CANLI DERSLERDEN NOTLAR


   ŞAMATİ 113 - ŞİMONA’NIN  DUASI

OKUMA

Burada her ağız için bir dua vardır, merhamet üzerine. Bu zordur, öncelikle diyoruz ki her ağzın duasını duyuyorsun, şöyle ki, layık olmayan bir insanın duası bile duyulur. Şöyle yazar,

RAV

Şimdi her ağız diyor, çünkü eğer hepimiz bir güç isek ve buna dâhil isek, hepimizi işleten aynı güç içindeysek ve bizi işletip buna reaksiyon gösterdiğimiz için, bizim herhangi bir rolümüz yok. Otomatikman reaksiyon veriyoruz. Dolayısı ile bu reaksiyon, bu karşılık verme alma arzusunu işleten Işık içerisinde zaten var. Dolayısı ile alma arzusundan doğan bir şey yok. Alma arzusundan kaynaklanan orijinal bir şey, ek bir şey yok, kendi ek bir hareketi yok. Cansız, bitkisel, hayvansal koşulunda olan her şey Yaratan tarafından geliyor. Işık alma arzusu üzerinde hareket ediyor. Dolayısı ile ne zaman diyebiliriz ki alma arzusu doğasının üzerinde, reaksiyonlarını ve aksiyonlarını gösterdiği zaman resmin içerisinde. Işığın şu an ki yaptıklarına otomatik reaksiyon veriyor, eğer bunun üzerine çıkarsa ek bir hareket yapabilir. Dolayısı ile biz ancak doğal ve doğal olmayan reaksiyonları alma arzusundan aldığımız zaman buna yaratılan varlığın realitesi denir. Alma arzusunun üzerinde bir reaksiyon olmadan sadece alma arzusundan bir reaksiyon verir isek buna yaratılan varlık tanımı denilmez(verilmez). Yaratılan varlık tanımı ancak doğamızın üzerinde yapılan bir harekette olabilir ki bu da ancak Işığa benzediğimiz zaman olabilir çünkü bunun dışında bir realite yok.

Ya alma arzusu içerisinde ya da ihsan etme içerisinde olacağız. Bu yüzden alma arzusu eğer bir dereceye kadar kendisini, kendi varlığını özünü göstermek istiyorsa, arzu olarak değil de Işık olarak hareket etmek zorunda. Bu yüzden yaratılan varlığa, Işığa doğru benzeme hareketinde olan birisi denir. Bunun dışında bir şey yok, bunun dışında yol yok. Bu nedenden dolayı bu sadece dua denir, neden peki bir dua ve bir hareket değil? Çünkü yaratılan varlık kendi başına Işık gibi olup Işık gibi davranma kapasitesine sahip değil. Hatta Işık gibi olmayı bile isteyemez çünkü sadece alma arzusundan ibaret. Bu nedenden dolayı alma arzusunu Işık aşama aşama geliştirir ve alma arzusuna Işığa benzeyebilecek olasılıklar, olanaklar tanır. Ve alma arzusu kendi gücüne geldiği zaman ve Işıktan belli bir güç aldığı zaman, o zaman o iki güç arasında, özgür seçim denilen özel bir mekân yaratır. Ondan sonra buna tekabül edecek şekilde kendisini realize ederek yaratılan bir varlık tanımını almaya başlar yani ne alma arzusu nede ihsan etme arzusu yaratılan varlık. Ne oluyor alma arzusundan yani o karanlık noktadan Işığa benzemeyi ister. Yaratılan varlık aslında bir dua haline gelir çünkü Işık hareketi yapar. Ama hareket için talep, yaratılan varlığın özünde yani Yaratan’ın Işığının o hareketi yapmasını istiyor. Ve Işık yaratılan varlığın özgür olabilme arzusu üzerinde işliyor. Dolayısı ile bir taraftan yaratılanın işi çünkü dua ama öteki taraftan da Yaratan’ın işi çünkü değişimi yapan Yaratan.

OKUMA

Dolayısı ile değerli olmayan bir ağızdan geleni bile Yaratan duyar denir, her ağız, layık olmayan bile. Ve şöyle der, senin halkın İsrail oğullarına merhametle gelecek bir dua, yoksa dua duyulmaz. Burada bilmemiz gereken şey şu ki manevi yolda ilerleyen tüm yük ve ağırlık zıtlıktan kaynaklanır. Her basamakta böyledir. Örneğin, şöyle bir kural vardır, insan mütevazı olmalıdır denir ama eğer hocalarımız çok mütevazı ol demelerine rağmen bu yolda ilerlersek, bu koşulun insanın tüm dünyaya karşı gitmesi gerektiği koşuluna da uymalı. Yani dünyanın sınırlarının ve çerçevesinin dışında. Şöyle denir ki, kalbi Yaratan’ın yolunda yüksekti. Dolayısı ile bu kural aslında bizim söyleyebileceğimiz yani bütün bir kural olduğunu söyleyemeyiz, öteki uçtan bakacak olursak ki buna gurur denir, buda yanlış. Çünkü her kim gururlu ise Yaratan derki o ve ben aynı mekânda yaşayamayız. Ve görüyoruz ki zıtlıkta acı çekildiğini de görüyoruz. Yani Yaratan kişiye ıstırap gönderirse ve Yaratan’ın iyilik dolu, iyiliksever olduğunu düşünüyoruz, (inanıyoruz) dolayısı ile gönderdiği ıstıraplar kişi için gerekli.

