|
|
|
ŞAMATİ 117 - ÇABALADI VE BULDU DENİLDİ, İNANMAYIN OKUMA Çaba gerekli olan bir şeydir. Çünkü Yaratan kişiye bir hediye verir. O hediyenin iyiliğini hissetmesini istemektedir. Yoksa çocuk gibi aptal kalır. Şöyle dedikleri gibi, aptal kendisine verileni kaybeder, çünkü öneminin farkında değildir. Bu nedenden dolayı hediyeyi elinde tutmayı önemsemez. Şöyle bir kural vardır, kişi bir şeyin önemini anlayamamışsa ona ihtiyacı yoktur. Kişinin, ihtiyacını ve istediği şeyi alamadığı zaman duyduğu acı var ise, buna karşılık eksikliğini dolduracak bir şey olduğu zaman, büyük haz ve mutluluk duyar. Tıpkı çok susamış bir insana su verdiğiniz zaman aldığı tat gibi. RAV Yaratan iyiliksever. Yaratan’ı edinen Kabalistler bize bunu anlatıyor. Ve iyiliksever ve iyilik yaptığı için kendisini realize edebilmesi için, bize aktarabilmesi için iyilik yapma arzusuna göre, bir tek şeye ihtiyacı var, bu iyiliği almak isteyen bir yaratılan varlığa. Bu yüzden alma arzusunu yarattı. Alma arzusu yaratılan tek varlık ancak bu yaratılan varlık Yaratan tarafından yaratıldı, Yaratan’ın varlığından, yoktan var edildi. Dolayısı ile bu form içerisinde halen yaratılan bir varlık diyemeyiz, çünkü tüm arzusu doğası tümüyle Yaratan tarafından kontrol altında, kontrol edilmekte. Sanki ben bir şey yaptığım zaman benden gelmiş gibi gözüküyor. Ve benim vermek istediğim bir şeyi istemiyormuş gibi. Bu yüzden şu anda bahsettiği arzu, arzu değil aslında. Arzunun yaratılması lazım, var edilmesi lazım ve yaratılan varlık bunu kendi istediğini hissetmeli. Dolayısı ile alma arzusunu Yaratan yarattığı zaman yaratılış tamamlanmış değildi. Henüz, sonsuzluğu, bolluğu, her şeyi alacak bir kap yaratmamıştı. Nasıl Yaratan’ın yarattığı bu alma arzusu(sadece bu madde) şimdi nasıl bağımsız olarak (tam olarak, kalite ve miktar olarak) Yaratan’ın vermek istediğini alabilecek koşuluna gelebilir. Nasıl bu seviyeye gelecek soru bu. Gelişimimizle ilgili zaten sorumuzda bu. Ta ki doğru kaba, arzuya gelmek ki Yaratan’ın hazırladığı her şeyi alabilelim. Bu sürece Kabala ilminde bunu diyoruz, bu ilk safa. Yaratan bir arzu yarattı, Radson. Bu ham bir madde, ham bir arzu. Bu koşula En Sof, sonsuzluk diyoruz. Hala burada yaratılan bir varlık yok, her şey Yaratan’a bağlı. Öğrendik ki bu arzu bu dünyaya düştü ve Yaratan’dan koptu, kırıldı ve bizim dünyamızın seviyesine geldi. Ondan sonra kendisini ıslah etmeye başladı. Ne demek ıslah etmeye başlaması? Şöyle ki bağımsız olarak Yaratan’ın vermek istediğini almak istedi. Kendisini yaratan o Işık, o zevk. Şimdi net bir şekilde özellikle bunu istiyor. Kendisi bağımsız olarak istiyor. Bu neden dolayı ilk koşulda diyelim ki arzu bir ölçü ondan sonra sonunda 620 kat daha fazla alıyor. Ki bu 613+7 arzu. Bunlar zevk almak için ıslah edilen arzular. Baştan sona geçirilen tüm sürece ikinci koşul denir, yani yaşadıklarımız. Şimdi Kabala ilminde bizim öğrendiğimiz şekilde, tüm bu koşullar var. Ta ki bu son ödüle gelene kadar. Üçüncü safhaya gelene kadar. Yani alma arzusu olarak yaratıldık, bu dünyaya düştük, bu dünyada bir safhadan geçtik ve en son safhada kendisine bağımsız olarak o iyiliği almak isteyen bir varlık haline geliyor, bir kap oluyor. Dolayısıyla şöyle yazıyor burada; Çaba ihtiyaç olan bir şeydir. Çünkü neden? Çaba olmadan, bu yatırım olmadan, anlamaya çalışmadan, edinmeye çalışmadan bir kap oluşturamayız. Çünkü kabımız bir ölçü. Bunu mektuplarda çok iyi açıklıyor, Priham'da. İnsan nasıl bir kadını arzuladığı gibi, arzusunun ölçüsüne rekson denir. Kaskatı stresli olduğu bir koşul. Bu elbette dünyevi bir benzetme. Maneviyat tada kabın büyük bir arzu içerisinde olması Işığı istemesi, buda belli bir tansiyon içerisinde. Kişi çaba sarf ettikçe buna olan arzusu artar. Tüm diğer arzularına endeksli olarak bir tek arzuyu seçer, buna tekabül edecek şekilde de karşısında bir tek haz vardır. Dolayısı ile yaşadığımız tüm süreçleri anlamamız gerek. Bunların hepsi insanı bu dereceye getirmek için. Kişi içinde bulunduğu koşulları açıklığa getirsin. Ne arzusu var tekabül edecek ne zevk var. Arzumuz her an doğru zevke mi yönelmiş, yönelmemiş mi, arzularımız sadece o arzuya yaklaşmak için gelişiyor mu, gelişmiyor mu. Çaba bir ihtiyaç, gereklilik. Yaratan