|
|
|
ŞAMATİ 128 - YÜKSEK GALGALTA’DAN ZER ANPİN’E DAMLAYAN ÇİĞ TANELERİ OKUMA Saç ve saçın aklığı vardır. Ve her saç tanesinin altında saçın çıktığı o delik vardır. Şöyle denir, aranızda ki herkese ruhlarınız için ev yapın anlamındadır. RAV Yaratan doğası gereği ihsan eden, iyiliksever, merhametli biri. Ve kendisini ifade etmesi için bir yaratılan varlık yaratmak istiyor. Ki bu ihsanını alabilecek bir varlık olsun. Dolayısı ile yaratılan varlığın mutlu olma ve zevk alma doğası olması lazım. Ve buna ek olarak da yaratılan varlık kendisine bu iyiliği vereni(zevkleri, hazları vereni) keşfetmeli ve Allah’ın kendisine olan sevgisini de keşfetmeli. Yaratan’ın doğasını keşfetmek için, yaratılan varlık kendisini, Yaratan’ın derecesine yüceltmek zorunda. Yaratılan varlığa böyle bir fırsat vermek için Yaratan kendisini gizlemek zorunda. Dolayısı ile öncelikle yaratılan varlığın etrafında dünyaları yaratır yani gizlilikleri (ki bu yaratılan varlığın kaderi, tüm muhteşemliği ile Yaratan’ın seviyesine çıkacak kaderi bu). Dolayısı ile direkt Işığın dört safhasının derecelerinden yukarıdan aşağıya gelişim ve yaratılan varlığın(sanki yaratılan varlık çünkü henüz yaratılan bir varlık yok) Sim Sum Alef yapması (birinci gizlilik) ve burada bu kısıtlamayı yaparak yarattığı o Ein Sof’ta (boşlukta) bir ıslah yapabilir. Ama hala henüz yaratılan varlık yok ortada sadece mekân oluşuyor. Bu sistemi gerçekleştirmek için, Sim Sum Alef’te boş kalan bu mekânı getirip, sonra yaratılan varlık olup, onu tersine çevirip, orada var olan bir varlık olana kadar dünyalar oluşur. Ve bu Adam Kadmon dünyası ile de başlar. Dolayısı ile Işık ve kap arasında ki ilişki başlar yani perde olur. Form eşitliği, NarenHay (NRNHY) Işıkları KHB Zon’a karşıdır. Kabın KHB Zonuna Aviut ve perdede ki Bituş’a endeksli olarak, Adam Kadmon itibari ile form eşitliği ilişkisi oluşmaya başlıyor. Tüm incelemeleri ile yayılmaya başlıyor. Ondan sonrada GAR de Atzilut denilen sistem oluşuyor. Ve bu yasayı GAR de Atzilut uygulamaya getirir. GAR de Atzilut’ta tüm yaratılışın düşüncesi var. Amacı, yapacaklarının sırası var ta ki Bina de Atzilut’a gelene kadar. Bina yaratılanlara endeksli olarak yaratılan varlığa tekabülen Yaratan denir ve yaratılanlara da Zon de Atzilut denir. Bu iki koşul genel sistemde işler. Yaratan ve yaratılan varlık sistemi çalışıyor çünkü sistem içerisinde aralarında olan her şey yükselecek olan yaratılan varlıklarla Yaratan’ın arasında ki ilişkiyi simgeliyor. Ve aralarında keşfettikleri şeyde Yaratan olur. Yani kendilerini o dereceye ne kadar eşitlerlerse o kadar keşfederler. Yaratılanları uyandırmak için yani Zon de Atzilut’taki ruhları uyandırmak için içlerinde manevi bir eksiklik olması lazım yani arzu oluşturması lazım. Ki bunu zaten GAR de Atzilut’tan alıyorlar. Buna Se’arot’tan (saç) alıyorlar denir. Yaratanın yaratılan varlıkta ifşa olması arzusunun ortaya çıkması var. Yaratan’ın baştan yarattığı düşüncesinde oluşturduğu, tanımladığı her şey O’nun Işığının yaratılana tekabülüdür. Bu arzudan dolayı saçlar olur ve saçlardan da damlalar. Ve yaratılanlar da ıslah olma arzusunu ifşa eder. Dolayısı ile yukarıdan aşağıya mekanizma işliyor ve aşağıdan yukarıya da kendisini realize etme sistemi başlıyor. Baal HaSulam burada bunun nasıl çalıştığını anlatmaya çalışıyor. Yukarıdan aşağıya olan bu bağ Se’arot (saçlar) vasıtası ile. Her saç kendi deliğinden çıkmıyor. Saç aynı zamanda fırtına demektir. Bu saçlar