Neden Yaratan’a bizden ıstırapları alıkoyması için dua ediyoruz? Istıraplarla ilgili şunu da bilmeliyiz ki, kişinin çektiği ıstırap sadece insanı ıslah etmek için gelir. Yani Yaratan’ın Işığını çekmeye kalifiye olması için çünkü ıstırap bedeni arındırır. Tıpkı tuzun eti temizlediği gibi ıstırapta bedeni arındırır.

Ve dua ile ilgili şöyle yazar, acı ve ıstırabın yerine gelir yani duada bedeni arındırır. Ancak dua manevi yolda ilerlemek demektir. Bu nedenden dolayı dua, bedeni arındırmakta acı çekmekten daha verimlidir.

RAV

Bu yüzden dua etmek için, sevap denir, çünkü ıstırap çekmekten daha iyidir. Çünkü hem birey hem toplum için iyidir.

OKUMA

Bu nedenden dolayı terslik yani zıtlık insanda ağırlık getirir ve manevi yolda ilerlemesinde kişiyi durdurur ve kişi yolda duraklar. Kendi içinde kendisini kötü hisseder ve sanki bu yolda yürümeye layık değilmiş hissini edinir. Sanki öküzün ve eşeğin yükü omuzladığı gibi. Ve bu koşula hoş gelmeyen denir yani istenilmeyen kişi denir. Çünkü Malkut, yani şöyle ki, (kutsallığı ayakaltından yükseltmek ve Yaratan’ın adını dünyada yükseltmek ve onun yüceliğini yükseltmek ve manevi yolun yüceliğini yükseltirse ancak), kişinin ağzından çıkan dua duyulur. Ama kişi eğer kendisi layık olmasa bile, amaçtan uzak olsa bile, yolda ise ağzından çıkan dua duyulur.

RAV

Kişi kendisini maneviyattan uzak hissediyorsa, bu saran Işığın kişi üzerinde aslında yansımasıdır. Çünkü kişiye gerçeğin hissini verir yani insana uzak olduğunu gösterir. Aslında buda Yaratan’ın(kişiyi) yakınlaştırmak istediğinin bir işaretidir. Dolayısı ile alma arzumuzu ne kadar ölçersek, (Yaratan’dan ne kadar uzak olduğumuzu alma arzumuzla ölçersek) şunu anlamalıyız ki tüm ağırlık (arzumuzda hissedilen tüm bu ağırlık) ıslahın ters koşuludur. Yani Yaratan’ın ifşasına gelmeden önce, karanlıkta yürüdüğümüzün bir işaretidir. Ve karanlık bize ne kadar zıt olduğumuzu gösterir, yakınlaştıkça bu daha da artar, ta ki Mahsom’a (bariyere) kadar. Işık bize ne kadar yansırsa kendimizi o kadar negatif ve kötü olarak görmeye başlarız. Bu nedenden dolayı kişinin niteliklerinde daha negatif bir koşul Işığa yakınlaştığını anlatır. Ama elbette bu yerde bağdaş kurup ta bas bas ağlayan oruçlar tutan bir adamdan bahsetmiyoruz. Bizim burada ihsan etmeye çabasına gelmeye çalışan ve bu çabanın içerisinde ne kadar ters olduğunu gören bir insandan bahsediyoruz. Ve Mahsom’u geçtikten sonra kalbi ve ağzı eşit olur denir. Yani yakınlaşmaları gerçekte kişinin içinde birleşir denir.

SORU (NewYork): Dua ederken ne önemli, kelimeler mi, düşünceler mi yoksa burada kelime ve düşünce arasında bir bütünlük var mı?

RAV: Görüyoruz ki eğer kişi ıstırap çekiyorsa, bas bas bağırır. Bazen de bağıracak kelimeler bulamaz acısından dolayı. Çocuklar gibi, doğal olarak biraz silkelediğiniz zaman ağlamaya başlıyor. Dolayısı ile kelimelerle anlatabilmek için akla ihtiyacınız var ama ıstırap, acı, korku devreye girdiği zaman bunlar duygular ve duygular ve akıl beraber değildir. Dolayısı ile ifade edebileceği bir koşul yok ve ağlar. Bu fenomen bilinen bir şey. Yetişkinlerde öyle, her şey kişinin moduna ve çektiği ıstırabın acısına bağlı. Eğer kişi aklını kullanmaya başlarsa ve bu yüzden dolayı üzgün olduğunu ifade ederse bu gerçek bir ıstırap değil. Bu içinde bir sofistike yaklaşım barındırıyor. Dolayısı ile başkaları üzerinde işleyen en iyi şey ağlamak. Bir kişiyi ağlarken gördüğünüz zaman biliyorsunuz bir şey olduğunu çünkü orada oturup sessiz sessiz ağlıyor, ifade edecek kelimeleri bulamıyor çünkü. Ama birisi oturup sizle konuşuyorsa ne kadar üzgün olduğunu ifade ediyorsa bu pek iyi kabul edilmez. Dolayısı ile neye üzgün olacağımızı bilmek için zamanında hocalarımız dua kitaplarını yazdılar. Bu dua kitapları yaklaşık 2000 yıl önce yazıldı. Bizim için ne yazıyorlar bu kitaplarda; kelimeler var ve orada kelimeler ve duygular ilişkilendirilmişti. Çünkü bizde duygular ve akıl ayrı. Çünkü duygularımız egoistçe, beyinde farklı bir şekilde çalışıyor bu yüzden bu kitapları yazdılar. Ama dua kitaplarını yazdıkları zaman anlamıyoruz, bir sürü kelime var orada, özür dilerim, acı çekiyorum vs gibi.