kişiye küçük bir kap olarak verdi. En Sof’ta küçük bir kap. Bu bir hediye. Yaratan açısından aslında aynı Işık. Ama insan önceden istediğini hissetmemekte. Yani açtı, tek istediği buydu gibi bir hissi yok. Bunu almaya hediye denir. Evet, güzel bir şey, biraz iyi bir his bırakıyor ama hediye aslında kişinin isteyerek gidip aldığı, elde ettiği bir şey değil. Ancak hediye ile bir başkasına olan yaklaşımı, tavrı ifşa ediyorsunuz. Çünkü hediyeyi alan bir kişi aslında o arzuyu henüz geliştirmiş değil. Bu yüzden şöyle diyor; Yaratan kişiye hediyeyi verdiği için insanın hediyeye ile ilgili iyi hissetmesini istiyor. Yoksa kendini aptal gibi hisseder. Bu ne demek? En Sof’ta Işık var, kli’de En Sof’ta, ikisi bir arada, ışık kabın içerisinde ama insan o büyük Işığın içerisinde olduğunu hissetmiyor. Aslında bizde o safhadayız şu anda ama hissettiğimiz şey bu dünyanın derecesi. Bizler şu anda öyle bir koşuldayız ki En Sof koşulunda. Orada en azından kap içinde bir hediye olduğunu hissediyordu. Yani istemese de hoş bir duygu içerisindeydi. Ondan sonra ne oldu? Gizlilikler oldu 5 dünya vasıtası ile. Ve bu kap bizim dünyamızın seviyesine geldi(bizim dünyamız denilen bir dereceye). Bizim dünyamızda da tamamen bir gizlilik altındayız. Hepimiz aslında sonsuzluk dünyasındayız. Yaratan’ın yarattığı tek koşul bu, sonsuzluk dünyası, başka bir koşul yok. Bu değişmeyen bir koşul. Ama o kaptaki sahip olduğumuz his bile, Işıkla dolduğu hissi, bunu Yaratan’dan aldığı hissi önceden istememiş olmasına rağmen onu doldurdu, kendisine bir canlılık verdi. Şimdi ise o hissimizde yok bu dünyanın derecesinde. Çünkü arzumuz yok, arzu ne oldu, azaldı ve üzerinde gizlilik oldu. Eğer arzuyu artırırsak birinci koşul yerine üçüncü koşul yerine gelmiş oluruz yani hediye yerine arzumuza endeksli bir şeyler olur. En güçlü en istenilen arzu haline gelir. Bu yüzden 620 katı olur diyor. Eğer 620 arzumuzu( ki kabımız bundan oluşturulmuştu) büyütürsek, 620 kat daha fazla olur. Ve bunların içlerinde En Sof Işığını değil ki buna Nefeş de Nefeş (nefeş'in nefeş'i) denir, çok küçük bir Işık (bir hediye verildi, istemiyordum ama birisi geldi bana bir hediye verdi) verdi. Ama burada ki kabın boyutu Yehida ya da NarenHay yani tüm Işıklar (Nefeş, Rua, Neşema, Haya, Yehida). Ve kabın içerisinde ne hissedeceğiz, 620 kat daha büyük güç.(daha öncekinden var olunan 620 kat daha fazla güç). Yani kabın ıslahı, sevap işlemek bu. Yani sahip olduğumuz arzuları ıslah etmek. Burada ki tüm sanki arzular kullanılmıyormuş gibi hissetmiyoruz. Ondan sonra yavaş yavaş omları geliştiriyoruz. Her arzu zevk istiyor, haz istiyor dolayısıyla her şey kaba bağlı, Işık hareketsiz. Her şey arzunun evrimleşmesine ve bizim nasıl geliştiğimize bağlı Baal HaSulam diyor ki; arzuyu geliştirmek için o kabın içerisinde birbirimizden ayrı durumlardayız ve her parça kendisini ayrı bir şey olarak hissediyor. Eğer doğasına aykırı olarak gidip başka bir ruhla bağ kurarsa, kendisine diğer parçalar eklerse( diyelim ki bu ben, ben kendi içimde varım, tıpkı sistemde ki bir hücre gibi) eğer ben kendime tüm bu sistemi eklersem, o zaman sistemdeki arzular kadar arzumu artırmış olurum. Ve oradan aldığım arzular ve edindiklerimle kendimi artırırım. Zaten dünyamızda da toplumdan etkilenip bir takım şeyler arzulamak istemek bu şekilde oluyor. Dolayısı ile arzunuzun olmadığı bir koşuldan büyük bir arzumuzun olduğu safhaya gelmemiz lazım. Peki nasıl? İçimde yalnız olduğum bir his içine bırakıldığım zaman. Tek başıma olduğum, başkasına ihtiyacım olmadığı, hatta başkalarının arzularına nazaran hiçbir çekimim değil, çekimin yanı sıra başkalarının arzularına yönelik bir tiksinti hissettiğim zaman. O zaman bu en zıt koşuldan çalışmaya başlarız. Yani başkalarının arzularını doğamın tersine edinmeye başlarım. Ve 620 kat daha büyük olurum. Yani kabın kırılması, tüm arzuların birbirinden izole edip uzak olmaları ve bundan sonra ıslah olma süreci ve birleştirme süreci herkesin arzusunu tüm sonsuzluğu, Işıktaki tüm hazları hissetmeye yeterli. Bundan ne kazancımız oluyor? Bundan kazancımız, sevgi ve bütünlük derecesini ediniriz, Işıkta var olan o sonsuzluğu. Kırılmadan sonra herkesin birbirinden ayrı olma hissi var. Burada da bütünlük hissi