başımızda ki o deliklerden çıkarken o eksikliklerden çıkıyor. Yaratan ifşa olmak istiyor ama yaratılanın içerisinde direkt olarak ifşa olamıyor, olamazda zaten. Dolayısı ile kafa derisinde ki deliklerden (ki bunlar eksiklikler) ve oradan bu deliklerden (ki bunlar Folikler) saçlar çıkıyor. Bunlar aşağıdakilere yani yaratılanlara o eksikliği getiriyor. Ve bu Yaratan’ın arzusuna yakınlaştırır. OKUMA Saçın konusunu anlamak için, şöyle ki, siyah bir mürekkep gibidir. Yani Yaratan’dan yabancı düşüncelerden dolayı kendisini uzak hissettiğinde buna saçlar denir. Ve bir de beyazlık vardır. Yani Yaratan’ın Işığı Yaratan’a yaklaştıkça üzerine akar. Ve buna Işık ve kap denir. RAV Dolayısı ile beyazlık Işık yani saçların aklaşması ve kaplar var. OKUMA Bu işin çalışması şu ki, kişi Yaratan’a yönelik çalışmaya başladığı zaman ödülü beyazlıktır. RAV Yani manevi yolda çalışırken canlılık hisseder, güç hisseder. Dolayısı ile önce kişinin pozitif bir çekimle uyanması gerekir. OKUMA Ve sonra kişiye yabancı bir düşünce gelir. Ve derecesinden kişi düşer ve manevi çalışmadan uzaklaşır. RAV Kişiye aklında, kalbinde yabancı bir düşünce verilir. Ve kişinin kendisine gelen Işığa önce tutunması lazım. Ve o aldığı bir porsiyon Işık üzerine kişi kendi hâkim olmalı ki onun derecesi olsun. Eğer insan engelleri aşabilirse ve o his içerisinde olmak istiyorsa, o yaklaşımda olmak istiyorsa, arzusunun üzerinde Yaratan’a yönelmek istiyorsa bu olur. OKUMA Yabancı düşüncelere fırtına ve saç denir. Ve saçın altındaki o Felikül de eksikliktir. Zira yabancı düşünceler gelmeden önce aklı bütündü ve Yaratan’a yakındı RAV Ama bu Yaratan’ın gücünün vasıtasıylaydı kendi gücü ile değil. OKUMA Ama yabancı düşüncelerle Yaratan’dan uzaklaştı. RAV Ne oldu burada? Yaratan özellikle bunları kişiye verir ki o kişinin üzerinde uzaklaşma hissi olsun. Burada akılda eksiklik koşulu olsun diye. Bu da elbette yukarıdan olan bir şey, ruhun kökünden kaynaklanıyor. Kendisini daldan köke çekmek için. Ama insan şunu anlamaz, bir taraftan Işık var, bir taraftan içinde bu eksiklikler ifşa oluyor ki bu iki koşuldan kendi çabasını inşa etsin. Çünkü içinde oluşan bu çaba bağımsız bir Partzuf oluşturuyor. Yabancı düşünceler ya da doğduğu nitelikler değil bunlar sadece içinde uyanan unsurlar. Bunlar esasında Işığın vasıtası ile iyi gelişimler, uyanışlar. Bunlar iyi ya da kötü düşüncelere kişiyi çekmez. Kişi bu koşulların arasında kendisini bulmalı, Yaratan’a olan tavrını inşa etmeli. Bu tavrı inşa edebilmesi için insanın yabancı düşüncelerin üzerine çıkması lazım. Yani kötü bir koşuldan daha önce Yaratan’ın kendisine vermiş olduğu iyi koşula gelmeye çalışmalı. Çünkü orada örnek vardır. O zaman çabası gelecekteki Partzuf’un temeli olur. OKUMA Kişi üzüntüsünden dolayı bundan pişmanlık duyunca üzerine bu gözyaşlarını çeker. RAV Gözyaşları derken yani kişi bu engelleri aşamamaktadır ve Işığa tutunamamaktadır. Daha önce Yaratan kendisini uyandırmıştı, Yaratan’ı kendisine yakın hissediyordu, Yaratan kendisine bir örnek göstermişti, peki neden şimdi tek başına yapamıyor. Çünkü eğer tek başına yapabilseydi egoist arzuları ile giderdi. Dolayısı ile çabasını hissetmesi lazım. Çok büyük bir çaba sarf etmesi lazım. Kişi burada görür ki bunu tek başına yapamaz ve Yaratan’a ihtiyacı olduğunu görür. Hatta her defasında Yaratan’a ihtiyaç duyduğunu aklına bile getirmez. Ama çabanın sonuna geldiği zaman şunu keşfeder ki sadece Yaratan kendisine yardımcı