Mesela birisi öldükten sonra ne diyoruz, bir dua okuyoruz Yaratan’ın gözünde kutsansın diye. Mesela benim babam vefat etti biz Yaratan’a teşekkür ederiz dedik, adın çok büyük diye bir dua var öyle. Gerçekten anlıya biliyor musunuz böyle bir duayı. Yani zevkler için kutsamak tamam bunu anlayabiliriz. Yediğimiz yemeklerde ekmek üzerine dua ediliyor vs bu tamam bu anlaşılabilir bir şeyi ama böyle bir kayıp için nasıl olabilir. Çünkü o zamanda büyük hocalarımız kendi seviyelerinden yazdılar bunu. Çünkü onlar için beden öldüğü zaman, şu anki derecemi tayin eden alma arzusu da bir önceki formundan ayrılmış duruma gelir ve şu anda ihsan etme koşuluna girmiştir. Ve daha önce alma arzusunda idim dolayısı ile Yaratan’a teşekkür ederim ki alma arzusundan ihsan etme koşuluna gittim. Dolayısı ile ne oluyor babam alma arzusundan vefat ettikten sonra ıslah olmuş bir koşula gidiyor. Bu yüzden her cümlede yazdıklarını anlamak için, bunları yorumlayabilmek için, doğru bir şekilde yorumlayabilmek için Kabala kitaplarında olduğu gibi Yaratan’ın ilişkisine bağlı her şey. İnsan ıslah eden Işıkla perdelerini edinmeli ve o dereceye gelip, o dereceden kitapları anlayabilir yoksa başka bu kitapları anlamamız mümkün değil. Sayfalar geziniriz o zaman ve sadece oradaki kelimelerde ki harfleri okumuş oluruz. Bu içselliği değil ki

Bu nedenden dolayı kişi dua ettiği zaman ne söylemeli? Diye bir soru çıkıyor, bu aslında doğru bir soru değil, çünkü böyle bir soru yok. Çünkü dua kalpteki çalışmadır yani ben kalbimde ne hissediyorum.

Nedir çalışma? Nasıl çalışmadan bir şey doğabilir?

Kendimi incelediğim zaman, bana yansıyan Işıkla kıyasladığım zaman, (hangi kalitede, niteliklerdeyim, ulaşmam gereken dereceye göre ne durumdayım, eğer tüm bunları incelersem o zaman) bu inceleme (eğer bu haykırış, bu ağlayış kalpten doğal bir şekilde geliyorsa o zaman) çaba benim tarafımdan ama çabamın sonucu kalbimde bir ihtiyaç doğurmalı. Bu ihtiyaca Man (dua) denir.

Bu ihtiyaç kalpte yoğun bir çalışmadan sonra gelir ve sadece bir tek şey için gelmeli oda Yaratan’a benzemek için. Eğer ben bir alma arzusu isem ve kendi içimden bu şekilde alma arzumla çalışıyorsam, yaratılan varlık olarak kabul etmem çünkü her şey genlerim, hormonlarım vasıtası ile beni yetiştiriş şekillerine, beni eğitim durumlarına göre gelişiyor. Ama bir çaba sarf edersem ve doğama zıt bir koşula ilerlemek için çaba sarf edersem o zaman Işık benim üzerimde işliyor. Kendi özgür seçimimden bunu istiyorum, dolayısı ile bana karanlık bir yer veriyor ki orada karanlıkta özgür seçimimle ilerliye bileyim. Özgür seçimden ağlamaya başladığım zaman, çığlık atmaya başladığım zaman o zaman kendi seçimimle olur, bağıran (bas bas bağıran) bir bebek gibi değil ama kendi çabam sonucu geldiğim bir sonuç olur. O zaman Yaratan böyle bir şeye cevap verir ve Işık üzerimizde bir etki yaratır, ek bir ihsan ekler bize. Eğer ben buraya bir demirle vurursam, demir eğilirse ve bunun böyle olduğunu(böyle olacağını) biliyorsam burada demir tarafından bir reaksiyon yok, çünkü olacak olan şeyi biliyorum. Aynı şekilde ekmek yapmak için hamur yoğururken, hamur tarafından bir şey yapılmıyor, ben yapıyorum bütün olayları. Dolayısı ile kuralları bilmemiz lazım, aynı şekilde bizim içinde geçerli.

Bizim neyimiz var?

