet birer harf). Yani Malkut’un içerisine doğru girer ve Kuf harfinin bacağı olur denir. Yani zevkleri Malkut’a alma arzuna yayar ve Allah’ın kutsadığı bir tarladan ki ona kutsal Malkut denir. Oradan Klipa yani kabuk haline gelir yani kötü eğilim (kendi için alma). Ve var olması için gerekeni alıp gerisini topluma (grubuna) ihsan etmesi gerektiğinden, fiziksel seviyede de, doğamızda (bedenimizin doğasında, genel olarak dünyevi doğada) görüyoruz ki Yaratan tarafından her şeyi yaratılanlara nasıl organize edildiğini görüyoruz. Ve kişide kendisini grup içerisinde o şekilde organize etmeli yani koşulları bu olmalı. Toplumun var oluşu, grubunun var oluşu, insanoğlunun var oluşu aslında. Eğer toplum bu şekilde kendisini organize ederse, o zaman egosu ıslah olur ve ruhların birbiriyle olan bağlantısı bu şekilde olmalı.

Her ruh kendi bağımsızlığını ve bireyselliğini bir taraftan barındırmakta, kendi özelliklerini tutmalı ve kendi var oluşunu muhafaza etmeli. Yani var olması için gereken şeyleri almalı. Aslında kendisini bu şekilde muhafaza etmekte bir sevaptır. Ama sadece kendimizi muhafaza ederiz, var olmak için gerekli olanı yaparız. Geriye kalan o kolektif toplum zaten Adam Harişon sisteminin ruhlarıdır.

Bu şekilde kendisi için almakla (ki var olması için gerekli bir koşul) ve ihsan etmek, ondan sonra ki aldığı fakirlik ya da hüzün, o zaman ihsana döner. Dolayısı ile önce var olması, ondan sonrada kendisini ihsan ederek realize etmesi gerekmektedir. Eğer kişi bu şekilde çalışırsa, her arzu üzerinde bu şekilde çalışırsa ve yavaş yavaş tüm arzular uyandıkça ıslah olur. Şöyle yazdığı gibi; ölüm meleği kutsal bir melek olacaktır. Yani tüm eğilimler, arzular, başlangıçlar, kişinin içinde olan tüm arzular (ruhunun sahibi olduğu tüm arzular) doğru ıslaha gelir.

SORU: Toplumu, grubumuzu nasıl organize edebiliriz ki kişi ihtiyacı kadarını alıp gerisini gruba ihsan etsin?

RAV: Baal Hasulam birkaç makalede şöyle açıklıyor; öncelikle birinci tapınağın yıkılmasından önce var oluşumuzu ve hatta ikinci tapınak zamanında da belli bir dereceye kadar o şekilde yaşıyorduk. Kural neydi “dostunu kendin gibi sev” kuralı vardı ve toplum böyle bir kuralı talep ediyordu. Hatta bu kuralın talep edilmesi ikinci tapınağın yıkılmasından önceydi, bundan önce böyle bir kanun talebi yoktu, zaten o koşul içerisindeydiler. Ve baktılar ki manevi durumdan herkes düşüyor, dolayısı ile bu kuralı talep ettiler (dostunu kendin gibi sev). Rav Akiva’da bu şekilde tüm grubundan, tüm (öğrettiği) öğrencilerinden bunu talep etti ve hatta bu kuralıda kendisi canlı tuttu. O dönemin en büyük hocasıydı.