olabilir. Burada kişi Yaratan’la olan bağını kendisi keşfeder. OKUMA Ve saçlardan bir kanal olur. RAV Bir üst Işık kendisine akar yani kablarına. Çünkü insanın kapları yani arzuları ihsan etmek için ayarlanmış durumda. OKUMA Daha sonra kişiye tekrar yabancı düşünceler rahatsız edici koşullar gelir. Ve kişi tekrardan Yaratan’dan uzak konuma gelir. Ve tekrar kafa derisinde bir eksiklik olur. Ve tekrar gözyaşları gelir. Ve saçlardan tekrar bir kanal olur, gene o bütünlüğe transfer olur. RAV Bu çalışmadan kişi Tora alıyor yani manevi çalışmayı öğreniyor ki kendisine gelen tüm engel ve karanlığa rağmen. OKUMA Dolayısı ile kişi inişli, çıkışlı bir şekilde yoluna devam eder ta ki saçlar belli bir bolluğa gelene kadar. Bu bolluğa da çiğ tanesi denir. Ve bu yüzden saçlarım çiğ taneleri ile doldu denir. Çünkü oradan sonsuz bir şekilde gelir. Ve her çabasında kendisine damla damla gelir ta ki tüm ölçüye gelene kadar. Ve ondan sonra da denir ki ölüler canlandırılacak. Şöyle ki, kişiye gelen yabancı düşünceler insanın kafa derisinde delikler açar. Aynı yarım kuruş gibi. Kuruşun yarısı ona aittir diğer yarısı da borcudur. İki yarıdan anlamamız gereken şey, aynı zamanda olmadığıdır. Her defasında bir bütün olmak zorunda. Çünkü eğer bir sevabı atlayıp tutmadıysa o zaman yarım değil tam kötü bir insan olarak tavsiye edilir. RAV Kişi başka koşullarla kendisini eşleştirerek elde ettiği (iyi hisleri, kötü hisleri, bilincinden vs) tüm bu koşullardan kişiye Yaratan bütünlük hissini veriyor. Kişi tüm bu hislerle kendisini tamamlamak zorunda. Yani kişiye yabancı düşünceler geldiği zaman buna karşı kişi kendisini nötrleştiriyor, tarafsızlaştırıyor. Her iki koşulda da kendisini tanımlamak zorunda. Bir koşulda yapıp da öteki koşulda yapmaması mümkün değil. Kişi gelişiminde her yaşadığı koşulu kendi incelemesi ile tamamladığı zaman gelişebilir ancak. OKUMA Ama iki koşul vardır. Bir tarafta kişi Hak’tan yanadır yani Yaratan’a tutunmuştur ve buna Hak eden denir. Düşüşe düştüğü zaman ise kötü insan denir. Bu yüzden dünya ya mutlak kötü ya da mutlak erdemli için yaratılmıştır denir. RAV Kişi her koşulu kullanmak zorunda hat safhaya kadar. OKUMA Bu nedenden dolayı yarım denir. Çünkü iki koşuldadır ve kendin için bir edinim sağla demektir. Çünkü yabancı düşünce geldiği zaman aklı Yaratan’la bütün değildir. Bundan pişmanlık duyduğu zaman ruhu için bir edinim istemektedir. RAV Bu düşüşte kendisi için bir ıslahtır. OKUMA Eğer her defasında reforme olursa, değişirse o zaman sonsuzluk kişiye akar ta ki dolana kadar ve denir ki başım çiğ taneleriyle dolu. RAV Dolayısı ile burada kişiye verilen düşüşler gururu ile ilerlemesin diye. Kişi kendisini Yaratan’a yönelik eksiklikleri ile nötrleştirir ve ondan sonra Işık ve kap beraber iniş ve yükselişte olur. Düşüşte kaplar Yaratan’dan gelir çünkü bunlar yabancı düşüşler. Yükselişte ise beraber. Anladınız mı anlamadınız mı? Yükselişte iken Yaratan kişiyi uyandırır, uyanış verir, tamam mı? Yaratan’ın Işığı ifşa olur. İnsana eksikliği, ihtiyacı getiriyor. Çünkü Işık ve kap var. Kap ne peki, kap ne yapacak? Kendisini nötrleştirecek, gururlu olmayacak, pasifize edecek ve bu büyük Işığa uyumlu olabilmeye çalışacak. Yani Işığa uygun bir kap olmaya çalışacak. Yani yükselirken, çıkışta ki çalışmamız tümüyle bu. Bu arzu geldiği zaman kişi bununla Divekut (bütünlük) içerisinde olması lazım. Hatta Şabatlarda da bununla ilgili hikâyeler vardır. Işık gelir ve bu yüzden hafta