Şu anda direkt Işığın etkisi altında olmayan o nokta vasıtası ile bir şeyler yapabilirsek, orada özel bir bölge bulabilirsek ve özel bölge dediğimiz o orta çizgide, içimizde büyümesini istiyorsak o zaman Işık oraya ek bir şey(etki) vermek zorunda kalıyor. Ve o zaman yaratılan varlığın içerisinde özgür seçimin koşulundan talepte bulunuyor ve Işık ek etki getiriyor. Dolayısı ile burada veren var Yaratan, mesela burada bir masa var ve masanın üzerinde de yiyecekler var bunun üzerine bir şey yok ve bunun üzerine bir ilişki yaratılıyor. Dolayısı ile insandan Man (dua) geliyor, Yaratan’dan da Mad. Burada da dua var ve duanın cevabı var. Böyle iki tane makale var Zohar’da. Burada mecliste hocalarımızın dua kitaplarını yazdığı zaman ki koşul var. Yani hangi sıralamalarla Işığı çekiyoruz, ıslahın en etkili olabilmesi için Yaratan’a benzeye bilmek için. Bu yüzden doğadan başka bir şey yok. Dolayısı ile dua seviyesine gelmemiz lazım. Kabala kitaplarını belli bir şekilde okursak ve okuduğumuz kitapları kullanarak kendimizi inşa edersek belli bir şekilde ilerleriz.

SORU: Diyorlar ki Yaratan bizim duamızı bekliyor, (incelemeden sonra), bu Yaratan ‘la form eşitliği ise Yaratan’da ağlıyor mu?

RAV: Ağlayış suni bir şey. Ağladığım zaman başkasının ağlamasını (geri) istemiyorum. Ağlayışıma doğru cevap vermesini istiyorum. Ağlayışımı doldurmak istiyorum yani diyelim ki bacağım kırıldı ve oradan hatırlıyorum etrafımızda keçiler zıplıyordu(bacağımın kırıldığı an), oturup keçilerle birlikte ya da sincaplarla birlikte oturup ağlamadık. Bizim ağlayışımız, benden uzakta olan bir insana bağırıyordum, bana yardım etsin, beni kaldırsın diye. Dolayısı ile ağlayış sana kim yardım ediyorsa, sana yardım edecek kişiye doğru ağlıyorsun, bağırıyorsun, haykırıyorsun. Onlara bağırmanda ki neden ne? Çünkü ağlayış zaten oryante olmamış bir koşul, aslında dua değil. Gerçek anlamda dua etmek, ağlamak için Yaratan ve yaratılan olmak zorunda. Ve Yaratan’ın seni duyacak koşulda olması lazım ve o haykırışında Yaratan’ın sana yardımcı olabileceğinden emin olman lazım, eminsin demektir yoksa ağlayışının ne faydası olabilir ki. Ağlayış o dua yönlendirilmiş olmalı, Yaratan ve yaratılan arasındaki o ilişkide, bağda olmalı. Eğer bir kişi yanımda duruyorsa bana yardım edeceği için ona bağırırım, ona seslenirim gelsin yardım etsin diye.

Dolayısı ile dua karşılıklı bir çalışma. Bu yüzden duanın yükselişine yukarıdan yardım geldiği zaman Menduhin dua denir.

SORU: Acı çekerken dua etmek sevaptır derler bu ne demek?

RAV: Bunu açıklamak zor. Bir taraftan görüyoruz ki yolda ilerliyoruz ve çalışıyoruz. Kimse burada oturup ta Yaratan’ı umursadığı için aslında Kabalada çalışmıyor, burada hepimizin umurunda olan şey hayatımızda bir şeyin eksikliği, en son insan Yaratan’ı düşünüyor. Yani en son aklımızda olan şey Yaratan, Yaratan’a ne olacak( ben öyle sanıyorum). Dolayısı ile insan buraya geldiği zaman, çalışmaya başlar. Bilgi almak ister, neyim, yüce olmak istiyorum, benim hayatım ne olacak, bu yolda ilerlemek istiyorum ta ki kitaplar, grup vasıtası ile ve Yaratan’ın Işığı vasıtası ile insan biraz değişmeye başlar. Aynı şey aslında.

Peki, ne anlamaya başlıyorsunuz?

Dünyada ki en önemli şeyin Yaratan gibi olmak olduğunu, bizi etkileyen o güç gibi. Dolayısı ile kişi bu dünyanın üstüne çıkacak, bu dünyada ki problemleri aşacak, bunları öğrenmeye başlıyor ve diyor ki evet bende böyle olmak istiyorum, bu onu çeker vs. Giderek daha çok değişirsin Işık vasıtası ile aşama aşama değerlerin değişir. Ve kişiye ne olduğunu anlamak zordur ama herkesin kendi tecrübesi ve yaşadıkları vardır.

SORU: Eğer gün içerisinde grupla birlikte değilsin ve kitapla bir bağın olmadığı zaman hala bir seçimin var mı?

RAV: Kabala ilmini çalışan bir insan dünyanın neresinde olursa olsun, nasıl olursa olsun özgür seçimi olabilir mi? Ve Işıkla birlikte amaca yönelebilir mi?