Baal Hasulam şöyle yazıyor; en önemli şey baştan aile bağları, çünkü bakıyoruz ki o Kabalist toplum ailevi bir gelişimden geldi. İbrahim, İbrahim’in oğulları vs. Zaten dünyaya baktığımız zamanda bakıyoruz ilk bağımız hep aile bağları, bir nevi ailevi akraba ilişkileri. Ondan sonra egolarında geliştikçe aile bağları gevşer. Ve bugün görüyoruz ki hatta çocuklar bile ebeveynleri ile bir bağları yok, evden kaçıyorlar, uzaklaşıyorlar. Hep kendimizle egoistlik olarak gelişiyoruz, çünkü artık bakıyoruz ki ticaret, para vs aileden daha önemli bir hale geldi. Bu şekilde yani egoları vasıtası ile toplumlar evrimleşti ve geliştiler. Elbette gelişme derken daha önceki bir bağın farklı bir bağa geldiğinden bahsetmiyoruz. Herkes sonuç itibarı ile her bağda bir aile olmak zorunda, tek kalp, tek yürek. Yoksa insanoğlu doğanın bütünlük kanunu bozuyor. Tıpkı bir bedende ki bütün hücreler gibi. Bedende ki mekanizma gibi topluma da bir mekanizma lazım. İnsan evriminin başında bu koşul vardı çünkü insanların egoları küçüktü, alma arzuları azdı ve insanların çok sıkı bir aile bağları vardı. Şimdi ego büyüdükçe aile bağları karlara göre belli bir takım yönlere göre gelişti. Aynı zamanda Hz İbrahim’in Babil’de söylediği gibi “yapmamız gereken şey tutunmak”. Yani dünyevi koşullarda ailelerin bölünmesi, insanların birbirinden kopması, kimsenin birbirini anlamaması, bir sürü çelişkili grubun olması, insanların birbirine karşı olmasına rağmen tutunmamız lazım çünkü doğaya karşı çıkmış oluyoruz ve çok büyük acı çekeriz.

Bu günde aynı şekilde aynı koşullar, aynı kurallar var ve şu anda ama kötü eğilimin farkına vararak ilerliyoruz. Dolayısı ile insanoğlu (kendisini) düzeltmek durumunda, düzeltmek zorunda kalacak. Milyarlarca aile ya da milyarlarca birey olması önemli değil, birbiriyle bağlarının olduğunu hissetmeleri de önemli değil, bir sürü ırk olabilir, din, dilden insan olabilir bu önemli değil. Bu gün görüyoruz ki ulusal bağlar bile koptu, ülkeler arasında ki bağlarda koptu. Gelişmiş ülkelerdeki insanlar kendi ülkelerine bağlı olduklarını bile hissetmiyorlar. Görüyoruz ki artık dünyadaki herkes gidip başka bir ülkede yaşıyor, sağa sola gidiyor ama bu demek değildir ki doğanın kanunları değişiyor. Bizler, içimizdeki büyüyen egonun bizleri başkalarından ayırmasına rağmen, aile, dostlar, ülkemiz, insansal (bireyler arasındaki) bağda bile, görüyoruz ki temelsiz bir nefret barındırıyor, bu içinde bulunduğumuz çağda. Bu içimizde ifşa olan insanlar arsındaki o nefretten tekrar doğanın kanunlarına kaymamız lazım çünkü zıtlık koşulunda insanoğlu sadece acı çeker. Dolayısı ile cansız, bitkisel ve hayvansal koşullara baktığımız zaman görüyoruz ki bu dereceler doğa ile çok uyumlu çalışıyor. Ama bizim egomuz bu derecelerin üzerine çıktığı zaman kopukluk başlıyor.

SORU: Günlük hayatımızda bunu hissetmesek bile yapabilir miyiz yoksa doğamızın değişmesi için mi çalışalım ondan sonramı doğanın kanunu yerine getirelim?

RAV: İyi bir soru. Eğer bu kanunu nasıl tutabileceğimizi kontrol edebilirsek, işin açıkçası bu kanunu tutamayız. Bunun için egomuzun üstüne çıkmamız lazım ve egomuzun üzerine çıkmakta zorlanıyoruz. Hatta egomuzun üzerine çıkamayız, egomuzun üzerine çıkamadığımızı ancak fark edebiliriz. Ve bize kimin ve neyin yardım edebileceğini ararız. Ve Kabala ilmi vasıtası ile maneviyatı çalıştığımız zaman ıslah eden Işığı üstümüze çekeriz. Bu bizi bütünlüğe getirir, bu şekilde ancak barınabiliriz. Eğer bizler bu kanunu tutmaya başlarsak suni olarak birbirimize iyi davranırsak sadece kendimizi yolsuzluğa iteriz, hatta tümüyle perişan oluruz. Son ana kadar her şeyi uygun yaptığımızı düşünerek bunu yaparız. Dolayısı ile ciddi olarak doğamıza bakmamız lazım, doğamızı incelememiz lazım, bunun içinde olduğumuzu görmemiz lazım ve kendimizin ıslah edemediğini sadece Yaratan’ın bizi ıslah edebileceğini görmemiz lazım. Kabala ilmi bu yüzden Hz İbrahim tarafından geliştirildi, bu yüzden Hz Musa zamanında Tora verildi. Neden? Toplumu tekrar bütünleştirmek için.