içi Şabata çalışıyoruz çünkü Şabata kap hazırlamak için. Beyazlık ifşa olduğundan değil, burada bir form söz konusu. Ortaya çıkan şey düşüşte yabancı düşüncelerin gelmesidir. Aslında yabancı düşüncelerin gelmesi gelecekte ki ıslah olacağı kaptır. Yabancı bir düşünce ama o kabın başlangıcı. Dolayısı ile bunun için Işık çekmek durumunda. Nasıl böyle bir düşünceye Işık çekebilir? Sadece merhamet Işığı var. Bu ne demek? Kişi yabancı düşüncelerini aşıp, merhamet içerisinde olmaya çalışmalı. O düşünce içerisinde olmaya çalışmalı. Ve bu yabancı düşüncenin ego vasıtası ile kendisini domine etmemeli. Çünkü gururu sürekli büyümek istiyor. Dolayısı ile yükselişte kişi üst Işığa kendi kabını ekler. Düşüşte de Yaratan merhametini ekler. SORU: Maneviyatta sonu olmayan bir zevk var ama burada görüyoruz ki maneviyatta inişler, çıkışlar, eksiklikler var. Bu fiziksel dünyamızda ki eksiklik hissi ile arasında nasıl bir fark var? RAV: Makalenin başında dedim ki, bir tanım verdimdi, şöyle, Yaratan, yaratılan varlığa gözükmek istiyor. Gözükebilmesi için yaratılan varlığın Yaratan’ı anlayabilecek kapasitede olması lazım. Yani O’nun gibi olması lazım ki Yaratan’ı anlayabilsin. Bir çocuk yetişkin olanı keşfedemez. Neye göre keşfediyor? Ne kadar sömürüp, kullanabileceğine göre. Ne diyor? Anne ve baba bana şeker almak zorunda, oyuncak almak zorunda, anladığı şey bu. Ebeveynlerin çocukları için esas istedikleri şey ne? Yetişmesi, sağlıklı, başarılı, güçlü olması. Ama çocukken bunu göremiyor. Bunları ancak onların seviyesine geldiği zaman anlayabilir, onların sevgisine ulaştığı zaman, onların derecesine geldiği zaman anlayabilir. Bu yüzden Yaratan’ın yaratılanlara birden ifşa olması mümkün değil. Ancak Yaratan’ın seviyesine, o anlayış, bilinç seviyesine gelebilirse, yaratılan varlık Yaratan’ı anlayabilir. Çünkü yaratılan varlığın her koşulda Yaratan’a eşit olması lazım ki O’nu anlayabilsin, hissedebilsin, tümüyle, kendi başına, bağımsız bir varlık olarak O’nun içinde olabilsin. Ve Yaratan’da var olan her şeyi o gelişimiyle anlaması lazım. O evrim insana ancak aşama aşama gelir. Çünkü yaratılan varlığın içerisinde bilinçli bir arzuyla bu evrimi itmesi lazım. Maneviyatta zaman yok ama bu yüzden bizim dünyamızda çok yavaş gibi geliyor bize. Kişi sürekli bir çaba içerisinde kendisini itiyor bu gelişmeye ve evrimleşmeye yönelik. Prensip son derece basit, çünkü realitede Yaratan ve yaratılandan başka bir şey yok. Yaratan tarafından ihsan etme arzusu var. Bu ihsan etme arzusunun realize olması için alma arzusunun olması lazım. Ve bu alma arzusunun da ihsan etmeyi anlaması lazım. Dolayısı ile ihsan etme arzusu, alma arzusu ihsan etme niteliğini edindiği zaman Yaratan’ı istediğini keşfeder. Yoksa bunun dışında Yaratan’dan sadece alırız. Ve Yaratan’ın kim olduğunu, ne yapmak istediğini, niyetini, düşüncesini hiç anlamayız. Tıpkı bir bebeğin yetişkinden çikolata aldığı gibi. Aldığı dışında hiçbir şeyi hissetmiyor. Niye? Çünkü canı onu istiyor. Ama bu küçük derecenin üzerinde olmak istiyorsa bunun üzerine çıkmak zorunda. Bunu edinebilmek için büyümesi lazım, yetişmesi lazım, algısında, anlayışında gelişmesi lazım. Dolayısı ile ne yapacak? Ya bu gelişim sürecinde bedenini geliştirecek (geliştirmezse kanser olup ölür), ama maneviyatta geliştirdiği zaman O’na benzemeye başlar. Niyeti ve kalbi Yaratan gibi olur. Dolayısı ile bu kişinin ruhu, bedende ki o küçük hücre nasıl Yaratan’la bağ kuracak? Bu hücreye