Aslında kişinin nerede olduğu önemli değil. Şunu iyi anlamamız lazım, nerede doğduğumuz, ne şekilde yaşadığımız ve bize ne olacağını biz tayin etmiyoruz, bizim seçimimiz değil. Her şey bize yukarıdan geliyor, Yaratan’dan geliyor. Sonra kişi manevi yolda ilerlediği zaman bile hala büyük sorunlar yaşıyor(Bu süreçte nerede olduğunu görmek için).Bir şey yapmadan önce “Eğer ben kendim için değilsem, kim benim için” diye yapmamız lazım. Bu mantıkla yapıyoruz, sanki biz yapıyormuş gibi ve önümüzdeki koşulla o şekilde çalışıyoruz. Ondan sonrada geçirdiğimiz koşula göre, en sonunda sonuca geldikten sonra, arkamıza bakıp, bir şey yaptım mı,(ben mi yaptım, ben bir şey mi oluşturdum, belki iyi, belki kötü bir şey oldu,) bir şekilde bizim bir etkimizin olmadığını görürüz. Hatta kötü şeyler bile dua vasıtası ile (duadan) öyle oldu.

Dolayısı ile ben kendim için değilsem kim benim için koşulunda çalışmak bizim için yapmamız gereken koşul. Kişi oturup ta kendi tırnaklarını yerse, etini yerse oturup tembel tembel, zavallı ben Alaska'da doğdum, Eskimoların arasında ve etrafımda sadece geyikler var ve bu yüzden benim için burada yapacak bir şey yok, ben en iyisi gidip geyik avlayayım diye düşünürse, bu yanlış. İnsan nerede olursa olsun eğer Kabala ile ilginiz varsa maneviyatla ilgili bilginiz varsa, buna yönelik bir arzunuz varsa bir şeyler yapma fırsatını bulabilirsiniz. Eğer kişi bilgi alabilecek bir konumdaysa o zaman iç çalışma yapabilirsiniz, nerede olursanız olun. İlle de kendini spesifik bir yere yakınlaştırmak zorunda değilsin. Yapabilirsen de iyi bir şey(yaklaştırırsan).

Bunu da şu hikâyeden hatırlıyoruz, Rav Yusuf’un hikâyesi vardı, ben bulunduğum yerden ayrılmam demişti, çünkü ben grubumla beraberim, maneviyatı çalışanların arasındayım çünkü o şekilde Işığı çekiyorum. Ama bu daha ziyade yer aramakla değil bir yerden ayrılmamakla ilgili bir hikâye. Yer arayan insanlarla da ilgili birçok hikâye var, Kabalistlerin ipuçları var ama işin açıkçası çağımızda bu önemli değil. İnsanın maneviyatı edinmesinde bir faktör değil, insan uzaklarda da olabilir, bizden çok uzakta olabilir, dünyanın öteki ucunda olabilir ama hala manen ilerleyebilir.

SORU: Daha önceki açıklamadan sadece maneviyatı çalışanların mı duası kabul ediliyor, peki geriye kalan insanların duaları boşa mı?

RAV: Şöyle diyor, duan merhametli olacak. Ben tüm sürece bakıyorum. Manevi yolda ilerleyen bir insana İsrail oğulları denir. Dolayısı ile Yaratan’a yakın insanlar maneviyatta ilerleyenler. Bu tür insanlar Yaratan tarafından en çok darbe ve tokat yiyen insanlar. Maneviyatı yazan insanların, edinmiş insanların dua kitaplarını okuyorlar ve Yaratan dualarını duyacak, bumu yani cevap. Yaratan’ın merhameti, Allah’ım bize merhamet göster(kelimeleriyle mi olur) ben burada bir şey anlamıyorum şahsen.

Ve durmuyor da görüyorsunuz, darbeler daha da artıyor. Şu anda tüm insanoğlu yok oluşun tehlikesi içerisinde. Bakın ülkemize de bakın, dünyaya da bakın, tüm insanlar öyle bir koşuldaki(bizi) bir ülkeden atılar başka bir ülkeye aldılar. Şimdi ise bütün ülkeler bize bas bas bağırıyorlar, her şeyde bizi suçluyorlar, kaçmayı istesek bile kaçacak bir yerimizde kalmadı. Herkes bizi yemeye geliyor bizde görmediğimiz için biraz aptalız, kendimizi biraz akıllı sanıp kahraman sanıyoruz, aslında olanları anlamadığımız için aptalız. Peki, nerede bu merhametli tanrı? Ne bekliyor? Şunu anlıyorum birçok hikâyeler var, güzel, sıcak kelimeler var insanları sakinleştiren ve insanlar aslında yatıştırılmak istiyorlar, bir sonraki günü bile umursamıyorlar. Çünkü hayvansal arzular bu şekilde işliyor, kafasını kuma gömmek istiyor, görmek istemiyor. Sanki etrafta hiçbir şey yokmuş gibi ama bu koşul bize Yaratan’la ilgili bir şey anlatmıyor ki. Tümüyle kitaplarda okuduğumuzun tersi çünkü kitaplarda ne diyor, duayı yükseltmeniz gerekir diyor yani merhamet istemeniz gerek. Ne demek? Merhamet Işığını, merhamet niteliğini içimizde istememiz lazım(Yani ihsan edebilme arzusu). Tıpkı Yaratan’da olduğu gibi. Yaratan sadece bu duayı duyuyor. Ama hayatım kötü, işlerim kötü gidiyor, biraz daha para kazanayım, şu politikadaki işlerimde biraz rayına otursun, biraz daha güç sahibi olayım diye bas bas yakınırsak, niye duysun ki bizi. Çünkü öğrendiğimiz kurallar nedir? Belli bir yasa var, form eşitlik yasası. Geçtiğimiz binlerce yıllardır da Kabalistlerin bize söylediği şekilde anlatılan şeyler işe yarıyor. Geçmişte ki yıllardan da görüyoruz ki yaptığımız hiçbir şey işe yaramadı. Peki, nerede binlerce yıldır, merhametli Yaratan’ın dualarımıza cevabı? Böyle aptal aptal dua eden insanların salaklığından kaynaklanıyor. Dua o merhamet niteliğini almak. Çünkü biz zıt koşuldan dua ediyoruz, egomuzdan dua ediyoruz. Bunun nesini duyacak ki Allah.