OKUMA: Yaratanın şanı sonsuza kadar gitmeli diye bu şekilde yazar. Yani tüm hayvansallık taşar ve her defasında bunu yener ve her zaman Allah’ın kutsadığı bir tarla olur ve nazardan iyiliğe gelir ve nazara tereddüt denir ve nazardan sıyrılmaya da iyi. Kişi bu tereddüdünü aşarak buradan Yaratanla bağını tekrar düzeltir. Hocalarımızın şöyle yazdığı gibi; dünya ve cennetin yaratıldığı gün kadar mutlu bir günü yoktu çünkü o zamanda Yaratan ve Yaratan’ın adı bir oldu ki yaratılışın amacı budur. Yaratan için geçmiş ve gelecek aynıdır, eşittir.

RAV: Bu yüzden Yaratan yaratılışa son halindeymiş gibi bakıyor. Gerçekten hepimiz son ıslahtaymışız gibi. Çünkü sadece bu koşul var. Geriye kalan tüm koşullar sadece bizim gözümüzden varmış gibi gözüküyor. Çünkü bizim gözümüzün bozuk olduğundan dolayı. Mesela ben gözlüğümü çıkardığımda buradan görebiliyor muyum, burada insan olup olmadığını bile doğru göremiyorum. Kulaklarım olmazsa, gözüm olmazsa, gözlerim doğru görmezse hiçbir şeyi tayin bile edemiyorum. Dolayısı ile anlamamız gereken bir şey var, insan sonsuzluk dünyasında, Yaratan bizi bu şekilde görüyor ama biz bozuk olduğumuz için bu şekilde görmüyoruz, algılamıyoruz ve hissetmiyoruz.

OKUMA

Ein Sof dünyasında tüm ruhlar bütünlüklerinde dâhildir.

RAV

Şimdi Gimar Tikun’da eksik olan hiç bir şey yok. Bu yüzden deriz ki dualarımız Ein Sof’a yönlendirilir yani şu anda algılayamadığımız var olan realite. Yani onun içerisinde var olabilmek için Man yükseltiriz. Bu nedenden dolayı tüm arzularımız Yaratan’ı keşfetmek için kullanıldığı zaman, o zaman ıslah olmak ve sevap işlemek denir. Bu yüzden derler “hayvanı kurban ederken boğazından ya da ensesinden kestiğin Yaratan’ın umurunda değildir” denir. Yani sevap sadece kalbimizdeki o manevi noktayı, ruhu ıslah etmek için kullanılır. Fiziksel hareketleri düzeltmek için değil. Allah yaptığımız fiziksel hareketleri umursamıyor. Tek umursadığı şey kişinin ruhunu arındırması, temizlemesi, egomuzdan sıyrılmak ve alma arzumuzdan kurtulmak. Pislik denilen şey kendimiz için alma arzusudur ve bunun temizlenmesi ve tüm arzuların ihsan etme niyetini edinmesi, sevap denilen şeydir. Bu yüzden şöyle denir; “Yaratan İsrail’i ıslah etmek istediği zaman çok sevaplar yapmaları için iş verdi” denir. İçlerinde ki o pislikten yani alma arzusundan (kendileri için alma arzusundan) her arzularında ihsan etmeye gelsinler. Ve Mitzvot ile birlikte bu dünyanın çerçevesinde Gimara şöyle yazıyor; “bu sevapları nasıl yaptığınız önemli değil, sevap İsrail’i arındırmak için verildi” yani kalpteki noktayı. Her kim arzularını arındırmak isterse, yani ruhunu arındırmak isterse o kişiye İsrail denir. Ve fiziksel yapılan hareketler hiçbir zaman insanın kalbini arındırmaz. Fiziksel yapılan dini hareketler sadece toplumu, cemaati bir arada tutmak için yapılan koşullar ama kalbi, ruhu arındırmaz ve sevap sadece ruhu arındırmaktır. Burada da yazdığı koşulda Yaratan bizi son ulaşmamız gereken formundaymış gibi görüyor. Tüm arzularımızın ıslah olup ve ihsan ediyormuşuz gibi yaşadığımızı görüyor. Yani fiziksel bedenimizle, biyolojik sistemle ilgilenmiyor. Yaratan’ın bakışı sadece bizim ruhumuzla ilişkili olan arzularımızla ve bu arzuları ıslah ettiğimiz zaman gerçek anlamıyla Tora’yla ilgilendiniz denir yani maneviyatla. Ein Sof denilen o koşul ruhların arasındaki mutlak bütünlüktür, mutlak bağdır ve o bağın içerisinde Yaratan ifşa olur yani sonsuz Işık.