var dolayısı ile bu iki koşulu yaşayarak tecrübe edinerek, arzumuzun derinliğini hissedebiliriz.620 kat daha fazla. Yeni hiçbir şey yaratılmadı, kapta yeni yaratılmadı. Sadece kendi içinde parçalara ayrıldı. İnsanlar arasında ki kıskançlık, nefret vardı, şimdi bu kıskançlık ve nefreti ortadan kaldırarak, bağ oluşturarak 620 kat daha fazla bir koşul oluşturuyoruz. Tüm süreç bu. Baal HaSulam ne diyor; eğer bu yoğun arzuyu edinmezsek yaratılan varlık bir aptal gibi olur, diyor. Neden? Çünkü hiçbir şey hissetmiyor. Kendisine verileni kaybeden birisi yani. Neden? Çünkü kendisine verilenin değerini hissetmiyor. Yani kendisine verilen o hediyenin değerini bilmiyor. Bir bebek gibi, bebeğe bir elmas verseniz alır bir taşmış, bir bilyeymiş gibi oynar. Ne olduğuna yönelik bir anlayış edinmesi lazım, değer verdiği bir şeyin kaybolduğunu hissetmesi lazım. Dolayısı ile bu nedenden dolayı dikkat etmiyor böyle bir şey verildiği zaman. Şöyle ki Yaratan’dan aldığını da hissetmemekte. Biz şu anda En Sof koşulundayız ve şu anda içinde bulunduğumuz koşul. Bütünlük ve mükemmellik içerisindeyiz ama hat safhada hissetmiyoruz. Çünkü kabımız yok bunu hissedecek. Sanki uykudaymışız gibi şu anda. Bu yüzden hediyeyi tutmuyoruz. Bu yüzden diyor ki önce arzumuzun olması lazım, istediğimiz bir şey olması lazım. Maneviyatta ki kural şu kap Işıktan önce gelmek zorunda. Eğer kap yok ise, zevkten önce bir kap oluşmazsa zevki hissedemeyiz. Diyelim ki önümde en çok sevdiğim yemekler var ama iştahım yok ise, karnım iyice acıkmamış ise, güzel bir açlık hissetmiyorsam tat almam. Ya da moralim bozuk canım sıkkın yemek istemiyorum. Ama keyfim yerinde ise arzum varsa o zaman yediğimden zevk alırım. Gelmemiz gereken şey o. O açlığı geliştirmemiz lazım o isteği. Arzunun üzerine çıkmamız lazım. Yaratan’ın yarattığı arzu var. Yaratan tarafından Radson ve orada da açlık var. Açlığı da yaratılan varlık yaratmak zorunda yani bunu eklememiz lazım. Buna 620 katı denir. Dolayısı ile kendimiz kendimizi zevke çekmemiz lazım. Kural bu eğer kişi bir şeye ihtiyaç duymuyorsa önem vermez. Duyduğu ihtiyaca, hissettiği eksiklik ve ızdıraba, elde etmek istediği bir şeyi alamadığı zaman ki koşuldan eğer istediğine sahip olursa büyük zevk alır deniliyor. Yani eksikliğini, o büyük açlığını tatmin ettiği zaman. Tıpkı kendisine güzel içeceklerin verilmesi gibi ama susamamışsa hiçbir tat almaz. Kişi çaresizlik içerisinde bir istekte olduğu zaman ruhu verdiği çabadan dolayı eli kolu bağlı denir. Yani tüm çabasını sarf etmiştir ve ondan sonra yapacak hiçbir şey kalmadığı zamanda çabasına karşılık ruha su verildi denir. Bu şekilde zaten yemekleri de bu şekilde aranje ederler. Nedir gelenek? Balık ve et ondan sonra baharatlı acı şeylerde koyarız (biber, tuz, hardal gibi) açlığı uyandırmak için. Aslında acı şeylerde baharatlar da fazla tat yoktur. Ama açlığı artırmak için kullanırız bunları. Soğan, sarımsak ya da ekşi şeyler. Kendi başlarına yediğiniz zaman pek haz vermezler, tatlı değillerdir ama ne olur, yemek için iştahı açması için ekleriz yediğimiz şeylere. Çünkü onlar olmadan yemekte ki tüm tatları alamayız. Dolayısı ile bir çaba, bir acı, bir şey hissetmemiz lazım ki bunlarla birlikte yemeğe gelelim ve o yediğimiz acı şeylerden yani yaşadığımız tatsız şeylerden güzel bir yemek yiyelim. Yaşlı insanlarda bunu görebiliyoruz. Hayat nasıl diye soruyorsunuz ve size anlatmaya başlıyor. Geçmiş hayatta nasıl çalıştığı, çok ıstırap çektiği, zor safhalardan geçtiği ve bunları size anlatırken, size mutlulukla bakıyor. Bende diyorum ki, neden güzellikle anlatıyorsun ki bana anlattığın bunca şey ne kadar hayatında ızdırap çektiğinden bahsediyorsun, ne kadar acı dolu bir hayatın olduğundan, şimdi bana mutlulukla anlatıyorsun. Neden? Çünkü yaptığı tüm çaba tatlandırıldı. İnsan daha sonradan bunlarda tat bulur. Yaratılan bir varlık başka türlü zevk bulamaz. Önce ızdırap ve acı çeker ama bizim bu dünyada çektiğimiz ızdırap ve acıdan bahsetmiyoruz, Allah korusun, bu dünyanın ızdırap ve acısından kesinlikle bahsetmiyoruz, (buradan geçtiğimiz koşullardan). Bizim acımız Yaratan’a yöneltilmiş bir koşul. Kişinin Yaratan’a olan eksiklik hissi, dolayısıyla bu dünyada hissettiğimiz, bedensel, fiziksel