Her egoist ağlayış için daha ciddi bir şekilde dayak yiyoruz yukarıdan. Ve işin açıkçası öyle bir hırpalanmalıyız ki dualarımızın yanlış olduğunu görelim, haykırışımızın yanlış olduğunu görelim. Dolayısı ile ne oluyor, her yanlış dua ettiğimiz zaman, yanlış taleplerde bulunduğumuz zaman iki katı darbe yiyoruz ki darbeden silkelenelim ve bize dayağı atanı görelim. Tıpkı Mısır ve Firavun hikâyesi gibi. Bizde şu anda Firavun koşulundayız, alma arzusu içerisinde yani. Bu darbeler Yaratan tarafından özellikle geliyor ki bas bas ağlamayasın dayak için ama nereden geldiğini ve ne amaçla geldiğini anlayabilmen için. Bu yüzden Yaratan’a bas bas haykırışlarımız, tümüyle gereksiz çünkü işe yaramıyor. Yani merhametli baba diye dua ettiğimiz zaman, dünyevi halimizi bana ver diye bas bas bağırıyoruz. Görüyoruz sonra sana neler verdiğini, savaşları, darbeleri ve terörü veriyor. Aynı kanun. Çünkü niteliklerin dâhilinde sen bunu yaratıyorsun, çünkü Yaratan tümüyle iyiliksever, ihsan ediyor ama sen Yaratan’a ters bir koşulda olduğun için sana gönderdiği iyiliği ters bir şekilde alıyorsun.

Bunlarla ilgili duaları bu şekilde düşünmememiz lazım sadece insanın ihsan etme gücüne kendisini çevirmesi(yöneltmesi) lazım. Yaratanla bütünleşmek, O’nunla form eşitliğine gelmek için çaba sarf edip, dua etmesi lazım, sadece bu kabul edilir. Çünkü kesin ve katı bir kanun var. Dolayısı ile geriye kalan tüm reaksiyonları tümüyle egoistçe ve bu kanun tarafından egoistçe olarak kabul edilir. Çünkü senin hissettiğin o darbeler, ıstırapların hepsi seni ıslaha doğru(doğru yöne) yönlendirmek için. Dolayısı ile adam öldürdükten sonra, tecavüz ettikten sonra, lanetledikten sonra, herkesten nefret ettikten sonra gidip dua edeceksin, bunun için ödül mü alacağını sanıyorsun. İçinde bulunduğumuz koşul bu.

Yaratan ihsan etmenin kanunu, bu mutlak bir kanun. Bu yüzden de bize pozitif bir reaksiyon vermiyor, olumlu bir şey vermiyor. İnsanın tüm talebi şu anda negatif. Hepimiz katil, hırsız, herkesten nefret eden insanlarız ve ne oluyor, bunların üzerine dua ediyoruz. Bize bunları daha çok yapmamız için bize yardımcı ol diye. İçin açıkçası şu anda edilen dünyevi dualar,( bir taraftan diyorsunuz ki herkesin duasını duyuyor, evet duyuyor, bizden ne duyuyor, neden çalmama yardımcı olmuyorsun, neden daha çok çalmam için bana yardım etmiyorsun, tüm dünyayı daha çok sömürmem için neden bana yardımcı olmuyorsun diye dua ettiğimizi duyuyor,) karşılığında da darbe veriyor. Dolayısı ile senin talebine göre reaksiyon veriyor. Burada bir merhamet vs diye bir şey yok. Kırılmayan, bükülmeyen bir kanun var, yer çekimi gibi. Yukarıdan bir şey atacak isem, nasıl düşeceğini biliyorum, ne güçte, ne formülle düşeceğini biliyoruz, hareketin yarattığı belli bir ısı olduğunu biliyoruz, bunları hesaplayabiliriz, detayları ile hepsini. Kabala ilminde de bu şekilde işe yarıyor, bize hesap yapma fırsatı veriyor, manevi edinim. Manevi doğa içerisinde hesap yapmaya başlıyoruz, (kendi niteliklerimizde, çalışmamızda). Ve görüyoruz ki, perdeler var, Işıklar var, Reşimot var, bunların hepsi mutlak bir kanun. Hiçbir zaman, ben şimdi üzgünüm, ağlıyorum diye bir koşul hiçbir zaman olmadı ki. Realitenin kanunlarında, kanunun dışında olan bir şey nerede görüyoruz. Doğru bir formül dışında ne görüyoruz. Her şey mutlak ihsandan başlıyor, Işıktan başlıyor. Yoktan var olan noktayı yaratıyor ve tanımlanan kurallarla onu geliştiriyor, Aviut derecelerinden geçiyor, perdeler üzerine kısıtlamalar yapılıyor, bunların hepsi net bir kanun, bir hesaplama.