OKUMA

Ancak yaratılan varlıklar için hala yapmaları gerekliymiş gibi geliyor. Yani Yaratan yaptı ve yapılması demek. Bu şu demek, hocalarımızın şöyle dediği gibi; kızgın olana sadece kızgınlık gelir. Aç gözlü olanda kızgın olur ve alma arzusunun gerçek formasyonudur.

RAV

Ve tüm ıslah sadece ihsan etmeye dönmekte. Ve yaratılan varlığın tek yapması gereken çalışma bu. Zira dünya yaratılmadan önce Yaratan ve Yaratan’ın adı birdi. Dolayısı ile yaratılanlar bir, Yaratan’da bir ve yaratılanla Yaratan bütünleşmiş koşulda.

OKUMA

Yaratanın adı ayrı gözükmesine rağmen o hala bir.

RAV

Nasıl iki koşul yani Yaratan ve yaratılan beraber oluyor olabilir? Başta söylediği gibi, kişi var oluşu için gerekli olanı alır ve bunda egoist arzusunu kullanır ama bu koşulda (ihtiyacını alma koşulunda) kişiye egoist gözüyle bakılmaz. Çünkü var olmasının dışında ki her şeyi ihsan etmek için yapmak istiyor. Dolayısı ile benliği o bütünlüğü başkalarına vermek için kullanmak istiyor ve bunu yaptığı zaman Yaratan’a benzer hale gelir ve bu koşulla Yaratan’la bütünleşir. Kişi var olmak için ihtiyacını aldığı zaman kişi hor görülmez.

SORU (Brooklyn): Maneviyata en büyük bağlılık en büyük ego da mı?

RAV: Evet. Kişi egosunu ihsan etmek için kullandıkça yani ne kadar egosu büyük olursa Yaratan’la bağı o kadar sıkı olur. Kabala ilminin de içinde öğrendiğimiz gibi ne kadar büyük Aviut olursa, o kadar büyük bir Masah ve Ohr Hozer olur. Bu yüzden Işık ve kab arasında o ters oran vardır. Yani kab ne kadar bayağı olursa geri yansıyan Işıkta o kadar yoğun olur. O kadar çokta alabilir, alabildiği kadar çoklukla ihsan edebilir. Kişi dolayısı ile bayağılığı yani egosu çok oldukça o kadar çok ihsan eder.

SORU (Hayfa): Sevabın var olması ruhun başlangıçta sevabı işleyemeyeceğini görmesi için mi?

