CANLI DERSLERDEN NOTLAR


   ŞAMATİ 120 - YENİ YILDA ÇEREZ YEMEME ALIŞKANLIĞI

OKUMA

Yeni yılda fındık, fıstık tarzı yemiyoruz çünkü fındık Het (günah) anlamına gelir Gimatriya’da. Bu Gimatriya’da kötü anlamına geldiğinden değil sadece bize bilgelik ağacının iyi ve kötülüğünü işaret eder. Kişi sevgiden tövbe etmeye gelmeden önce hala fındık günahında denir. Her kim sevmeden dolayı tövbe ederse, günahları sevaba döner denir. Ondan sonrada fındığı yiyebilir. O zaman bile bilgelik ağacından üzerinde hiçbir günah içermeyen(olmayan) kısmını yemesi lazım. Gimatriya’da günah denilen işaret o bilgelik ağacındandır.

RAV

Şimdi hocalarımız bu bayram ve gelenekleri düzenlerken, kişinin manevi gelişim basamaklarını işaret ediyorlar. Aslında bunlar fiziksel dünyamızda bir kopya oluyor. Yani iç manevi koşulumuzun bir kopyası oluyor. Herkesin manevi gelişiminde reenkarnasyonlarından birinde oluyor. Bu aslında tüm dünya bu manevi safhalardan geçmek durumunda. Çünkü genel ve birey aynıdır diye bahsedilir.

Burada da yeni yıldan bahsediyor. Baal HaSulam yeni yıl dediğimiz zaman, yeni bir safhadan, yeni bir dereceden bahsediyoruz der. İnsan yeni bir safhadan başlar. Şöyle ki, kişi yeni bir dereceye geldiği zaman yeni bir şey keşfeder. Nedir o? Yeni arzular ve kişi bu arzuların hazırlığı içinde egoist arzularında ne kadar günah işlediğini görür ve bu analizi yapar. Ancak ondan sonra ıslah edebilir.

Islah günahtan mantık ötesi inançla çıkmaktır. Mesela şimdi Hanuka bayramımız var, bu bayramda olan koşul egoist arzularımızın üzerine çıkmak, yani bu bayram egoist arzularımızın üzerine çıkmaktan bahsediyor. Burada egoist arzuları kontrol edip bunların üzerine çıkıyoruz yani ihsan etme kapları ediniyoruz. Bu nedenden dolayı sadece Galgalta Eynaim, hayat ağacı denilen arzularla çalışıyoruz. Esasında bu arzularla çalışmıyoruz, bu arzuların üzerine ihsan etmeyi ediniyoruz (Galgalta Eynaim yani Hesed). Aynı zamanda Yunanlılarla Makabiler arasındaki o savaşı sembolize ediyor. Yunanlılar mantık içerisinde kalmak istiyorlar, kendi içlerinde ki araçlarla kalmak istiyorlar. Şöyle ki, İnsan diyor ki doğanda yaşaman lazım, bu daha mantıklı, daha bilimsel, daha akıllıca, insan sahip olduğu şeyleri görür. Fiziksel hayatta bu doğru ama manevi hayatta değil çünkü manevi hayat ihsan etmektir yani bu dünyanın mantığının tersine gitmen lazım. Dolayısı ile burada kişi ihsana doğru değişmek zorunda. Kohen’in mum yağında gördüğünü Yunanlı göremedi. Ve ihsan etme kabının içerisine yükselebileceğini gördü. Dolayısı ile onun için mumun yağı mevcut.

Kısaca ihsan etmekle çalışabilirsiniz ve ihsan etmek için ıslah olan alma arzularında da kullanabilirsiniz. Burada fındığa günah denilir ama iyide denilir aslında çünkü ıslah olmadan önce bu egoist arzular günah halinde ama bunların üzerine çıktığınız zaman egonun kontrolünden çıktıktan sonra(buna Mısırdan çıkmak denir, Yunanlıların kontrolünden çıkmak denir, sürgünden çıkmak denir, bu tür tanımlar kullanılır egodan sıyrılma koşuluna) bu şekilde mantık ötesi ilerleyerek ihsan etmeye gelinir (Partzuf’un üst yukarısı Neşama’yı edinmek). Ve bu İhsan etme kabını edindiğiniz zaman yani tüm alma arzusundan ve egodan sıyrıldığınız zaman Yunanlıları yendik denir ya da Mısır’da tümüyle kaçmak, sıyrılmak denir. Günümüzde de buna tüm bu dünyada dünyevi rahatsızlıkların üzerine çıkmak denir. Bu şekilde kişi günahlarının üzerine çıkar. İhsan etme kaplarını edindikten sonra tekrar alma arzusuna dönüp bunları ıslah edebilir.