Dolayısı ile burada birbirine zıt iki koşul yok. Yaratan’ın bu kanunlarının ne olduğunu anlamamız lazım ama tarih boyunca nerede gördük ki böyle şeyleri. Kabalistler ne diyorlar, bağışlama, tövbe etme, merhamet gibi kelimelerinin altlarında ki manevi koşulun ne demek istediklerini anlamak lazım. Bunların hepside Yaratan’ın form eşitliği kanununa dâhil. Bu yüzden Şima duası bizlerin duyması için Yaratan’ın duyması için değil.

OKUMA

Her ağzın duasını duyar demek, bu demek. Ne zaman her ağzın duasını duyar? Senin halkın merhametle geldiği zaman. Yani basit merhamet. Kişi kutsallığı ayaklar altından yükseltmek için dua ettiği zaman. O zaman duayı duyar.

RAV

Yani ne demek bu, insan ihsan etme niteliğini yüceltmek istediği zaman, buna inancı edinmek denir. Yani inanç edinmek nedir? Bina’nın gücü, ihsan etmeyi üzerine istediği zaman.

OKUMA

Bu üç gün yemek yemeyen insan gibidir. Ondan sonra bir başkasından bir şey yemek istediği zaman, lüks bir şey istemez. Basit bir şekilde kendisine canlılık kazandıracak bir şey ister. Yaratan’ın yolunda ilerlerken de bu şekilde. Kişi kendisini dünya ve cennet arasında bulduğu zaman Yaratan’dan ekstra bir şey istemez sadece inancın Işığını ister. Yani Yaratan’ın gözlerini açmasını ister ki, kişi inancı kendi üzerine alabilsin. Buna kutsallığı ayakların altından yüceltmek denir. Ve bu dua her ağız tarafından insanın koşuluna göre kabul edilir.

RAV

Dolayısı ile şöyle bir durum var. Biz Yaratan’la bağ kurmak istiyoruz, yani arzu ve arzunun hazzı. Bu egoist bir koşul, bundan ayrı kalmak istemiyoruz. Burada da bir tek kanun var, Sim Sum Alef (birinci kısıtlama) işliyor. Eğer biz alınacak zevkten yani fiziksellikten, maneviyata geçecek olursak, yani bize hazzı verenle bağa geçmek istersek, Yaratan ile bir bağ kurmak istersek, bu aramızdaki form eşitliği kanunu uygulayarak, yani ev sahibiyle misafir arasındaki bir bağı oluşturursak, (ev sahibiyle masadaki güzel yemekler arasındaki ilişki değil) ve Yaratan gibi olmak istersek, o zaman burada direkt olarak bir dua oluşur. Ve duaya da karşılık gelir.

Burada egoist halimizdeyken ise, dua diye bir şey yok(buna dua denmez ki). Bu koşulda olan duaya biz sahte dua diyoruz. Egoist arzularımız için yaptığımız duayı(bana şunu ver, bana bunu ver diye yaptığımız duayı) Yaratan duymaz. Öteki tarafta ise yapılan duaya her ağzın duası denir. Yani sadece yaratılışın amacına ulaşmak için yapılan bir dua. Fiziksellikten maneviyata geçmek için yapılan bir dua. Özgür seçimimizde yapmamız gereken dua da o.

OKUMA

Ve bu dua her ağızdan duyulur. Kişi ne koşulda olursa olsun eğer ruhunu canlandırmak istiyorsa ve inanç edinmek istiyorsa, duası kabul edilir. Buna merhametle denir. Yani Yaratan kendisine canlılığını vermek için yardımcı olur. Zohar’da da şöyle yazar, fakir için bir dua kabul edilir. Yani dua kutsallık içindir. Bu direkt olarak hemen kabul edilir.

SORU: Dediniz ki ağlayış(haykırış) bu bağ için, insan Yaratan’la bağını nasıl geliştirebilir?

RAV: Haykırış yaratanla bağdan kaynaklanıyor, peki nasıl doğru bir şekilde haykıracağız? (Rav soruyu tekrarlayıp, düzeltiyor). Bunun için kötü eğilimimizi görmemiz lazım yani egomuzun kötü olduğunu görmemiz lazım. Başkalarından nefret değil bu, kendi içimde var olan egodan nefret etmeye başladığım zaman.

ÖĞRENCİ: Bu duruma nasıl gelebilirim?

RAV: Çalışma, grup ve elimizde var olan bütün olanaklarla. Yani yukarıda ki Işık biraz yansısın ki içimizde ki her şey ifşa olsun. Sadece bizi Yaratan’ın saran Işığı insana bu hissi verebilir, içindeki nitelikleri kişiye ifşa edebilir.

SORU: Yaratılan açısından duaya cevap nedir?