RAV: Evet. Şimdi insan kendi kötü eğilimine karşı duruyor, Yaratan’a karşı değil. Alma arzumuz var ve birde kalpte bir noktamız var. Eğer biz o noktayla ilişki kurar ve maneviyatla ilerlemek istersek (manevi yolda, gelişimde) o zaman kişi kendi kötü eğilimine karşı ayakta durmakta. Eğer bu koşulda ise ne yapıyor? Yani kişi hissinde bunu bir şeye çevirmesi gerektiğini görüyor. Grup, kitaplar vasıtası ile değişmek istiyor ama bunu yapamadığını görüyor ve ondan sonra kötü eğilimine gelmesi için ne yapması gerektiğine bakıyor. Kişi zayıf olduğunu, güçsüz olduğunu, kendi doğasını idare edemeyecek kadar aptal olduğunu görüyor ve tekrar tekrar, çatır çatır düşüyor ve öyle bir koşula geliyor ki kendisinden nefret ediyor. Yani nedir kendisinden nefret etmesi, içindeki alma arzusundan, kendisini engelleyen o koşuldan. Peki kişinin ne yapması lazım? Kişi en sonunda öyle bir noktaya geliyor ki doğasını aşması için gerekli koşula geliyor. Nedir o gerekli koşul? Yaratan’ın Işığının kişiye gelmesi. Baal Hasulam Kuf Kaf Hey 175. sayfada bahsediyor, Şamati ya da İgrot kitabında (mektuplar kitabında) yani kişinin hayatında ki en mutlu nokta, tüm çaresizliği ile ve kendisine hiçbir şeyin yardım edemeyeceğini görmesi kadar mutlu bir an yoktur diyor. Çünkü o çaresizlik anında gerçek bir dua yükseltebilir ve Yaratan o zaman kişiye yardımcı olur ve kişiyi alma arzusunda içinde o değişikliği yaparak ihsan etme arzusunu verir. Buna kızıl denizi geçmek denir ve onu manevi dünyaya getirir yani realitenin ihsan etme duyusu ile algılanması koşuluna getirilir. Ve o zaman yeni bir gökyüzü, yeni bir toprak, yeni bir arzu, yeni bir niyete sahip olur. Kendisini hissettiği koşul devam etmesi gerekliliğidir. Ve elindeki tüm koşulları kullanır, buna Tora (manevi yol) denir. Bu manevi yol vasıtası ile ruhundaki tüm bozuk arzuları ıslah etmeye başlar.

SORU: Kızgınlığı var demek, ne demek?

RAV: Kızgınlık bir nevi alma arzusudur. Başkalarına tahammül edemediğini gösteren bir nitelik. Buna temeli olmayan nefret denir. Başkalarının sana kötü bir şey yaptığından dolayı kızgın olmak değil. En basit formuyla anlatıyorum; başkasına tahammül edememek, bu kadar. Kimseyle bağ kuramıyorsun, ilişki kuramıyorsun, herkesi elinden geldiğince kullanmak istiyorsun kendi menfaatin için ve başkalarına davrandığın tek koşul bu. Yani ıslah olmak için gerekli koşul aslında. İnsanın içerisinde bu kızgınlık ifşa olduğu zaman iyi koşul bu. Kişi o içinde bulunduğu koşulda gerçekten, kendimle bir şey yapmak zorundayım hissini edinir. İçinde bir değişim yapması gerektiği hissine gelir. O koşuldan önce insan o kadar gelişmiş ve alma arzusunda değil ve hayatını bu şekilde ne kadar devam ettireceğini bilemez. Aslında insan içerisindeki kötülük ne kadar ifşa olursa o kadar iyi. Baal Hasulam’da şöyle diyor; içimde ne kadar kötülük ifşa olursa kadar iyi çünkü ilerleyecek bir yerim var. Yani ifşa oldukça yapmamız gereken bir şey var. Mısırdaki koşul gibidir bu, Firavun ortaya çıktığı zaman denir. Yani nedir Firavun? Alma arzusu, yeni bir kral Mısırda doğdu denir. Firavun Mısır’dayken yeni kral geldiği zaman İsrail oğulları iyi bir hayatları vardı diye düşünüyorlardı. Ondan sonra ne oldu? Yeni kral ortaya çıktı, yeni kral egoist bir şey (alma arzusu) insana acı getiriyor ve kaçmak zorunda kaldılar.

