|
|
|
ŞAMATİ 146
OKUMA
RAV Yaratan’ın arzusu yaratılan varlıklara iyilik yapmak. Ve pratik olarak da bu şu demek, aslında kendisini (ihsan eden olarak) yaratılanlara göstermek istiyor. Ama bir kanun var ve bunu ancak form eşitlik kanununa göre yapabilir. Bunu yapabilmesi için yaratılan varlıklarında o ihsan edici mükemmel koşula gelmesi lazım. Bu yüzden insanın yapması gereken bir tek şey var, Yaratan’ın ihsan etme niteliğini kendisi üzerine almak, keşfetmek. Ki bu form eşitliğine gelsin ve Yaratan’la bütünleşsin. Bu yüzden kişinin kendisine yaratılışın amacını hatırlatması lazım. Bu uyanışı hafif var ise kendisini Yaratan’a yönelik yönlendirmeli, ihsan etme niteliğine kendisini yöneltmeli. Kişi daha çok çalıştıkça, grup içerisinde yer aldıkça, doğru incelemeler oluşmaya başlar. Ve öyle bir noktaya gelir ki, her zaman önünde Yaratan’ın rızası vardır ve sadece o amaç için çalışır. Kişi kendisini o yönde nasıl uyandırırsa, nasıl güçlü kılarsa, derecelerinde ilerler ve hayvansal bir ruhtan sıyrılır kutsal bir ruha sahip olur. Ama her halükarda, her derecede en son dereceye gelene kadar kişinin amacı Yaratan’ın yaratılanlara ifşasını sağlamaktır. Ve bunu ancak form eşitlik kanununa göre yapabilir. Yani Yaratan ve yaratılan arasında bir bütünlük olması lazım, bu seviyeye gelebilmesi lazım. SORU: Hayvansal ruh nedir? RAV: Hayvansal derken, bizim hayvansal anlayışımızdan bahsetmiyoruz, bedenimizi hayatta tutan o candan bahsetmiyoruz. Hayvansal ruh derken kutsallık tarafında ki hayvansal ruhtan bahsediyoruz. Yukarıdan kişiye bir yansıma zaten gelmiş, insanın içerisinde arzu oluşmuş ve bu Işığın etkisi itibarı ile yapmak istediği şey kişinin amaca yönelmesi. Yani Yaratan’ın yaratılanlar için istediği amaca ulaşmak. Dolayısı ile amaç kendisine canlılık veriyor. O amaca yönelik arzudan aldığı canlılığa hayvansal ruh diyoruz. Oradan enerji alıyor. Dünyaların oluşumundan ve yukarıdan aşağıya inişte bunu bu şekilde yorumluyor. Dünyaların oluşumu, Briya, Atzilut vs. SORU: Ne demek her zaman arzulayan bir ruhu olması ve bir yerden bir yere sürüklenmesi? RAV: Kişi Yaratan’ın amacını kendisine amaç edinir. Kişi sol ve sağ çizgi olarak çalışıyor, kendisine engeller geliyor ve bunları doğru yorumluyor. Bu engeller kendisine başka bir amaç vermiyor (amaçtan sapmıyor). Bunları hesaba katmadan ilerliyor (engelleri) ama yolda kendisine yardımcı olan şeyler olarak kabul ediyor (engelleri). Kişi bu şekilde çalışarak Yaratan’ın yaratılanlar arasında nasıl yer aldığını ve Yaratan’ın arzusunun yaratılanlarda nasıl oluştuğu yavaş yavaş açığa çıkar. O zaman ölüm meleği, kutsallık meleği olur denir. Klipa vasıtası ile insan sürekli sağa, sola savrulur ama bu şekilde iyi ve kötüsü olmadan ilerler. Yaratan’la arasında ki o mesafede (sol ve sağ arasında) çabasının gücünü kullanır. Ve bu şekilde amaca yaklaşır. SORU: Yerden yere demek, engelden engele mi demek? RAV: Hayatta yer dediğimiz arzu. Orada burada sağa sola savrularak yani her arzunun içine girip çıkarak kendi yerini tayin ediyor. Başına gelen olaylarda, içinde bulunduğu koşullarda olan şeylerin hepsi insana Yaratan’ın yolunda çalışırken kendisine olan imajını ortaya