Dolayısı ile bilgelik ağacı ıslah edilir ve günah sevaba çevrilir. Burada yeni yıl hikâyesinde ve Purim'de bahsettiği şey, ne denir, Çocuklara fındık, fıstık alınır. Yani alma arzularını ihsan etmek için kullanıyorsun ve bu kişiyi sevgi seviyesine getiriyor. Dolayısı ile geleneklerin arkasında manevi bir safha söz konusu. Ondan sonrada fındığı yiyerek sevaba çeviriyorsun. Süreç son derece net ve tüm geleneklerimizin bu bayram ve tatillerimiz insanın manevi ilerleyişinin bir sıralaması.

SORU: Yeni yıl ve daha sonraki bayramların bir sıralaması var mı?

RAV: Evet ya da hayır. Bayramlar hem kişinin bireysel ilerlemesi hem de genel olarak ilerleyişi sembolize eder. Nerede olup olmadığımızı görürüz. Hanuka, Purim ondan sonra maneviyatın alınması, tapınakların yıkılması bunların hepsi manevi köklerin dünyevi yansıması. Şu anda bizim İsrail dediğimiz şey bir grup Kabalist’in bir araya gelmesiydi. Hz İbrahim bir grup insanı bir araya getirip Kabalist bir grup oluşturdu. İsrail oğulları diye o ruhlardan bahsediyor. Yani Yaratan’a kendisini yönlendiren insanlar. Tüm temel burada, fizikselliğin üzerine çıkmak isteyen ve manevi arzuları olan bir grup insan. Bu yüzden Yesod denir yani Hz. İbrahim’e halkın babası denir. Bu yüzden açıklamalarında 70 ülke vardır ve İsrail onlara ait değildir denir. Neden? Çünkü Hz İbrahim zamanında manevi prensiplerle bu grup oluştu ve bu grup ikinci tapınak yıkılana kadar vardı. İkinci tapınağın yıkılmasından sonra dağıldılar. Dolayısı ikinci tapınağın yıkılmasın köklerden kaynaklanıyordu. Neden? Çünkü tüm bu gerçekleşen koşullarda kırılıp Klipot’un içerisine düşmediler.

Yani Nikudim dünyasında Hz. Âdem’in günahı koşuluna gelmediler. Elbette iniş ve çıkış yaşadılar, Mısıra girdiler, Mısırdan egoizm aldılar, alma arzularını aldılar. Birinci ve ikinci tapınakta tekrar düşüşler vardı, bunların hepsi sadece manevi koşulunu geliştirmek içindi. Burada ki amaç, ihsan etme kaplarını kontrol etmekti. Aslında ihsan etme kaplarını kontrol etmek için tüm alma arzularını kullanmamız lazım. Aslında ihsan etme kabı diye bir şey yok. Bu sadece alma arzularını ihsan etmek için, kullanmak için bir mekanizma. Galgalta Eynaimde sadece Rapah var diyoruz ama bu 248 rakamı sadece kullanımın gücü. Çünkü yaptığımız her harekette tüm arzuları kullanıyoruz yani 613 arzuyu kullanıyoruz. Dolayısı ile tüm tarihsel gelişim süreci bu. Manevi gelişimde bir grup insan Mısıra girdiler, alma arzusuna girdiler demek. Alma arzusundan tokatlandılar iyice. Mısırda Hz Musa bile bu şekilde eğitildi. Maneviyatta ve fiziksellikte yansıması da böyleydi. Ondan sonra Mısırdan çıktılar ve Tora alındı. Ne demek bu? Yani tek kalp, tek yürek oldular. Alma arzusunun üzerinde oldukları için maneviyatı alabildiler. Bunların hepsi Galgalta Eynaim koşulunda. Dünyalarda Nikudim ve Adam Harişon koşulunda olduğu gibi. Ama bir eksiklik vardı, oda ihsan etme kıvılcımlarını yaymak için kırılma olması lazım. Çünkü ancak o arzularla karışarak, o arzuları ihsan etmek için kullanabilirler. İşte İsrail oğlu denilen bir grup insan bu.

Şimdi ikinci tapınak yıkıldıktan sonrada sürgün başladı. Sürgünde dördüncü safhaya da son sürgün denir ve kapların gelişimine göre endekslidir. Direkt Işığın dört safhasında olduğu gibi. Her şey bu dört safhada gelişiyor. Dolayısı ile dördüncüye gelene kadar üç sürgün var. Bu gerçek sürgünün sonunu sembolize ediyor, ondan önce cansız, bitkisel, hayvansal seviyeler var, son derecede de insan sevgisi var. Bu nedir? İnsanoğlunun egoist seviyede, Malkut'un seviyesinde karışmasıdır. Şimdi de sürgünün sonundayız.