büyüme fırsatı verebilmek için Yaratan ona Işık ve kap veriyor. Bir taraftan onu iyi etkiliyor (iyi bir etki veriyor), diğer taraftan arzular (egoist arzular) veriyor ki yaratılan varlık sisteme (Yaratan’a) olan pozitif yaklaşımını oluşturabilsin. Yani yukarıdan sol ve sağ iki çizgi geliyor bize. Yaratılan varlık Işığa bir çekim hissediyor ki buna yükseliş denir. Bazen de sol çizgi etkili olur, buda düşüşe neden olur. Sağ çizgide Işığın geldiğini, yansıdığını hisseder, sol çizgide de başına belaların, korkuların, stresin, problemleri hisseder. Dolayısı ile kişi hem sağ çizgiye, hem de sol çizgiye doğru tavrını, manevi yaklaşımını tayin etmek zorunda. Öncelikle ikisinin de aynı kaynaktan geldiğini tayin etmesi lazım. Her şey Yaratan’dan gelir. Ama kişi içinde bulunduğu koşulda henüz ıslah olmadığından, düzgün bir varlık olmadığından ona iki farklı tavır(birbirine zıt iki tavır) varmış gibi geliyor. Ama aslında bit tek tavır var, her şey Yaratan’ın sevgisinden geliyor. Aslında bölünmez bir sevgidir bu. Aslında kişi bozuk olduğu için ona iki farklı koşulmuş gibi geliyor. Dolayısı ile kişi bütünleşirse, bir kap, bir Işık olarak yükselir ve Yaratan’la bir bütünlük halinde olabilir. Bu şekilde ikisi birbirini hisseder, ikisi birbirini kıyafetlendirir ve buna Yaratan’la bütünleştirmek denir, bu bir derecedir. Dolayısı ile kişi bu koşulu bitirdikten sonra, realize ettikten sonra yeni bir derece için hazırlığa başlar. Yani daha büyük bir Işık kendisine gelecektir, daha büyük yabancı düşünceler gelecektir ve onları da orta çizgi ile bütünleştirmek zorunda ve Yaratan’a olan tutunmasını (O’na sarılmasını) tayin etmek zorundadır. Dolayısı ile bu sürekli, arka arkaya, her koşulda, her geçirdiği aşamada yaşaması gereken, o merdivenin basamaklarında ki her koşulda bu dünyadan sonsuzluk dünyasına kadar Yaratan’ın bulunduğu yerde köküyle bütünleştiği noktaya kadar bu safhalardan geçip, kendisini ıslah edip Yaratan’la bütünleşmeli ve son ıslaha gelmelidir. O safhaya gelene kadar insanın yapması gereken şey defalarca, derece derece ilerlemek. Her defasında sağ taraftan biraz daha fazla Işık, sol taraftan da biraz daha olumsuz düşünce gelir. Ve bu ikisini de Yaratan’dan geldiğini görür ve bunları sadece Yaratan vasıtası ile birleştirebilir. Yaratan kendisine bununla ne yapacağına dair bir örnek verir. Yaratan kişiye bunu yapabilecek güçte verir. Ve ondan sonra kişi yapar. Ne yapacak peki? Hem arzuyu, hem örneği, hem gücü Yaratan’dan alıyorsa kişi ne yapacak? Kişinin çabası tüm bu elementleri kendisine çekiyor. Çabası bunları kendisine getiriyor. Yaratılan varlığın “bana ver” diye ağlaması dışında yapacağı hiçbir şeyi yok. Ancak kişi bu şekilde yükselir. Kişi kendi gücüyle yükselemez. Yapması gereken tek şey istemek. Eğer bu dünyada çocuklarımızın bizden istediği gibi, bize bas bas bağırdıkları gibi (bu elbette egoistçe bir ağlama) isterse ancak olur. Burada kişinin bilinçli bir şekilde ağlaması lazım. Doğasına aykırı bir ağlayıştır bu. Bu haykırış bu nedenden dolayı çok büyük bir çabadan sonra gelir ve buna kişi kendisini yaratır denir. Neden? Çünkü kendi çabası ile kendisinin temellerini oluşturuyor, inşa ediyor. Bizim dünyamızda öyle değil, bizim dünyamız cansız bir seviye. Burada gördüğümüz hiçbir şey yok. Burada insanın evrimi dışında hiçbir şey yok, hiçbir şey görmüyoruz bile, sanki kör bir doğa varmış gibi. İçinde sistem ve bilgi var ve bizde fiziksel olarak zoraki büyüyoruz. Çünkü