çıkarmasına yardımcı oluyor, kendi imajını inşa ediyor. SORU: Dünyada Işık eksikliği ruhu egoist mi yapar? RAV: Hayır, ille de böyle bir koşul yok. Egoist arzu perdeyi kaybettiğinden dolayı oldu. Yaratan alma arzusunu yarattı. Bunu yaptığı zaman, alma arzusu ikinci Işıktan sonra geldi. Önce Işık vardı, sonra Işıktan alma arzusu yaratıldı. Yani yoktan var edildi denir. Önce Işık vardı ve Işığın içerisinde alma arzusu yaratıldı ve Işık vasıtası ile geldiği için tıpkı bir mumun güçlü bir fener önünde iptal olması gibi iptal oldu. Aslında bu şekilde alma arzusu yok çünkü hala Işığa endeksli. Alam arzusu azaldıkça sanki alma arzusu kendisini daha çok hissediyormuş gibi. Ama denir ki, Baal HaSulam’ın yazdığı gibi, yukarıdan aşağıya Işıkla arzu birbiriyle geldi. Yaratılan bir varlığı yaratmak için özel bir koşul oluştu. Işıkla arzu arasında ki o bağın kopuşuna (yani o kopmaya) perde denir. Ve bu benzerlik ölçüsü arzuyla, kapla Işık arasında. O ilk perde Işıkla kap arasındaki ahengi (uygunluğu) sembolize ediyor. Şimdi bu ahenk ilk başta Işık tarafında yaratılmıştı. Dolayısı ile ilk defasında bu perde vasıtası ile bu uyum vasıtası ile arada bir kopukluk, fark, bir mesafe oluyor. Yani ayrım oluyor, Işık ayrı arzu ayrı. İkisi birbirine zıt bir şekilde bu perde vasıtası ile duruyor. Ve aralarında ki zıt formluktan dolayı da kırılıyor. Bunu kitaplarda Hz. Âdem günah işledi falan diyorlar. Yaratan’la yaratılan arasında ki bu mesafe oluştuktan sonra ancak yaratılan varlıktan bahsedebiliriz. Çünkü o noktaya kadar yaratılan bir varlık aslında değil. Çünkü bunların olmasına neden olan Yaratan. Allah tüm koşulları organize etti ve bu yaratılan varlığı krizden geçirdi. Elbette Hz. Âdem günahı işledi, başka bir seçeneği yoktu ki. Bu yüzden birçok insan sistemi anlamıyor. Hz. Âdem günah işlediği zaman aslında günahı o işledi denmez, bu olmak zorundaydı. Çünkü yukarıdan aşağıya Yaratan’ın ruhları indirmesi için oluşturduğu bir sistem vardı ve Hz. Âdem’in bir suçu, başka bir şansı yoktu. Bu şekilde de bizler bu dünyaya geldik ve arzuyu materyalleştik. Hatta Yaratan’dan ayrı ve uzak olduğumuzun hissi bile yok. O bağın bilincini kaybettik. Yaratan’dan kopuk ya da O’na zıt olduğumuzdan değil, sadece bilincimiz yerinde değil. Her şeyi kaptan ölçüyoruz. Yaratılan varlık bilinci kadarıyla nerede olduğunu ölçebilir. Yukarıdan aşağıya maneviyatın belli bir sistemi var. Bu yüzden birçok insan hayatta neden yaşadığını bilmiyor. Daha yaratılan bir varlık olduğu bile söylenemez sadece yaşıyor. Birçok insan diyor ki, ben bir şey istemiyorum, niye Yaratan’dan, yaratılışın amacından bahsediyorsunuz, benden ne istiyorsunuz diyor. Henüz o arzu derecesine gelmedikleri için hocalarımız (iç ve dış işleyişlerine göre) hayvan gibi yaşıyorlar der. Yaratan’dan tümüyle kopuk bir şekilde yaşayan bir insanda kalpteki nokta yavaş yavaş oluşmaya başladığı zaman o kişinin kalpteki noktası Yaratan’a yavaş yavaş çeker insanı. Ve o hayvandan, o realiteden kopuk olan insanın içerisinde amaca ve Yaratan’a yönelik bir tavır oluşturmaya başlar. Ve eğer bunu realize etmek istiyorsa kişiye bunun için çevresel koşullar, arzu verilir. Ve eğer içinde uyandığı her