Tarih aslında önümüzde, geçmişte yaşadıkları gibi değil (Atzilut dünyasındaki gibi). Şimdi bize olacak olan şey tüm arzuların karıştığı kapta olacak. Bu nedenden dolayı bu bayramlarda okuduğumuz zaman şunu anlamamız lazım, bazen sadece köklere ait dilleri kullanırız. Hocalarımız bazen sanki tarihte olmuş gibi anlatıyorlar, sanki Babil'de, İsrail topraklarında ya da Mısırda olduğu gibi. Kişi bazen bireysel olarak çalışır ve kişi manevi koşuldan bireysel olarak geçmeli ama dünyada da geçmesi lazım. Ümit ediyoruz ki bu tüm safhalarda olsun.

İnsanoğlu bu safhalardan geçtikçe süreç aynı olmasına rağmen gelişebilir. Kişinin önce kötü eğilimini görmesi lazım. Kişinin egosu ifşa olduktan sonra Yunanlılar ve Romalılarla savaş dönemini ondan sonra bilgelik ağacının günahı var ve kişi bunların hepsini içinde keşfetmeye başlar. Tüm dünyanın kendi egosu olduğunu keşfetmeye başlar. Kişi kendisini bu egodan ayırmak istediği zaman bunu yapamadığını görür çünkü kişi kendisini mahzenden kurtaramaz denir. Kurtarabilmemiz içinde dış güce ihtiyacımız var yani Yaratan’ın Işığına. Bizi ıslah edecek tek güç bu Yaratan’ın Işığı. Dolayısı ile kişi buna yönelik bir özlem duyduğu zaman, üst Işığın bizim hiçbir seçimimiz olmadığı koşulundan gelip bizi ıslah ettiği zaman, bir seçimimizin olmadığını gördüğümüz zaman, bizi egomuzun üzerine çıkardığı zaman buna mucize denir. Çünkü birden arzularımızın, niyetimizin daha önce hissetmediğimiz, bilmediğimiz ve sadece egoistçe düşündüğümüz bir şey içimizde değişir. Hanuka mucizesine bu şekilde gelinir, alma arzusunun üzerine çıkmak ıslah olup kabın ihsana gelmesi vs. Süreç dolayısı ile bilinen bir süreç. Bunların hepsini Talmud Eser Sefirot kitabında okuyup, çalışıyoruz.

SORU: Hayat ağacında, Galgalta Eynaimde yaşamak ne demek? Bilgelik ağacı ne ve ne olduğunu bilmediğin bir şeyi nasıl isteyebilirsin?

RAV: Bu doğru, için açıkçası yaratılışın amacı ne? Yaratılana iyi olmak, buda Yaratan’ın koşulu, Yani yaratılanın koşulunda olmamız lazım. Peki, nasıl Yaratan’ın koşulunda olacağız? Yani onun koşulunda var olup bir taraftan da O’nun seviyesinde olacağız. Aslında O’nun seviyesinde olmak, O olmak demek. Ama öyle bir şey olursa yaratılan varlık diye bir şey olmayacak. Dolayısı ile yaratılan varlığın önce farklı bir materyalden olması lazım, Yaratan’a zıt bir koşuldan olması lazım. Yaratan sadece ihsan ettiği için yaratılan varlığında alma arzusu olması lazım. Bu alma arzusu yaratılanın var olabilmesi için gerekli. Eğer Yaratan’ın niteliği ile bu kendi niteliğini sararsa, kendi niteliğiyle Yaratan’ın niteliğini kullanmaya başlarsa o orijinal alma arzusunu hissetmez yani kendi materyalini hissetmez. Dolayısı ile ihsan etme niteliğini edinen bir kişi tümüyle Yaratan gibi olur denir. Bu yüzden tüm çalışmamız ihsan etme formasyonunu Yaratan’dan öğrenmek.

Yaratan bizi yarattı ve 613 arzuda ihsan ediyor. Bu Işık içerisinde de 613 özel Işık var denir. Bu şekilde yarattı Yaratan. Şu anda 613, 620 nedir, bilmiyoruz. Belki daha az, daha çok ama bu önemli değil, umurumuz da olan bu değil. Bedenimizde ki genlerin, kasların bu şekilde olduğu kimin umurunda, sonuç itibarı ile hayatımızı yaşıyoruz. Dolayısı ile yapmamız gereken şey tüm 613 arzuyu ıslah etmek, bunlar Işığa baştan zıt, ıslah edince de Işığa benzetirim. Işığa benzediği zaman karanlıktan, Işığa benzedi koçuluna gelir. Çünkü ilk başta zıt koşuldayım, ondan sonra sürekli Yaratan’a nasıl benzeyeceğimi öğreniyorum. Peki, bundan kazancımız ne? Bundan kazancımız, kendimizi yaratmamız. Bir çocuk düşünün annesine, babasına bakıyor örnek alıyor ve onlar gibi yapıyor. Bir çaba sarf etmiyor, yapıp yapamayacağını bilmiyor, sadece kopyalayarak çalışıyor. Bu şekilde, ters bir şekilde inşa edildik. Dolayısı ile ters olduğumuzu keşfetmemiz lazım, yani zıtlığın en alt safhasına gelmemiz lazım ve ne kadar ters olduğumuzu görüp O’na benzemeye çalışmamız lazım. Ancak ondan sonra isteyebiliriz.