Dolayısı ile alma arzusundan çıkış yani Mısırdan çıkmak denilen o koşul, alma arzusunu ele almak ve onu ıslah etmek. Alma arzusu insanın içerisinde ne kadar büyük bir şekilde ifşa olursa o zaman o kadar büyük olur (ıslahı büyük olur). Bu nedenden dolayı alma arzusu, doğanın içerisinde  cansız, bitkisel, hayvansal ve konuşan koşullarda var ve insanın içerisinde de bu seviyeler var (cansız, bitkisel, hayvansal, insan seviyeleri). Bu yüzden insanın içerisindeki koşullara (mesela insanlar Kabalaya geldiği zaman, bu keşfi yaparlar ve içindeki koşullara) göre ya ayrılır ya da kalır. Çünkü kişi içinde tahammül edilemezliği hissetmek durumunda. Bu koşula gelen insanlar, içinde kendisine tahammül edemeyen bir insan manevi yola devam eder çünkü hiçbir seçim hakkı yoktur. Aslında doğru bir yolda ilerlenir çünkü bu doğanın kanununa kişinin odaklanması demektir. Bu ihtiyacı hissetmeyen bir insan Kabala’dan ayrılır. Kişi egosuna karşı, alma arzusuna karşı insanlarla bağ içerisinde olmak durumunda. Tek halk, tek yürek, tek grup benim içimde, hatta benden daha da fazla bir şekilde içimde olmak zorunda. Yani buna bağlılık denir. Nasıl ıslah yapmamız gerektiğini görüyoruz. Öyle bir noktaya geliyoruz ki tüm insanoğlu baktığım zaman bana tümüyle yabancıymış gibi geliyor, tiksindiğim bir şeymiş gibi geliyor, hepsini sömürmek, kullanmak istiyorum ama yapılması gereken şey onları yaklaştırmak ki buna dünyaların derecesinde yükselmek denir ki tüm dünyadaki insanlar bana kendimden daha önemli olsun. Tüm etrafımdaki insanlar benden daha önemli olsun ve en önemli şeyin benim yerime onlar olması. Yani tüm insanoğlu önce, ondan sonra ülkem, ondan sonra cemaatim, ondan sonra ailem, ondan sonra ben. Yani Malkut Keter oluyor. Yani dünyadaki tüm diğer insanlar, bana en uzak insanlar daha önemli. Ve bunu yapmamız gerektiğini gördüğümüz zaman, bunu hatta düşünmemiz bile kişiye son derece kötü, tiksindirici bir his veriyor.

SORU: Peki böyle bir talepte insan nasıl buluna bilir manevi çalışmada bu gerçekçi bir koşul mu?

RAV: Maalesef değil, Rav şöyle söylüyor; manevi dünyanın koşulu bu. Bunu insanın edinmesi lazım, kişiye tiksindirici gelse de. Dünyada ki her insanın er yada geç yapması gerekecek, ancak bu koşulda manevi koşula geri dönebiliriz yani tapınağın yıkılmasından önceki koşula. Çünkü öyle bir manevi var oluştan ayrıldıktan sonra yani aramızdaki bağ koptuktan sonra buna sürgün denir. Dolayısı ile ıslah olacak koşul bu. Tekrar aynı prensibe geri dönmek (dostunu kendin gibi sev). Kendin gibi sev’in ne demek olduğunu da söylüyor. Kendinden daha fazla sevmek diyor. Bir yastığın mı var arkadaşına vereceksin, bir sandalyen mi var arkadaşına vereceksin diyor. Böyle bir kanunu tutmak önemli olan. Ne diyor ya manevi yolda insan öğrenecek yada doğa kanunları insanı sıkıştırıp zorlayarak, ıstırap çektirerek bunu uygulatacak. Çünkü doğanın kanunları son düz ve katı. Var olan bir tek seviye var Ein Sof. Biz Ein Sof’ta olduğumuzu görmüyoruz. Bizi arkadan doğa Ein Sof safhasına gelmemiz için. Dolayısı ile istesek de, istemesek de doğa bizi zorluyor. Nasıl? Istıraplarla, acılarla.

Ein Sof’a yakınlaşma sürecinde bu kanunu tutmak gerekli ve de geri döndürülemez bir koşul. Giderek her dakika Ein Sof’a yaklaşıyoruz. Bu yüzden kişi her dakika kendisini daha kötü hissediyor. Ve elimizden geldiğince bir takım suni şeylerle, sosyal ilişkilerle durumu tatlandırmaya çalışsam da yani yaklaşsam da o şekilde ilerleyemem. Her halükarda kişi şunu görmeli ki önümüzde gelecekte doğru bir şekilde gelişemezsek kötü bir şekilde gelişeceğiz uzun lafın kısası bu.

SORU: İyi şekilde değil de kötü şekilde diyorsunuz ama ıstırap çekerek ihsan etmeyi nasıl yerinde tutabiliriz ki?