kanunlar böyle tayin edildi. Baştan sona kadar hiçbir seçimimiz yok ve yapacak hiçbir şeyde yok. Cansız, bitkisel, hayvansal koşullarda böyle ama konuşan derecede farklı. Konuşan derece derken fiziksel dünyadan bahsetmiyoruz, manevi bir dereceden bahsediyoruz. Manevi derecedeki o konuşan varlık kendisine sağ ve sol çizgiden gelen tüm elementleri manevi olarak birleştirir ve bir mekanizma oluşturur. Kendisi burada manevi bir oyun içerisindedir. Neden, niçin gibi koşullarla oynuyordur. Ve bu oyun vasıtası ile kişi üst bir bilinç edinir. Bu yukarıdan gelmez. Bu bilinç insan denilen vasıftır. Ve burada insan Yaratan’a benzer olur. Geriye kalan tüm koşullar Yaratan tarafından kendisine gönderilir. SORU: O zaman kişi düşüşte iken eksikliği merhamet Işığına mı eklemeli? RAV: Eksiklik demedim ki, Işık ekleyeceksin. Eksikliği Yaratan’dan alıyorsun. Nedir bunlar? Yabancı düşünceler. Kişi Yaratan’ın kendisine bunları kendisini uzaklaştırmak için gönderdiğini görmeli ve bu düşünceler ile Yaratan’ın düşüncesini ilişkilendirmeli. O zaman yaratılışın amacını ve bu düşüncelerin kendisine sevgi vasıtası ile geldiğini görür. Ve Yaratan’ın kendisine bunları ihsan etme koşulu ile geldiğini görür ve bunlarla çalışır. Buna merhametle mutluluk denir. Bunlar amaca ters değil ama özellikle bunların üzerine kişi ihsan etme arzusunu inşa ediyor. İhsan etme arzusunun üstüne çıkıyor. Çünkü yabancı düşüncelerin geldiği zamana geceler denir yani düşüş. Ve kişi bunu doğru bir şekilde ilişkilendirdiği zaman merhamet Işığını getirir. SORU: Peki yükselişte eksiklik eklemek ne demen? RAV: Yükselişte eksiklik eklemek demek, Işık var demektir. Işık tümüyle kontrol ediyor. Sanki insan yok oluyormuş gibi. Her şeye Yaratan hâkim. Yaratan insanı satın alıyormuş gibi. Geliyor sana ne kadar değerin diye soruyor, 1 lira, al sana 1 lira sen bana aitsin diyor. Dolayısı ile orada bireyi görmüyorsun. Burada zevklerle, bütünlük hissiyle satın alınıyor. Yukarıdan gelen koşullarla satın alınıyor. Ama ne yapmak istiyor, bu koşulda satın alınmak istemiyor. Yaratan’a karşı durmak istiyor. Bilmek istiyor, aktif olmak istiyor. Dolayısı ile burada eksikliği kendi yaratmak zorunda. Çünkü Işık kendisini söndürüyor, bu yüzden rezinstans gösteriyor. Yoksa sonsuzlukta olmak gibi olurdu. Neden Sim Sum’a (kısıtlamaya) ihtiyaç duydu? Bir taraftan kendisini kısıtlıyor, çok kötü bir şey bu. Çünkü Yaratan’a kendisini bloke ediyor. Diyor ki Yaratan’a benden uzak dur diyor. Öteki taraftan da saygısızlıktan değil ama kendi bireyselliğini oluşturmak için (seni iyi yaptığı için değil) bunu yapıyor. Sana parayı getiriyor, sende O’nun peşinde koşuyorsun. İstenilen koşul bu değil. Dolayısı ile kişi çalışmasında ödülü gözü görmez, ödül diye bir şeyi düşünmez bile. Hatta bunu birçok koşulda tarif ediyor. Der ki, düşmanlar geliyor, kişiyi kuşatıyor, yeniyor vs gibi anlatımlar vardır. SORU: Kişi yabancı bir düşünceyi nasıl görebilir ve yabancı düşünceyi görürsek doğru çabayı harcadığımı nereden görebilirim? RAV: Bu bir sanat, sadece tecrübe ile gelir ve acı tecrübe ile de. Tıpkı bu dünyada yaşadığımız gibi. İnsan büyümek için çaba sarf edip terler. Ama bizim dünyamızda doğa vasıtası ile olur. Doğa insanı yönetiyor, kişiyi ekiyor, biçiyor ve insan bu oyunlarla büyüdüğünü hissetmiyor. Çocuklarda gördüğümüz gibi, ne kadar büyürlerse o kadar çok arzu eklemek zorunda. Kendi doğalarından yaptıklarına eklemek zorundalar. Ve ondan sonra biraz