SORU: Nasıl isteyebilirim?

RAV: Kişi doğal bir şekilde geliştiği zaman buna gelir. Çünkü bu şekilde yukarıdan aşağı kökümüzden bu koşula geldik. Bu yüzden basit gelişimimiz bizi Yaratan’a benzeme safhasına gayet hoş bir şekilde getirmeli. Ne demek hoş bir şekilde? Eğer kişi kendisini Yaratan’a benzemeye yönlendirirse, Yaratan’a zıt olan tüm o arzularından, koşullarından
Yaratan’a yönlendirirse o zaman yol son derece basit, kısa ve rahat. Eğer bir çocuk gibi yaparsam bir kopyalama makinesi gibi olurum(bakıyorum yapıyorum, bakıyorum yapıyorum). Dışsal olarak olmasına rağmen bu edinimi anlayabilmek için yani Yaratan olmanın ne olduğunu anlayabilmem için tüm arzularımın derinliğinde ne kadar yapamadığımı görmem lazım. Ne kadar kafamın karışık olduğu, aslında bunu istemediğim ve sevmediğim gibi rahatsızlıklara deri denir. Kişinin bu bayağılığı üzerinde (kişinin içerisinde) Yaratan inşa olur. Bu şekilde gelişiyoruz, bu yüzden karanlık ne kadar büyük olursa ışık daha güçlü bir şekilde yansır.

SORU: İsrail oğulları denilen bu kaplar yükselip Mısırın üzerine çıkıyorsa, o zaman manevi koşulda ıslaha yönelik ortak bir çalışma var. Peki, neden fiziksellikte ters bu?

RAV: Ters değil ki. Eğer sen arzularının içerisine batmışsan, gömülmüşsen ve bunlara yandan bakmıyor isen o zaman elbette hata yapman mümkün. O zaman, ne oluyor, kim benim üzerimde bu işleri yapıyor dersin. Ama eğer sürece kendinin dışından bakarsan o zaman kabuk kabı kurtarıyor. Bu yüzden dedikleri gibi “Firavun Yaratan’ın elinde ki bir melek”. Çünkü İsrail oğullarını Yaratan’a doğru itiyor(zorluyor, kasıyor). Yaratan ne diyor Musa’ya “Firavuna git” diyor. Çünkü “ona ağır bir kalp verdim” diyor. Niye? Yani git ona sana darbeler verecek, sana vuracak diyor. Peki, neden beni Firavuna gönderiyorsun diyor Musa. Çünkü “seni seviyorum” diyor Yaratan Musa’ya. Peki, bu kafanın karışması sevgimi? Bir kafesin içinde aslanla olmak gibi bir şey. Bizi parçalara ayıracakmış gibi korkuyoruz.

Dolayısı ile her hayata gelişimizde bu ağırlıklar tepemize çullanıyor. Neden? Çünkü bu egoist arzulara sırtımızı dönüp kaçmaya çalışalım diye. Hayatta her şey kişinin üstüne geliyor. Eğer üstüne gelmeseydi hiçbir zaman manevi koşula yükselmek istemezdi insan. Dolayısı ile bu meyveyi koruyan bir kabuk gibi. Böyle bir oyun, böyle bir mekanizma var. Tüm hayatımız boyunca yediğimiz darbeler sadece bizi itmek için. Tüm insanların ölmeleri, yok olmaları bunları iyilikle ilişkilendirmemiz çok zor. Elbette herkes farklı şekilde ilişkilendiriyor. Ama bunun üzerine çıkacak olursak ve doğanın bu olduğunu söylersek bunun Yaratan’ın kanunsal işleyen bir sistemi olduğunu anlarız.

Eğer insan Firavuna gitmek istemiyorsa, Firavunu kullanmak istemiyorsa, yapacak bir şey yok. O zaman Yaratan’ın kanunları zorlamaya başlıyor insanları. Dolayısı ile kişi Mısırdan kaçmak zorunda, kaçmazsa çok korkunç koşullara giriyor insanlar. Bu Havaya denilen, basit bir koşul(direkt Işığın dört safhası, yaratılışın koşulları). Eğer kişi ihsan etme kanunu, yaratılışın amacını yerine getirmek için çalışmazsa o zaman öyle bir koşula gelir ki “kötü meleğe izin verildi” denilir(ne yapacaksan yap bunlara denilir). Bu süreçte hiç merhamet yok.