şeylerden bahsetmiyoruz(Zevklerden bahsetmiyoruz). Dünyevi ızdırabımız verimli bir şey değil, bunlar sadece bizleri uyandırıp manevi ızdıraba getirmek için. Nedir manevi ızdırap? Sevgi, sevgi acısı, sevgiden dolayı ızdırap denir. Nedir bu? Kişinin Yaratan’ı hissetmesi onunla bütünleşmeyi istemesi ve bu eksiklikten duyduğu üzüntü, acı. Bu çok uzaktan gelen, bu Işık kişiyi kendisine çağırır ve yavaş yavaş insan istemeye başlar bunu. Bizim ihtiyaç duymamız gereken ızdırap bu, sevginin ızdırabı. Tıpkı bir erkeğin bir kıza âşık olup onu istemesi gibi. Baal HaSulam diyor ki; bu açlığını güzel bir yemekle doyurması lazım. Nedir bu güzel bir şey? Bunun ölçüsü kişinin geçirdiği, acı hissettiği, koşullara bağlı. Kişi neden bu ızdıraba ve açlığa ihtiyacım var diye düşünecek olursa (yani yemekte baharatlar, acılar, açlık hissettirecek şeyleri kullanıyoruz). Eğer ev sahibi yemekten mutlu olmalarını istiyorsa, ne kadar açlarsa o kadar yemekten zevk alırlar. Dolayısı ile ev sahibi önce o açlığı için bir dürtmesi lazım (bir takım acılar, tatlar vererek, baharatlı bir takım şeyler vererek açlığı oluşturarak). Yaratan bu konuda uzman. Ne yapıyor? Bizi bir sürü hayatlardan geçiriyor, bizi yaşadığımız dünyevi hayatta bir sürü koşullardan geçiriyor. Bizim bu dünyadaki hayatımız bir mağazanın vitrini gibi, bir hayal. Sanıyoruz ki bu dünyada bir şeyi elde ettiğimiz zaman, bir zevk, bir haz duyacağız. Gerçek bir zevkmiş gibi geliyor insana. İnsan tümüyle farklı bir arzuyu seçme koşuluna gelene kadar. Yani Yaratan’ın bize orijinal olarak verdiği arzudan farklı. Çünkü Yaratan bizi almaktan zevk alacak bir varlık olarak yarattı. (kendimizi doldurmak). Ama bizim şimdi tatlar falan geliştirmemiz lazım. Tatlar yeni safhalar, tümüyle bu koşulun tersi bir şey. Ne yapıyoruz? Bu verdiği örnek gibi baharatlı yiyecekler yiyip arzumuzu biraz artırıyoruz. Yani yemeğe yaklaşımımızı değiştiriyoruz. Baal HaSulam’ın ev sahibi ve misafir örneğinde de verdiği gibi; yemeğin aslında kendisinden zevk almıyoruz, çünkü bu şekilde sadece kendimizi doyurup duruyoruz. Yaratan’ın yarattığı aynı kabı doldurmuş oluyoruz. Ama Yaratan ne istiyor? İstiyor ki biz sadece kabı doldurmamızdan daha yüce bir şeye gelmemizi istiyor. Yani kabı yaratan o Işığın seviyesine. Dolayısıyla kabın üstüne çıkıp Işık gibi olma koşuluna gelmemizi istiyor. Bu yüzden içimizde yarattığı arzulara endeksli olarak farklı arzular geliştiriyoruz. Ne yapıyoruz? Zevki verene yönelik bir arzu geliştiriyoruz. Tüm içimizdeki arzularımızın üzerinde(Yaratan’ın yoktan var ettiği arzuların üzerinde) Yaratan’a bir yaklaşım, bir tavır oluşturuyoruz. Yani baharatlı yemekleri ondan alacağım şeyden daha çok zevk almak için yaparsam bu Klipa olur. Elbette bunu kullanıyorum ama bu Klipa’nın üzerine, beni doyuranla bu arzuyu tatmin edene yönelik bir tavrım, bir yaklaşımım oluyor. Esas kap o. Yaratan’ın yarattığı bu küçük kabın üzerinde, bu küçük hissettiğimiz koşuldan önce kabı büyütüyoruz. Daha büyük bir boyuta getiriyoruz(620 kat). Bu önce Klipa oluyor. Ondan sonrada o kabın üstüne Yaratan’a yönelik bir yaklaşım inşa ediyoruz. Bu bir kap değil, bu perde ve geri yansıyan Işık. (Masah ve Ohr Hozer). Yani tüm bu fiziksel zevklerimin üzerine. Tıpkı genç bir insanın bir kıza âşık olması, onu arzulaması gibi Baal HaSulam bunu örnek olarak veriyor çünkü maneviyattan gerçek bir kopya bu örnek. Dolayısıyla bu Klipa, bu büyüttüğüm kap, bu orijinal arzu son safhaya kadar geldiği zaman buna 620 katı dâhil olduğu zaman buna sonsuzluk denir. Buna ek olarak kendimi bu arzunun üstüne çıkartıyorum ki doyumu değil ama bana doyumu verecek olanla bütünleşmek, ona tutunmak için. Burada insan o aynı prensipten kap ve Işık yani Yaratan ve yaratılan (çünkü realitede Yaratan ve yaratılan dışında hiçbir şey yok) bu şekilde insan arzunun üzerine çıkıp ihsan eden zevki verene tutuna bilecek koşula geliyor ve ona benzeyecek seviyeye geliyor. Dolayısıyla insan kendi kabını sıfırdan yaratıyor. O yeni kap Yaratan’dan insana gelmiyor. Çünkü şimdi ne yapıyor? Yaratan’ı ev sahibini hissetmek istiyor, Yaratan için çalışmak istiyor. O arzuyu yukarıdan almıyor bu yüzden kişi bağımsız oluyor. Islahının sonunda Yaratan’la aynı seviyede duruyor. Buradan da