RAV: Elbette bu şekilde ihsan edemeyiz. Bir hayvan gibi ya da bir çocuk gibi düşünün. Alma arzusu işliyor yapacak bir şey yok, dayak yiyor, dayak yedikçe neden dayak yiyorum diye soruyor. Ondan sonra kurnazlık yapmaya çalışıyor dayaklardan kaçmak için şunu yapayım, bunu yapayım diye. Ne diyor insan? Hayatta ıstırap çekiyorum, bundan kaçış yok, bu ıstırabı ve acıları nasıl durdurabilirim? Yani o soruya geliyor. Ondan sonra tüm o suni çabalarını terk etmek durumunda kalıyor. Ve egoistlik hayatlarını tatlandırmayı bırakıyorlar ve doğasını değiştirmesi gerektiğini görüyor. Bizde aynı şeyi yapıyoruz, aynı kararı verdik. Biz ne karar veriyoruz çalışarak? Ya ıstırap çekerek ilerleyeceğiz ya da daha az ıstırap çekerek ilerleyeceğiz. Kabala çalışan insanda ıstırap çekiyor ama bilinçli olarak ıstırap çekiyor ve hızlandırıyor. Yani cansız bitkisel seviyeden çektiği ıstırabı, milyonlarca yıldır geçmişten gelen o evrimi hızlı bir şekilde geliştiriyor. Çünkü manevi yolda ilerlediğimiz zaman Yaratan’ın Işığı bizi reforme ediyor. O zaman bize sokaktan darbeler gelmiyor, bize gelen koşullar bilincimizde, biz zıt koşulları görüyoruz, bilinçli bir şekilde ıstırap çekiyoruz. Hala ilerlememiz gerektiğini görüyoruz, nasıl ilerlememiz gerektiğini tayin ediyoruz. Belki yapabileceğiz, belki yapamayacağız bunu da görüyoruz. Manevi çalışırken şimdi her şey harika, paşa paşa ıslah olmak için koşuşa gitmiyoruz, kimin ihtiyacı var ki, kim zaten böyle bir şey istiyor ki bir grup içerisinde. Bizlerde herkes gibi aynı safhalardan geçerek ilerliyoruz. Ama aradaki iki fark ne? Birisi hızlı ilerliyoruz, ikincisi darbeleri bilinçli olarak görüyoruz. Aslında önemli olan şey fiziksel darbelerin gelmesi gitmesi değil. Normal sokakta ki bir adama fiziksel darbeler yıllar içerisinde takır takır geliyor. Burada Kabala çalışırken manevi bir şekilde hızlı ilerlemek isteyen bir insan tüm o ıstırapları kısa bir zaman içerisine sokar, takır takır takır darbelerden geçmeye başlar. Ve içindeki kötü eğilimi daha çok görmeye başlar. Zaten tüm olay burada. Neden kendimi kötü hissediyorum? İyice hassaslaşmaya başlıyor duyuların. Yani aptalın bilgiye sahip olması yıllarını, reenkarnasyonlarını alıyor ama sen Kabala çalışarak manevi yolu analiz ederek, neden ıstırap çektiğini birkaç yıl içerisinde hemen kendin analiz edebiliyorsun. Alma arzusundan iki koşuldaki insanında çıkması sadece maneviyat çalışarak olur. İnsan ıstırapla ıslah olmaz. Her halükarda kişi maneviyatı çalışacak, kitabı açmak zorunda, kalbini nasıl arındıracağını okumak, çalışmak zorunda. Yok, sadece birkaç seçilmiş adam bunu yapacak gibi hikâyeler dincilerin hikayesi. Maneviyatı çalışmak herkese ait bir şey.

Kişi acı çekerek ıslah olamaz. Görüyoruz kendilerini acı çekmeye veren insanlar var. Öyle milyonlarca var diye yazıyor Baal Hasulam. İnsanoğlu tarihinde hayatını acılarla sararak, doğayı keşfetmek isteyenler vardı ama Yaratan bu insanlara kendisini ifşa etmedi. Neden? Çünkü böyle bir insanın gururu Yaratan’a olan bağlılığından büyüktür. Kendisini acı yoluna sokan, kendisini bastırarak bir takım şeyleri başardığını sanan insan sadece kendi gururunu pompalar, manevi yolda ilerlemez ve Yaratanı böyle insanlar keşfetmez. Böyle insanlar metoda gelir. Acı ve ıstırap çekerek gizlilik içerisinde yaşadığımızı anlamamız mümkün değil. Çünkü acının formu bu. Çok daha fazlası var, bunlara geleceğiz.