Merhamet ihsan etme seviyesine geldikten sonra olur. Kişi bu merhamet seviyesine ulaşmak istediği zaman, ancak o ölçüye geldiği zaman merhametin olduğunu hissedebilir. Eğer ben egoist arzumun içerisinde isem, egoist güçleri karşımda buluyorum. Neden? Çünkü bunların düzelmesi lazım ve düzelmesi için devamlı darbe vuruyorlar. Kişi bu yolda ilerlerken bunlar ölçüm yapması için gerekli. O yüzden kişi beklememeli, vaktini boşa harcamamalı çünkü tüm dünya bir krizde. İşin açıkçası her zamanda böyleydi.

Geçmişte eski tarihsel savaşlarda Yunanlılar bölgeyi aldıkları zaman bu Yunanlılarla ilgili bir problem değildi ki, İsrail oğullarıyla ilgili bir problemdi. Niye? Çünkü manevi seviyeden düşüyorlardı. Dolayısı ile içsel koşullarında bir problem yaşıyorlardı. Dünya giderek daha tehditkâr bir hale geliyor. Her şey daralan bir çember haline geliyor ve daha da kötüleşecek.

Hocalarımızın yazdıklarına bakacak olursak son derece korkunç koşullardan bahsediyorlar. İnsan realiteden nasıl kaçabilir ki. Kişi eğer realiteyi, gerçeği göremiyorsa bunun amacını göremiyorsa bu dünyada nasıl var olabilir ki. Bu yüzden televizyonlarda, radyolarda topluma verdikleri tam bir vakit kaybı. Bu şekilde daha büyük darbeleri çekiyorlar. İnsanoğlu çok daha kötü koşullardan geçecek, hareket edecek bir yerimiz kalmayacak.

Günümüzde insanlar zannediyorlar ki her şey bir şekilde iyi olacak. Nasıl olacağı belli değil ama bir şekilde herkes iyi olacak diye düşünüyor. Yaratan özellikle bizleri, bu düşüncelerle yönlendiriyor. Sanki hala ilerleyebilecekmişiz gibi bir his var içimizde, buna kalbin ağırlığı denir. Dışarıdan hayat bize baskı yaptığı zaman bu meyveyi koruyan kabuktur aslında. Bunlar amaca yakınlaştıran koşullardır.

Eğer rolümüzü yerine getirmeyip maneviyatı edinmezsek kaçınılmaz kötü bir koşula geleceğiz. Günümüzde insanların belalardan kaçabilmek için planlar yaptıklarını görüyoruz. Hala insanların bir planı var. Ben size bir şey söyleyeyim, hiç kimse bir yere kaçamayacak, hiçbir olasılığımız olmayacak. Önümüzdeki koşullar belli. İnsanın yapacak fazladan hiçbir şeyi yok. Bu bir kanun ve Yaratan’ın bu kanununu değiştiremeyiz. Kişi ancak darbelerle daha çabuk bir şekilde kötü eğilimini ifşa edebilir ama bu kötü eğiliminin ifşası gerçek anlamıyla tüm derinliğini göstermeli ve alma arzusunun Yaratan’a karşı ifşa olması lazım. Bu bir GEREKLİLİK.

Bunu darbelerle değil, bilinçli bir şekilde görmemiz lazım çünkü dayak hayvan için denir. Hayvanı yönlendirmek için dürterler. Çünkü darbe yemek bedeni arındırmaz. Dolayısı ile burada bilince ihtiyaç var, konuşan seviye demek bu. Cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeler üzerinden akıl ediniriz ama insan seviyesine gelmek için tüm kötü eğilimin farkına varılması lazım. Bu yüzden kişi kötü eğilimini kadarıyla ilerler. Bu nedenden dolayı dağıtım konusunda önümüzde büyük bir iş var. Bu yüzden dağıtım yapıyoruz. Kötü eğilimin ortaya çıkması dağıtım olmadan mümkün değil. İnsanoğlu darbe arkasına darbe yer.

Kötü eğilimin farkına varılması, kötülükten kaçmak istediğimizden değildir. Sadece hayvanlar darbelerden kaçmak için sağa, sola koşturur. Bu bilincin içerisinde olmalıyız. Darbenin nedenini, neden bana darbenin geldiğini araştırmalı(düşünmeli). Kişiye darbe geldiği zaman Yaratan o darbenin içerisinde gizli. Ondan sonra kişi yavaş yavaş görür ki, kendisini ev sahibi ile (yani darbenin içerisindeki Yaratan’la) ilişkilendirir (dışarıda ki Firavunla değil).

Baal HaSulam bu nedenden dolayı Kabala’nın dağıtımı vasıtası ile kurtulacağız diyor. Neden? Çünkü darbeler bedeni hırpalıyor ama bu bedene karşı oluyor akla karşı değil. Hayat bir taraftan bize darbe vururken öteki taraftan aklımıza bunun nedenini getirecek(bilgilendirecek) bir dağıtım yapmamız lazım. Toplum anlasın neden darbe yediğini. İnsanlara bu bilgiyi, erdemliliği dağıtmazsak o zaman çok büyük darbelere yer vermiş oluyoruz. İnsanoğlu darbelerle yavaş yavaş gelecek yoksa. Bu nedenden dolayı Baal HaSulam “çalışma merkezleri açmamız lazım, manevi ilimin dağıtılması, insanların bilmesi lazım” diyor.