şunu anlayabiliriz ki; bu dünyada neden var olduğumuzu da bu koşuldan anlayabiliriz. Bu dünyada ben ve Yaratan adlı iki koşul var ve kendimiz kopmuş durumdayız. Yaratan’dan zevk aldığı hiç hissi bile yok insanda. Yaratan’ın bana verdiğine yönelik bir histe yok. Yani çift gizlilik içerisindeyiz. Ne zevkin ondan geldiğini biliyorum nede zevki tadabiliyorum. Kendimi ondan sonra fiziksel bedende yaşıyormuş gibi hissediyorum, bu aslında bir ilüzyon. Dolayısı ile insan kabını bedeni olarak hisseder ve etrafında ki olanları da dünyası. Neden bu şekilde hissediyor kendisini? Yaratan’dan tümüyle kopmuş bir vaziyette olmak için. Bu bir realite. Yaratan’dan tümüyle kopuk ve bu en uzak noktadan, Yaratan’la hiçbir alakam olmadığı bir koşuldan ben kabı yaratabilirim yani ben ruhumu inşa edebilirim. Dolayısı ile ben şimdi bu en uzak noktadan(Yaratan’ı hissetmediğim noktadan) kabı oluşturmaya başlarsam kap Işıktan önce inşa edilmiş olur. Koşul bu. O zaman ondan aldığım şey hediye kabul edilmez. Yani ben istediğim zaman, artık hediye alma koşulundan çıkıyor. Alma arzumun üzerinde zevke yönelik değil, Yaratan’a yönelik bir tavır oluşturduğum zaman. Buna zevki genişletmek değil onun gibi olma arzusuyla ona benzemeye gelir. Böylelikle bu sefer Yaratan’dan aldığı şeylerden zevk duymaz çünkü Yaratan’dan almıyor artık, çünkü Yaratan gibi oluyor. Aynı statüye sahip oluyor. Yaratan’ın yaratılışı yaratmasının amacı buydu. O küçük alma arzusunu yarattı, içine küçük bir doyum, haz verdi, küçük bir canlılık hissi verdi. Şimdi o küçük şeyden bakın, o küçük elementten, o küçücük arzudan, içinde o ufacık arzudan bakın neler oluyor. Kendisini hiçbir koşula zorlamayan o küçük arzudan. O koşuldan yaratılan varlık Yaratan’ın statüsüne geliyor. SORU: Bu süreç içerisinde direkt Işığın dört safhasında( net anlaşılmadı bir açıklama soruldu) RAV: Dört safha burada Nefeş de Nefeş. Bak ne yazıyor burada En Sof yazıyor. Yaratan’ın Işığından o kaba gelene kadar, ne var orda, dört safha var, direkt Işığın dört safhası.(RAV şekil çiziyor) Bu koşullar burada. Tüm Behinot orada. Bu sadece kabın başlangıcını inşa ediyor. SORU: Arzuyu inşa etmek için kıskançlık, şehvet gereklimi? RAV: Elbette, başka nasıl arzunu artıracaksın, başkasını kıskanmıyorsan. Başkasının sahip olduğu bir şeyi istemiyorsan nasıl arzunu geliştireceksin. O arzuyu büyütmen lazım bir haz duyabilmen için, bir katil, hırsız, kötü bir insan gibi. Başkasından nefret eder ve onların sahip olduğu her şeyi ister. Klipot koşulundan yani kötü taraftan geçmeden ıslah olmak için doğru koşulu bulamaz. O zaman neyin doğru olduğunu, neyin ıslah olması gerektiğini nereden bileceksiniz ki. Bu yüzden insanoğlunun tarihinde tüm bu süreçten geçiyoruz (egoist gelişimden). Adam Harişon'dan yana böyle (Adam Harişon ilk insan). Beş bin yedi yüz küsur yıl, ilk kez insanda manevi nokta o zaman uyandı, bu insana Âdem diyoruz. Kalpteki nokta uyandığı zaman ve kabın ıslahı o safhadan başladı. Ne oluyor, insanoğlu o yönde (ıslah olma yönünde) egoist bir koşulda gelişti, Babil’den başlayarak. İnsanoğlunun tüm evrimi alma arzusunun evrimi yani egonun gelişmesi, benliğin gelişmesi. Ve artık öyle bir noktaya geldi ki insanoğlu kendisini hazla doldurmak için her şeyi yapmaya razı. Ve insanın içinde, bu dünya koşullarında uyanan, ego. Şimdi biz ego ve kalpteki noktayla beraber çalışmaya başladığımız zaman (çünkü atık ego öyle bir şeye geliyor ki) artık hiçbir şeyden zevk almıyor. Neden birden hissediyor? İnsan egosu büyüdüğü için insanlarda. İnsanoğlu öyle bir safhaya geldi ki her şeyi istiyorlar, uzayı istiyorlar, dünyanın hepsini istiyorlar. Bir bakıyoruz ki artık her şeyi bir kenara bıraktılar. Niye? Çükü kalpteki nokta uyanmaya başladı. Egoda problem yok ego hala büyümeye devam ediyor. Ama farklı boyutlarda. Şimdi egonun yanında kalpteki nokta büyümeye başladı. Ve bu tümüyle insana farklı bir gelişim sunuyor. Ve insan normal egosuyla bu dünyadan haz duymayacağını görüyor. İnsanlar bu yüzden çaresizlik içerisinde(uyuşturucu vs). Ancak kişi manevi metodu Kabala’yı bulduğu zaman, kendisini bu kalpteki noktanın içinde çalışmalarıyla geliştirdiği zaman o zaman kişiye Işık gelir. Ve bu Işık kişiyi reforme eder. Peki, nasıl reforme