RAV: Eğer yaratılan varlık ıslah isterse, o zaman duaya gelen cevap ıslah eden Işıktır. Yani neyin var? Depoziton var ve tavsiyeler var. Tavsiye senin ıslahın, depozitoda aldığın ödül. Yani gerçek anlamıyla bir form eşitliğinde olmak, bir ihsan edici olabilmek. Diyelim ki ben egoist bir arzudayım. Buradan kötü eğilimimi fark etmeye geliyorum, benim kötülüğümün bu olduğunu görüyorum ve beni Yaratan’a ters bir şekle getiriyor. Ve bende O’nunla eşit olmak arzusundayım. Buna eksiklik olmadan eksiklik hissi denir. Çünkü aslında  doğamızda böyle bir eksiklik yok. Ama böyle bir talep oluştuğu zaman yukarıdan Bina’nın gücü gelir yani ıslah eden o ihsan edici güç. Islah ettiği zamanda Yaratan gibi davranmaya başlarım. Buna 613 tavsiye(denir) ve Işığın bunları doldurması(için), Yaratan gibi olmam için olanak verir. Çünkü 613 tavsiyede aldığım Işıktan perde yaratırım ve geriye Işık yansıtırım. Dolayısı ile duyduğum haz Yaratan’a ihsan etmekten kaynaklanır ve buna da 613 tane depozito denir ve bu ihsan edici kişi tanımı alır.

SORU: İnsan dua ile cevap arasında bir ilişki bulabilir mi yoksa çaba sarf ettim buldum koşulumu var?

RAV: Yükseliş ve duaya cevap ilişkilidir. Çünkü aynı koşulda geliyorlar. Kişi kabını hazırlar ve kabını hazırladıktan sonrada haykırışına tekabülen yardım alır. Dolayısı ile duanın yükselişi ve alınan cevap birbiriyle ilişkili. Zohar’daki o iki makaleyi okuya biliriz.

SORU: Şöyle ki yukarıdan kendisine acınır canlılığı devam etsin diye, burada ki talebi  kendisi için mi, kutsallık için mi?

RAV: Eğer insan Yaratan’la beraber olma arzusunu istemiyorsa yapacak bir şey yok. Çünkü karşılıklı ihsan etme koşulu olmak durumunda, zaten kutsallık denilen şey bu. Genel kap, karşılıklı ihsan etmek. Yani ıslah olmuş Adam Harişon her bir ruhu ile birlikte bir ilişki içerisinde, bir bağ içerisinde bir kap oluşturuyorlar. Yani bu kap Yaratan’ı ifşa ediyor ve buna kutsallık diyoruz biz. Şimdi kutsallık derken, Yaratan’ın içinde dolandığı o kap. Tüm arzularla, tüm Malkut’ların, tüm Nukva’ların bir araya gelmesi gibi. Dişilerin bir araya gelmesi için çünkü Yaratan’dan alıyoruz o yüzden dişiler denir. Dolayısı ile insanın duası milyarlar arasında ki o ortak doğal sevgi ile tek bir bağ içerisinde kutsallık denilen kabı oluşturmak. Yaratan o kabın içerisinde(kutsallığın içerisinde) dolanır denir.

SORU: Peki ne demek yukarıdan merhamet alacak?

RAV: Kişiye o kapla bağ kuracak fırsat verilir. Çünkü kişinin kendisi dışında geriye kalan her şey ıslah olmuş durumda. Sadece kişinin defoları var, bireyin defosu var. Geriye kalan herkes ıslah olmuş durumda. Peki, nasıl olacak, tüm dünya bozukken ben bir üst dereceye atlayacağım. Nesiller boyu Kabalistler yükseleceğiz diyor. Peki, dünya bozuk mu bozuk değil mi, biz nereye yükseliyoruz, neyle yükseliyoruz ve hangi kapla. Bir üst derecede olmak demek, kişinin yükseldiği derecede ve herkes orada senin gözünün önünde mükemmel ve ıslah olmuş bir şekilde gözüküyor. Eğer kişi ıslah olmak isterse ve olursa görür ki aslında geriye kalan herkes mükemmel bir şekilde. Yoksa bedendeki bir hücrenin kendisini canlı tutması ne işe yarar ki eğer diğer tüm hücreler bozuk ise ya da ölü ise. Yani bir hücrenin uyanması bize ne sağlayacak ki. Şunu anlamamız lazım, her birey kendi açısından baktığı zaman tüm kabın ıslah olduğunu görür ve kendisinin sadece bozuk olduğunu fark eder. Bu yüzden kırılışın gücü herkese yönelik bu şekilde işliyor, çünkü aslında geriye kalan her şey hayali bir şey. Aslında kabın kırılışı bile yok, insan o şekilde hissediyor. Ein Sof’ta herkes bir bütünlük içerisinde ama gizlilikler olduğu için, bireysel açıdan ki buna Kabalistler dünyalar, kırılmalar diye anlatıyor, tüm kafa karışıklıkları bundan kaynaklanıyor. Hayal ettiğimiz tüm bu dünya, önümüzde gördüğümüz bu koşul sanki önümüzdeki dünya işliyormuş gibi. Bunlar aslında sadece Yaratan’ın gizliliğinin işaretleri ve aramızda ki kopukluğun işareti. İnsan anlamalı ki kendisinden başka her şey mükemmellik içinde.