SORU: Dediniz ki dünya son derece kötü ve bize problemleri bu getiriyor, peki başka ne seçimimiz var? Yaratan bize kalpteki o noktayı vermediyse bizim ne suçumuz var ki?

RAV: Eğer kişinin kalpteki noktası yoksa ne seçimimiz var? Peki, kalpteki noktası olan bir insanın ne seçimi var? Yaratan’ın görev verdiği ya da Yaratan’ın kendisini ifşa ettiği insanların ne özgür seçimi var?

Yaratan’dan kişiye gelen hiçbir şeyi kişi göz ardı etmemeli. İnsanoğlunun piramidine göre ayni Yaratan’ın oluşturduğuna göre, herkes olması gereken yerde ve her an amacını gerçekleştirebilir. Bazı kişiler vardır ki, hiçbir şey yapmadan sadece dinleseler bile görevlerini yerine getirmiştir denir. Çünkü her şey düşüncede, sadece insan oturup dinlese bile, hem fikir olsa bile (dünyanın en aptal insanı olsun) Kabala ilminde kişisel ıslahını yapabilir. Kabala öğrenmeniz için akıllı olmanız gerekmiyor. Evet, bilgi sahibi olmak için akıllı olmak gerekiyor ama Kabala’yı öğrenmek akılla değil, içimizde ifşa olan arzu vasıtası ile akıl gelişir.

Dolayısı ile kalpteki arzu gelişir, ona tekabül eden beyin gelişir. Kişi hayattan zevk alayım, darbelerden kaçayım gibi düşünüp yaşıyorsa(bu şekilde yaratıldıysa) sadece oturup dinlemesi bile yeterli. Maneviyatı her insan edinebilir. Dolayısı ile hiç kimseden talep yok zaten hiç kimseden talep olamaz. Kişinin içerisindeki Reşimo’nun gelişimine göre ve buna ters olan Işığa endeksli olarak içinde bulunduğu koşulu tayin edebilir ve seçim yapabilir. Bu esasında kap ile Işık arasında bir oyun, her geçirdiğimiz hal böyle.

Dolayısı ile herkes içinde bulunduğu koşuldan haberdar ise(farkında ise) ne akıllı olduğu, ne hisleri olduğu önemli değil. Her şey hesaba katılır. Ailesi, kendisi, geçirdiği her şey, şu anda geçireceği her şey hesaba katılmış durumda. Hesabında ne kadar para olduğu, ailenin sana ne kadar baskı yaptığı, dünyanın seni nasıl etkilediği, bunların hepsi hesaplanmış durumda. İnsan ne kadar kapalı bir koşulda olduğunu anlamıyor. Her detay birbiriyle tüm derecelerle ilişkili ve kişinin bu sistemde yapması gereken şey, nerede olduğunun bilincine sahip olmaktır. Ben amaca yönelik neredeyim? Hayatımın manası ne? Bu soru içimizde hiç eksik olmamalı. Sürekli içimizde olmalı. Bu soruyu soruyorsa kalpteki noktası zaten var demektir. Kişi bu soruyu bir eksiklikten sorar. Bir kedinin insan gibi yaşayamadığı için bir pişmanlığı mı var? (Olabilir mi?) Eğer kedinin içinde böyle bir soru olsa manevi bir eksikliği olurdu.

SORU: Doğru anladıysam eğer bütün insanlar aynı ritimde olsaydık gelişemez miydik?

RAV: Gelişim genel olarak dünyanın geneline bir ifşa. İçinde bulunduğumuz koşul. Biz sonsuzluk içerisindeyiz, bir bütün içerisindeyiz, Yaratan’la bütünlük içerisindeyiz ve bu yavaş yavaş ortaya çıkar. Bu herkese ifşa olur. Bu basamak basamak gözükür. Neyin açık olduğuna bakmamız lazım. Ne kadar bilincimiz az olursa acı çekeriz. Anladığımız kadarıyla da zevk duyarız. O mükemmel koşulun bir parçası haline geliriz. Herkesinde aynı bir şekilde oranı var buna. Herkesin Adam Harişon’un bedeni içerisinde ki yerine bağlı.

Kabala pasif bir süreç bilmeniz lazım, anlayış her zaman aktiftir. Pasif süreç üzerimizden geçen bir koşul. Kişi süreci kontrol edemez. Kişi sadece bu süreci nasıl aldığını kontrol edebilir o kadar. Birinci sınıfa gidiyorum ama birinci sınıfa başladığım zaman okulu bitirmem gerekiyor. İyide geçebilirim, kötüde geçebilirim ama okulu bitirmek zorundayım. Ya acı çekerek ya da rahat rahat ilerleyerek diyorlar. Bu iki koşuldan birini seçmeniz lazım. Bu realiteyi gözlemlemenizin koşulu. Size nasıl görmeniz gerektiğini gösteriyorlar size.