daha egoist olmaya başlarlar. Aslında eskiden de egoisttiler ama doğanın donanımı altındalardı. Kişinin gelişimine endeksli olarak doğa kendilerine gelişmek için olanaklar verdi. Ve geliştiklerini hissetmiyorlardı, çaba sarf ettiklerini hissetmiyorlardı. Onlara bir ilgi verilmişti, uyanış bir arzu verilmişti, heyecan verilmişti. Sağa sola onun peşinde bunun peşinde koşuşturuyorlardı. Her şeye el atıyorlardı ve fiziksel evrimini entelektüel olarak kullanıyordu. Ve bu gönülsüz bir şeydi. Ama ona yetiştikçe yukarıdan uyanış verilmiyor. O zaman kişi toplumdan, kitaplardan kendi uyanışını almak zorunda. Diyelim ki topluma, guruba giriyor ve o gurup diyor ki kendisine, iyi bir müzisyen ve bilim adamı olmak çok iyi bir şey ama bunun için çok çaba sarf etmen lazım. Dolayısı ile kişi suni bir uyanış alır. Kişiye hiçbir zaman içinden uyanış gelmez. Bu yüzden toplum içerisinde yaşamak durumundayız çünkü toplum içerisinde yaratıldık. Toplumun formu insana o arzu ve uyanışı veriyor ve ona göre kişi devam ediyor. Bu yüzden yabancı düşüncelere olan gerçek çaba sadece gurup içerisinde olabilir. Toplum içerisinde olduğunuz zaman o yabancı düşünceler gelebilir. Kişi bunu kendi başına yapmaya çalışabilir ama sosyal hareketleri olması lazım. Yani dağıtım yapması, gurupla ilişki içerisinde olması ve o yabancı düşünceleri çekmesi lazım, çünkü tek başına ne yapacağını bilemez ki. Bu teorik olarak mümkün ama yıllar sürer. O yüzden bize uzak mesafede olan insanlara tavsiyem, her zaman şu, bizimle bir bağınız olsun. Yani derslerle, dağıtımla ilişkiniz olsun. Sadece bu bağınızla bile bizimle gelişirsiniz. Bu kişiyi çok çabuk gelişime getirir. Guruba bağı olmazsa dış düşüncelerin engel olduğunu göremez. Engel gelir önüne ama bunun engel olduğunu göremez. Hayatımda buda oldu der, geçer. Dolayısı ile kişi bir engel, bir yabancı düşünce olduğunu zamanla guruba bağı olursa anlar. Zaten bu bir gelişimdir. Bu kişinin çalışmasıdır. Çalışmasına tekabülen çözümde yanındadır. Diyelim ki, kişi yabancı bir düşünce içerisindeyse bunu yabancı olarak görmez. Birden görür ki, bunu istiyorum, şunu istiyorum der ve kişi bunu görür ama buna bir engel demez, yabancı bir arzu demez. Kendi arzum der, yapmak zorundayım der, bunu düşünmek zorundayım der. Neden? Çünkü mantıklı olarak hayat için buna ihtiyacım var gibi vs düşünceler geliştirir. Kişi bu düşünceyi maneviyatla ilişkilendirmez ki. Eğer koşul bu olsaydı, sadece reaksiyon göstermesi yeterli olurdu. Ama reaksiyon göstermek problem değil. Reaksiyon zaten doğal bir sonuç. Edinim anlayış ve inceleme yaptıktan sonra doğal bir sonuç. Kişi ağladığı zaman anlaması gereken şey şu ki, neden olduğunu anlarsa o zaman içsel edinimden olduğunu (geldiğini) görür. Bu yüzden kendimiz keşfetmek zorundayız. Bunun keşfi doğru yönlenme ile olur. Bu ancak doğru bir çevre vasıtası ile olur. Çünkü Yaratan’dan bize gelen yabancı düşünceler, çevreden gelenler ise yabancı düşünceye karşı gelen olumlu güçtür. SORU: Kişi daha akıllı ise maneviyata ulaşması daha mı zor? RAV: Eğer kişi akıllı ise belki biraz daha hassastır, biraz daha kabadır, biraz daha kurnazdır, belki biraz daha iyilikseverdir. Bunların hepsi kişinin manevi gelişimini engeller mi, yavaşlatır mı yoksa ilerletir mi, hızlandırır mı? Evet diyebilirsiniz. Neden? Çünkü eğer kişi doğası gereği kurnaz ise, kendi kurnazlığını görebilir ve tanır. Bazı insanlar çok sofistike olup bunun farkında değildir ama bazıları da sofistike