eder? Arzuları arttırır. Kalpteki noktanın yanında ki o egoist arzuları arttırır. Tatbiki nokta gelecekte ki ruhtur. Ve o büyük arzuların, Klipotlar'ın içerisinde büyüme olur. Ne demek Klipa? Bu egoların büyümesi ile insanın Yaratan’a yönelmesi dengelenir. Nedir Klipo? Klipa maneviyatta ki bir koşul, dünyamızdaki bir koşul değil. Klipa ve Keduşa, kutsallık ve kötü eğilim, bunlar hep bir birine iki karşılıklı sistem. Maneviyata girinceye dek Klipot'a giriyoruz. Yani Yaratan’a yönelik, Işığa yönelik çok büyük arzular ama Klipot zaten Yaratan’ı kullanmaya, sömürmeye yönelik bir arzu. Şimdi o küçük arzuyla ne yapıyoruz? O arzuyu maneviyatta büyütüyoruz. Yaratan’ın bana vermiş olduğu hediyeyi, bir hediye olarak değil gerçekten agresif bir şekilde zevk almak için geliştiriyorum. Yaratana yönelik, Işığa yönelik bir tavır. Ben bunu istiyorum, gelişiyor. Diyelim ki kutuda bir bisikletim vardı ama istemiyordum, nasıl kullanacağımı bilmiyordum, yeterince gelişmiş değilim. Benim için oyuncak araba süper bir şey. Şimdi ne oluyor, birden arzumu geliştirmeye başlıyorum ki benim tam olarak istediğim şey bu ve başkada hiçbir şey istemiyorum. Bu şekilde gelişiyor. Büyük arzuları yaşamadan yani hediye yerinde Klipa geliştirmeden (klipa Işığa yönelik arzu) ve arzunun üzerine de Klipa'nın üzerine ihsan etme niteliğini eklediğimiz zaman büyütüyoruz. Yani her şey arzuyu büyütmeye bağlı, bunun da koşulu bu arzuların öncelikle bize endeksli olarak, bize yabancı olarak hissedilmeleri ve bunları edinmemiz gerekiyor. Nereden? Çevreden ancak edinebiliriz. Bunları daha sonra birbirleriyle ilişkilendireceğiz. Tüm bu süreci birbiriyle ilişkilendireceğiz, çok güzel bir süreç bu. ışık ve kap var. Henüz içimizde o ilişkiyi, tam bütün elementlerle ilişkisini görmüyoruz. Şu anda sizde böyle olduğunu hissediyorum. SORU: Eğer biz Yaratan’ı hissetmiyorsak ama şu anda diyorsunuz ki biz sonsuzluk içerisindeyiz, Yaratan her şeyi yapıyorsa özgür seçimimiz nerde? RAV: Ama çalışman şu anki hissinden ÖĞRENCİ: Ama bu ben değilim ki bu Yaratan RAV: Bu bir soru emin misin? Değilsin ha. Öncelikle bu koşulu tayin etmen lazım. Ben miyim yoksa Yaratan mı? Şu anda aslında sende değilsin, Yaratan’da değilsin. Şu anda bir saniyelik Yaratan bunları yapıyor diye düşünebilirsin ama bir saniye sonra benim elimde diye düşünmeye başlarsın. Aslında kişi ne Yaratan’ın ne kendisinin olduğu bir yerde durmalı. Özgür seçim orada o iki koşulun ortasında. Işığı alabilmemiz için Yaratan’ında bir eksikliği olması lazım. Bunun için eksiklik çaba. Kişi çaba sarf ettikçe Yaratan’dan gizlilik koşulu içerisindeyken talepte bulundukça o dereceye endeksli olarak Yaratan’a ihtiyaç duyar. Yani Yaratan gözlerini açar ki Yaratan’ın yoluna yönelik insan gözlerini açabilsin. Şimdi bahsettiği koşullar ne? Yeni bir arzudan bahsediyor, var olan bir arzunun üzerine bir şey eklemek. Daha önceden arzunuz Yaratan’dan geliyordu, şimdi süz istediğinizi biliyorsunuz, ihtiyaç duyduğunuz için bir hediye olarak almak istemiyorsunuz artık. O zaman şimdi kendi tavrınız olmuş oluyor, Işığa yönelik. Kendi tavrınız oluştuğu zaman ne yapacağınızı konuşabiliriz. Çünkü bundan önce hiçbir hesap yoktu. Yaratan arzuyu oluşturdu, sana küçük hayatını verdi (buna hediye denir) hiç bir hesap kitap yok. Hocalarımızın yazdığı gibi, hepsi saman yiyen hayvan gibi, yani cansız, bitkisel, hayvansal koşullarda yaşayan insanlara canlı denmez. Sadece Yaratan’dan aldıklarından daha fazlasını isteyenler insan koşuluna gelebilir. Ve Yaratan’ın tasarladığı arzu içerisindeki o haz içerisinde yaşayabilir. Ama sokakta iki ayakla ya da dört ayakla yürüyen canlılar arasında hiçbir fark yok. Aslında dünyada hiçbir hesaba bile dâhil edilmezler. Çünkü özgür seçim diye bir şey yok. İnsan içinde bulunduğu koşulun farkında bile değil. İçgüdülerinin, arzularının, genlerinin, hormonlarının, hafızaları ve nitelikleri vasıtası ile idare edildiğini, çocukluğundan beri yetiştirilişi insana ait bir şey değil ki. İnsan tümüyle doğaya endeksli bir şekilde yaşıyor. Ve böyle bir insanın hayvandan farkı yok denir. Ancak kişi Yaratan’a bir arzu geliştirmeye başladığı zaman ki bu insanın içerisindeki kalpteki nokta dediğimiz o ilk manevi arzu ve bu arzu bir şeye