SORU: Çaba doğru bir şekilde algılamam mı?

RAV: Doğru bir şekilde algılamaya çalışmak Yaratan’a memnunluk verir ve süreci aktiviteye geçiriyorsun demektir. Biz şimdi bunu basit bir şekilde anlatıyoruz. Daha üst bir derecede farklı hesaplar var.

SORU: Işıkla kap arasındaki ilişki sonsuz nasıl bu sonsuzluk içerisinde bir süreçten bahsedebiliriz? Nasıl bir şey başlayıp bitebilir?

RAV: Yaratan’ın açısından mı, yaratılanın açısından mı bakıyorsun? Seni anlamıyorum. Ben şu anda yaşadığımı hissediyorum. Her an geçiyor ve yeni bir ana giriyorum. Ya sonsuz, ya da er geç bitecek mi, bitmeyecek mi? Bilmem. Eskiden gençtim, şimdi yaşlıyım. En azından gençlik yıllarım bitti. Düşünüyorsun gençlik yıllarım gitti diye, peki bir şey bittimi senin için bitmedi mi? Her şey başlar ve biter. Peki, sonsuzluk ne, nedir burada?

SORU: Son ıslahta farklı dereceler olacak ama gelişimim için.

RAV: Diyorsun ki maneviyat yer, zaman üzerinde bir nosyon. Şimdi sadece fizikselliği hissediyoruz. Maneviyatı hissetmede ki süreç ne? Manevi süreç sonsuzluğun insanını edinmektir. Sonsuzluk ne? Değişmeyen, bitmeyendir.

SORU: Sürecin farklı bir yerinde olsam bile mi?

RAV: Senin problemin şu, manevi süreci fiziksel zamana koymaya çalışıyorsun. Diyorsun ki bu maneviyata bağlı, hayatım fizikselliğe bağlı ve bu iki farklı zaman boyutunda olan koşulu nasıl birbirine bağlayabilirim. Anlıyorum. Yapmamız gereken şey, basit bir şekilde maneviyat ve ihsan etme kabında hareket etmektir. İhsan etme kaplarında hareket ettiğin zaman sana yeni bir sistem açılıyor. Var olan sabit bir sistem. Burada bir değişiklik yok. Orada herkes son ıslahta. Artık ekleyecek bir şey yok. Herkes herkesi seviyor, herkes herkese ihsan ediyor, bir değişim yok. Bu sistem kişiye giderek daha çok açılır ve kişi zamanın olmadığını görür. Ama kişi zaman denilen bir süreç içerisinde kendi keşfediyor. O zamanda bu süreçten geçmek zorunda. 125 basamaktan geçmek zorunda. Yüz yıl, iki yüz yıl, üç yüz yıl bunları bedeninde geçirdiğin zaman manevi süreçle ilişkilendirmeye başlarsın. Fiziksel bedeninde yaşadığın zamana kadar halletmen lazım. Çünkü mekanik bir saat var ve işliyor. Sonsuzluğun ifşası, fiziksel zamana endeksli olarak işleyişidir. Sonsuzluktan bahsettiğin zaman orada zaman yok ama her koşulda ifşa ettiği koşuldan bahsettiğin zaman, zamandan bahsediyorsun. Bunu zamana göre ölçebilirsin.

SORU: Kişi bir köpeği eğitirken, köpek yanlış bir şey yaptığı zaman ceza alacağını biliyor. Bizde insanların manevi bir bilime ifşa olmasını sağlıyoruz ve burada kişiye sanki daha çok darbe almasına davetiye çıkarıyoruz. Burada ben bilimsel bir şey görmüyorum ki.

RAV: Neden insan Kabala öğrenmeye başladığı zaman daha çok darbe alır, daha çok hayattan tokat yer? Kişi aslında daha az darbe yiyor. Aldığı darbenin nedenini anlamaya çalıştığı için darbe daha güçlüymüş gibi geliyor. Buna kötülüğün ifşası denir. Kişi belli bir eğitim aldıktan sonra ve yaptığı bir şeyin kötü olduğunu gördükten sonra da (eğitimine tekabülen) yaptığı şeyden dolayı utanç hisseder. Eğitimden önce hiç umurunda bile değildi (mesela hırsızdı ve çalıyordu). Neden? Çünkü şimdi bir eğitim aldı, eğitim aldıktan sonra darbeyi yediği için (çünkü hırsızlık yaptı ve yakalandı), şimdi kendi kendisini içinden yemeye başlar. Bu yüzden daha çok darbe yiyormuş gibi gelir. Kişi için kötü olur ama amaca yönelik kötü. Kişi kötü eğilimini görmeden bundan kurtulmak isteyemez, sıyrılamaz. Eğer hırsızlığın kötü olduğunu görmezse değiştiremez, arzusunu değiştirmek zorunda, kısıtlama altına koymak zorunda, bunun üstüne çıkmak zorunda. Bu sefer tekrar hırsızlık yapmıyor ama kendi kendini yemeye başlıyor(ne yaptım ben diye). Öyle ki bir daha ona dokunmak istemiyor. Buna kötü eğilimin farkına varılması denir. Eğer kişiye bilgi eklerseniz, kişiye seçim hakkı vermemiş oluyorsunuz yani iyi bir şey bu.