olup farkındadır. Akıllı insanlarda (zeki olanlarda) böyle, ya akıllı olduklarını bilirler, bunu anlarlar ve içinde bulundukları koşulun ne olduğunu bilirler. Dolayısı ile burada zıt koşullar var, her niteliğin bir karşıt koşulu var. Doğadan aldığı bir koşul var, doğanın kendisine verdiği nitelikler var. Bu nitelikleri doğadan aldığı bir şey olarak tanımladığı zaman, o zaman bu nitelikleri kişiye yardımcı olabilir. Kişi suni olarak baktığımız zaman başka bir şekilde ilerler ama bu suni, sadece bize ilerliyormuşuz gibi geliyor. Kişi maneviyatta sadece çabasına göre ilerler o kadar. Hayatta çalıştıklarını bu kitapları okuduğu zaman anlayan bir insan görebilirsiniz, burada hafızasıyla çok başarılı olabilir. Tüm okuduğumuz Kabala kitaplarındakileri satır satır ezberlemiş olabilir, biliyor olabilir. Baal HaSulam bunlarla ilgili yazıyor, Kudüs'e gittiğim zaman yazılanları ezbere biliyorlardı diyor. Yoğun bir anlayışla çalıştıklarını söylüyordu ama manevi bir edinimleri yoktu. Hatta insanın son derece hayret ettiği bir koşul. Bu kadar çok biliyorlar, ezberliyorlar ama manevi hiçbir dereceleri yoktu. Sadece ezber ve bilgi. Bununla ilgili benim hayatımda da örnekler var. Öyle birçok insan gördüm. Sizlere de daha önce anlattım. Rabaş’la çalışmaya başladıktan altı ay sonra bir öğrenci geldi. Benim Rabaş’la çalışmaya başlayalı altı ay olmuştu ve bahçedeki portakal ağacının altında, sessiz sakin bir yerde Rabaş’la oturuyorduk ve sessiz sakin kitapları çalışıyorduk. Yanımızda bir bina vardı ve pencere açıktı. Biri pencereden kafasını çıkarıp, Kabala çalıştığınızı duydum ve size eşlik etmek istiyorum dedi. Rabat gel dedi. Ve geldi, yanımıza oturdu. Ve Rabaş bana içsel bir şeylerden bahsederken o yeni gelen kişi (ben 33 o 23 yaşındaydı) Rabaş’la öyle bir konuşmaya başladı ki, ben Rabaş’ın ne dediğini anlamıyordum ama bu çocuk takır takır Rabaş’ın dediğine cevaplar veriyordu. Ben içimde muazzam bir sinir, asabiyet hissettim. Burada ne oluyor dedim. Çok iyi hatırlıyorum neler hissettiğimi. Yani ben aylardır Rabaş'la çalışıyorum, bu yeni gelen çocuk Rab aş’ın dediğini anlıyor ve takır takır sorulara cevaplar veriyor. Ben ise hiçbir şey anlamıyordum. Birbirlerini çok kolay anladıklarını gördüm. Ondan sonra Rabaş vefat edene kadar bizimle çalıştı. Ama maalesef diyebilirim ki, aynı derecede kaldı. Son derece hassastı ve kendi hislerini anlayabildi. Sonra Rabaş’la yalnız kaldığımda sordum, neden böyle oluyor, neden böyle olmuyor. Akılla his arsında ki ilişki ne, koşul ne? Oda bana bir açıklama verdi. Elbette verdiği açıklama tatmin edici değildi. Akıla endeksli olarak birçok insan geldi. Rabaş’la çalıştığım yıllar sürecinde son derece keskin zekâya sahip insanlar, muazzam dahiler geldi. Şöyle ki, yukarıdan kişiye gelen hiçbir şey fayda etmez. Sadece aşağıdan uyanış kişiyi ilerletebilir. Kişinin orta çizgideki ilerlemesi önemlidir. Hayatında iyi şeyler oluyor, kötü şeyler oluyor, sağ çizgi sol çizgi üzerinde işliyor. Bunu nasıl doğru bir şekilde tartacağım, ölçeceğim. Dolayısı ile kişinin bunları çevresi dışında analiz edecek hiçbir aracı yoktur. Dostları yani gurubu ve kitaplar. Çünkü insan sindirim sistemini burada bulabilir. Yaratan’dan bana gelen her şeyi tartacağım, ölçeceğim tek yer burası, kitaplar ve gurubum. Eğer kişi kendi aklı ve kalbine sahipse ilerlemesi için yukarıdan verilenleri ilişkilendiremez, doğru bir şekilde ilişki kuramaz. Tıpkı odaya girdiği gibi odadan ayrılır. |