yönelik, Yaratan’a yönelik bir tavır, bu dünyanın dışındaki bir şeye yaklaşım talep ettiği zaman bu kalpteki nokta, o zaman burada özel bir şey başlar, özel bir koşul başlar. İnsan şimdi kendi arzusunu inşa edebilir. Kişi o küçük kendisine yansıyan Işığa endeksli olarak arzusunu artırır ve hayatına bir hediye gözüyle bakmaz. Kendisine gelip de ben bu hayatı yaşıyorum, geçecek diye bakmaz. Şimdi bu hayatta bir yönlenmesi vardır. Dolayısı ile kişi ne yapıyor? Önem geliştiriyor, manevi bir önem geliştiriyor. Kendi hayatına endeksli olarak, yani hayatından bir talepte bulunmaya başlıyor. Yani hayatta çalışıp biraz daha para kazanayım, biraz dinleneyim değil ama arzunun üzerinde kişiyi iten, hesapların üstüne çıkaran bir koşul var. Ondan sonra bu bayağı, kaba arzu üzerine bir tavır geliştirir. Neden? Yaratan’dan bir talepte bulunur, gözlerimi aç diye ki bu arzuyla ne yapacağını bilsin. Bu koşul insanın içerisinde yavaş yavaş oluşur. Dolayısı ile önce bu arzu, insanın geçirdiği tüm safhalardan, toplumda yaşadığı koşullardan nefret duygularıyla, kıskançlıkla, özellikle kıskançlık koşuluyla gelişmesi lazım. Çünkü kıskançlık erdemlik Işığı için bir kaptır aslında. Kişi ondan sonra sevgi koşuluna geldiği zaman o bağ koşuluna, erdemlik Işığını merhametle sarar. Yani sevgiyle sarar. Yani büyük arzuları merhametle, başkasına yönelik sevgi ile içinde erdemliği ile birlikte yaratılan bir varlık inşa edilir, Yaratan’la aynı seviyede ayakları üzerinde durur. Kişi bu eksiklik kabına sahip olduğu zaman yukardan Yaratan insana yardım eder. Burada bir sürü formasyon vardır. Yaratan insanın aklını karıştırır, evirir çevirir, bu şekilde insan hediyeyi nasıl tutacağını öğrenir. Arzusunu artırır ve Yaratan’ın sırtı koşulundan, yüzün ifşasına gelir. Kişi çaba sarf ettikçe, çabası insan için önem kazanır ve bunu artık atamaz. Çünkü buna çok çaba sarf ettiğini görür ve bunu tutar, hediyeyi kaybetmez. Artık hediye olmaktan çıkar( Çünkü hediyeyi alırsınız unutabilirsiniz). Şimdi önemli olan şey zevki verene olan yaklaşım, tavır. Klipa içerisindeyken Işığa kendisini yönlendirir çok büyük bir hazineymiş gibi. Ondan sonra hediyeye olan tavır bir hediyeymiş gibi kalır. Şu şekilde anlatayım, ilginç bir süreç var burada. Aklınızı da karıştırıyor, neden? Çünkü tüm bu koşullardan daha geçmedik. Şimdi başlangıçta küçük bir kabımız var ve küçük bir Işık var. Tamam, küçük bir Işık ve küçük bir kap. Ondan sonra küçük Işıkla, küçük kabın hepsine Matana (hediye) denilir. Ondan sonra bu safhada kişi kabını geliştirmeye başlar, büyütür. Buna Kligadol büyük bir kap denir. Ondan sonra Işık daha büyük olur. Ve Işıkta büyük olduğu zaman artık hediye tanımından çıkıyor. Logmo Matana yani hediye gibi değil. Bu bir Klipa, yani bayağılık. Yaratan’dan gelen zevki iyice çıkarmak istiyor, tadına varmak istiyor. Daha da büyük bir kap istedikçe, yani ne oluyor o Klipa’da, hem o arzuyu büyütüyor ve hem Işığı, Yaratan’ı istiyor. Esas Klipa bu Yaratan’ı sömürmek istiyor. Bu üçüncü safha. Ondan sonra dördüncü safhada Yaratan’a olan yaklaşımını değiştiriyor, Yaratan’la aynı seviyede, derecede olmak istiyor. O arzu büyüyor ve zevke ve Işığa olan arzu(yani hem Yaratan’a hem Yaratan’dan gelen zevke arzu) büyük. Ondan sonra ev sahibi gibi olur (kmobalabayks), onun derecesine gelir, gücüne, büyüklüğüne, yüceliğine ulaşır. O zaman artan arzularındaki tüm zevkler kabın içinde kalır, kişinin içindedir ama Yaratan’ın yüceliğiyle arzusu da 620 kat artar ama Yaratan’ın yüceliğine kıyasla hala bir hediye gibi. Yani Yaratan’a olan yaklaşım sanki ilk baştaymışız gibi. Yani Yaratan’dan ne aldığım ve Yaratan’a ne verdiğim önemli değil ama ilişkimiz önemli. Hediyede olduğu gibi, hediyede verdiğimiz zaman fazla büyük bir şey vermiyoruz, sevginin göstergesi olarak bir şey veriyoruz. Ama bu sevginin ilk aktarımı 620 kat daha fazla oluyor ve 620 kat daha fazla olmasına rağmen esas gelişen şey aradaki ilişki yani ilişkinin önemi. SORU: 620 safha sadece 4. safhamı ve bir şekilde arzuyu mu büyüteceğiz? Nasıl bir gelişim oluyor? RAV: Bu ıslah sürecinde onu buraya entegre etmedim. Islah bu safhada 4. safhada. Biz ıslah olmaya başladığımız zaman önce 248 Galgalta Enayim denilen ihsan etme arzularını ıslah