Dolayısı ile Mısırın kötü olduğunu görüyor ve çıkmak istiyor. Çıkmak isterken hangi safhalardan geçiyorlar? On veba, zifiri karanlıktan kaçmak istiyorlar. Dolayısı ile dostum diyoruz ki, manevi ilme Kabala’ya gelen herhangi bir kişiye biz cennetin kapıları açılacak ve ev sahibi de seni sofraya davet edecek demiyoruz. Ne diyoruz hep, kişinin kötü eğilimini görmesi lazım. Ne demek dünyanın kötülüğünü ifşa etmesi? Kişinin bu dünyada işleyen mekanizmanın (egosunun) kötü olduğunu görmesi lazım ve bunun üzerine çıkması lazım. Biz bunu diyoruz. Süreç bu. Süreç devam eden, işleyen bir mekanizma ve her şey kişinin bilincine bağlı. Sen kendine darbe eklemiyorsun.

Kişi Kabala öğrenmeye başladığı zaman kişi yeni darbeler eklemiyor kendine. Kişi var olanı(aldığı darbeyi) bilincine ekliyor. Dolayısı ile Kabala’yı öğrenmeye gelen bir kişi hayatında daha çok problem yaşar diyemezsiniz. Kişi kendi içinde olgunlaşmaya başlar. Kendi iç sürecinde, ben neredeyim, Yaratan nerede demeye başlar. Kişinin bireysel komplikasyonları ortaya çıkar. Yediği darbeler artmaz, darbenin artmasına gerek yok ki. Neden doğa daha çok darbe versin ki. Eğer kişi bilincinde darbenin kalitesini artırırsa, miktarı değil, artık miktara ihtiyacı yok. Çünkü anlayışa, öğretime, öğrenmeye geliyor. Doğasının üzerinde kişi nasıl işlediğini görüyor ve hissettiği o küçücük şeyler insana dağ gibi gelmeye başlıyor. Dolayısı ile daha fazla darbeye ihtiyacı yok ki.

Kabala ilmini dağıttığımız zaman hem kendimizi, hem dünyayı problemlerden kurtaracağız demiyoruz. Hissedecekleri tek şey manevi eksikliklerinden kaynaklanan acı, buna sevginin acısı denir. Kişinin fiziksel darbeleri değil bu acıları keşfetmesi lazım yoksa egosundan arkasını dönüp kaçamaz, maneviyata asla ulaşamaz yoksa. Bu şekilde kişi bilincini ekler. Bir mikroskopla incelemek gibi. Mikroskopla baktığın zaman o küçücük virüs ne kadar tehlikeli görünür. Dolayısı ile en küçük egoyu çok tehlikeli olarak görürüz ve kötü eğilimin farkına varırız. İhtiyacımız olan bu farkındalık. Ama farkındalığa gelmeden önce (maneviyat çalışmadan önce) o farkındalığı görmeden önce darbeler artarak, içimizde bir şeyler uyandırana kadar devamlı gelir.

Baal HaSulam bu dünyanın fiziksel darbelerini es geçmek istiyordu. Nasıl? Bilinci artırarak. İnsanların hayvan gibi darbe yemelerindense amaca yönelik darbe yemeleri ve kötü eğilimin farkına varmak zorundalar. Kişi bu süreçten geçmek zorunda. Bu farkındalık olmazsa sürekli sopayı yiyen bir eşek gibi oluruz. Ta ki bir şey yapması gerektiğini düşünmeye başlayana kadar devam eder. Şu anda dünya hazır, halkımız hazır. İnsanlar maneviyata yakınlaşıyor. Görüyorlar ki hayatta çekilen darbelerin sonu yok. Artık darbeler var oluşumuzu tehdit ediyor. Bu zamanda(dönemde) biraz bilinç ekleyip, neden hayatta darbeler çektiğimizi ve bu darbelerin, problemlerin neden geldiğini anlatabilirsek, insanlar darbeden anlayışa doğru geçebilirler. Neden darbe yiyoruz? Sebep sonuç ilişkisi. Kim? Yaratan kalbini ağırlaştırıyor, Yaratan’dan geliyor. Bu şekilde kişi Yaratan’la bir bağ kurmaya başlar ve geleceğini, kaderini değiştirebilir. Bu bir gün inşallah olacak.