ediyoruz. Buna Katnut (küçüklük) denir, ondan sonra 365 arzumuz var. Buna yükselen Ahaplar diyoruz. Ondan sonrada taştan kalp denilen 7, yani Malkut’un Malkut’u en son safhası. En sonda o 7 arzu ıslah oluyor. Sonuçta da 620 var. Bu şekilde 620 kat daha güçlü oluyoruz. Ama bunlar ıslah süreci zaten. Şu şekilde koyabilirsiniz, kafanızı fazla karıştırmak istemiyorum, bir taraftan 4 safhayı çalışıyoruz, çift gizlilik, birinci dereceden gizlilik ondan sonra ödül ve ceza ve sevgi, sonsuz sevgi. Tek ve çift gizlilik burada, insan kötülüğünü ve günahlarını işliyor ondan sonra o işlediği kötülüğü ve iyiliği sevaba çeviriyor. Kişi maneviyatın üzerine çıktığı zaman, bir taraftan kendisine kutsallık geliyor(Işık), öteki taraftan da Klipot ifşa olur kendisine. Kendisi için hazırladığı şey ve aralarında orta çizgiyi oluşturur insan, bunları birleştirebildiği kadarıyla. Bu şekilde konuşacak olursak ödül ve cezada, hem de sevgi koşulunda çift gizlilik ve tek gizlilik var, bu burada bizim için bir Klipa olarak hizmet ediyor. Daha sonra bunların hepsi insanın içinde çalıştıkça ilişkileniyor. Şimdi bu verilen bilgi size karışık gibi geliyor ama bu şekilde olması da iyi bir şey insan bir araya getiremedikçe talebini artırır. Aklında bir talep olur, ondan sonra çaresizliğe gelince içinden, kalbinden talep etmeye başlar. Tüm bu şeyleri aklınızda hiçbir zaman realize etmemiz mümkün değil. Çünkü aklımız yani beynimiz hislerimize endeksli olarak gelişir ve tüm bu bilgiyi tutamaz. Niye? Çünkü maneviyata ait bir bilgi. Ve beynimiz sadece hislerimizden, bu dünyanın koşullarından gelişiyor. Dolayısı ile farklı bir akıl talebinde bulundukça insan farklı bir his, duygu geliştirir. Manevi bir his, ruhani bir his. Ve ondan sonra bunun yanında gelişen akılla süreci anlamaya başlar, yavaş yavaş gelecek. Yani insan kendisini hazırlamıyor. Şöyle ki kişi bir takım hislere, anlayışlara, bütünlüğe Yaratan’la bütünlük ihtiyacı duymadığı için. Ne yazıyor burada hediyeyi kaybeden birisine aptal denir. Yani hediyenin gerçek hissini elinde tutamıyor, gerçek olarak hediyeyi hissetmiyor. Niye? Çünkü eksikliği yok. Ve Yaratan’ın ifşası da söz konusu değil yani zevk alması mümkün değil. Bu yüzden ödül çabaya göredir denir. Çünkü çaba kabı geliştirir ve kişi çabasına ve özlemine göre ödül ve haz duyar. İnsan kendisini döverek bir takım sıkıntılara sokarak, kendisine acı çektirerek ilerlemiyor. Oturup tuzlu ekmek yiyip, evde oturup su içip de erdemli insan olmuyor. Ya da sırtını zincirlerle dövüp, ayakkabısına taş koyup da kendisine ızdırap çektiren bir takım insanlardan bahsetmiyor (burada dincilerden bahsediyor). Şimdi burada kişinin çektiği ızdırap, acı, sevgi ızdırabı, sürgünde olduğu koşul, Yaratan’ı hissetmediği koşul, Yaratan’a yönelik doğru arzusunun olmadığı koşul. İnsanlar bir sürü sıkıntı altına sokuyorlar kendilerini zevk almamak için ama bu tümüyle bir yanlış anlama. Burada esas acı çekmek, sevgisizlikten kaynaklanan bir acı. Bu yüzden Kabala ilmi diyoruz, almak ilmi. Çünkü hepsi alma kaplarına yöneltilmiş, endeksli bir bilim. Yani bir melek gibi olmaya çalışmıyoruz. Kapları geliştirip, alma arzusunu büyütüp, böyle küçük bir hediye yerine en büyük hazzı, sonsuzluğu hissedebilelim. Maneviyatın yolu ev sahibinin yolundan farklıdır. Ne diyorlar, arzularını mesela azaltıyorlar ve erdemli olduklarını düşünüyorlar. Çalışmamız gereken tek şey maneviyata olan arzuyu büyütmek. Geriye kalan arzularla ilgilenmenize gerek yok, bunlar kendiliğinden elemine oluyor zaten, kişi manevi yolda ilerledikçe. SORU: Yeni bir akıl edinmek yeni bir niyet mi? RAV: Akılın hissin yanında gelişimi. Manevi his gelir, yani hayat veren, yöneten, bunun hissi gelir ondan sonra Yaratan var olan olarak ifşa olur ve sen Yaratan’ın içerisinde olduğunu görürsün. Her şeyi onun yönettiğini görürsün. Ve O’na olan yaklaşımın niyet haline gelir yoksa niyet olmaz. Biz şu anda neyiz? Alma arzusuyuz ve zevk istiyoruz. Zevkin niyete ihtiyacı yok. Arzunun niyete ihtiyacı var. Zaten tüm problemimiz burada anlayamıyoruz. Ne istiyorsun? Yönlenmiş değil, şunu istiyorum, bunu istiyorum diyoruz. Niyet arzuyu nasıl kullandığımız. Yani arzunun üzerinde ki bir koşul. Arzu bir araç haline geliyor. Niyet bu. |