şeyden sonra kişi, (bu iki incelemenin içerisinde oluşan içsel ve dışsal Yaratan’ın üzerindeki etkisinden dolayı ek olarak) içinde yaptığı çalışma ve çabasıyla arzusuna karşı yaptığı çalışmada yani maneviyatı çalışıp Yaratan’ın Işığını daha çok çeker ise o zaman o koşuldan bu iki güç arasında özgür seçim denilen bir yer oluşur. Yani hayatımızda suni olarak Kabala ilmini çalışmazsak o zaman özgür seçimimizi realize edemeyiz ki, kendimizi yaratılan bir varlık olarak inşa edemeyiz ki. Görüyoruz ki insan bu dünyadayken sadece mutlu olmak isteyen bir alma arzusu, zevk almak istiyor. Fiziksel arzularının yanı sıra para, itibar, güç, bilgi gibi arzuları aştıktan sonra kişinin içinde manevi bir arzu ortaya çıkar. Bu arzuda kişiyi (yaklaşımını) hafif değiştirmesine rağmen bu kişiyi hayvan koşulundan insana çıkarmaz. Yani Allah o kişiyi yukarıdan idare ediyor. Dolayısı ile kişi eğer kendisine suni bir ortam bulabilirse (suni derken kendi içinde uyanmayan anlamında) yani kitaplar, yazılar ve bir gruba, bir hocaya gelebiliyorsa kişi kendisini bu ortamda duyduklarına, öğrendiklerine göre organize etmeye başlar. Burada görür ki, özgür hareket yapabilir. Aslında buda göreceli. Özgürlük gibi gözükmesine rağmen bu aslında kişiden gizli. Çünkü aslında Yaratan’ın her şeyi nasıl kontrol edip, yönlendirdiği insandan gizlenmiş durumda. Ama aşama aşama kişi yaptıkları ile öyle bir noktaya gelir ki, manevi dünyaya girer ve orada BYA dünyalarının kutsallığı ve BYA dünyalarının arı olmayan (artı ve eksi, pozitif ve negatif) iki güç arasında kendisini özgür olarak inşa etmeye başlar. Bu yüzden burada, makalede böyle yazıyor. Zohar’da ne diyor, doğduğu zaman hayvansal bir ruhu var. Dolayısı ile insan doğduğu zaman derken yaratılan bir varlıktan bahsediyoruz. Yani yaratılan bir varlığın doğuşu bu dünyada olduğu gibi, kişi doğduğu zaman ne yapacağını bilmiyor. Nerede olduğunu bilmiyor. Ama o yeni doğan bebeğe yaklaşımımız kendi başına var olan bir varlık olarak bakıyor. Ona bakılması lazım, hala bir şey yapamıyor, yedirmemiz lazım vs. Ama bu çocuğa, bebeğe baktığımız zaman büyüyor. Bu yüzden bununla bir ilişkimiz var. Bu yüzden doğan bir insan olarak anlatıyor burada. Yukarıdan aşağıya Yaratan açısından bakacak olursak, kişi maneviyatta doğduğu zaman kendisini ifşa koşulunda hisseder. Yaratan’ın yönlendirmesi ifşa olur. Ve kişi Yaratan’ın yönlendirmesini görür. Çift ve tek gizlilikten sıyrılmış bir durumdadır. Yaratan’ın kendisine olan niteliğini görür. İyiliksever olduğunu, başına gelen her şeyin iyilik ve sevgi ile geldiğini görür. Daha önce(bundan önce) bunu göremiyordu, bu yüzden gizlilik döneminde denir. Bu şekilde şimdi Yaratan’ın ifşası ile büyümeye başlar. SORU: Hazırlık dönemindeki koşulumuzdan bahsetmek istiyorum. O safhada ilerleyişimizi ne tayin ediyor? Anladığım kadarıyla yukarıdan geliyor bunların hepsi. Bu yaptıklarımız bizi bariyere yöneltiyor mu yoksa önemli değil mi? Özgür seçim bu koşulda nasıl? RAV: İnceleme problemli bir konu. Çünkü kişiye gözleri açılmadan önce denir. Yani gözleri açılmadan kişinin içinde bulunduğu koşulları bilmiyor. Öğrenciye diyorlar ki karanlıktasın ama ben karanlık olduğunu görmüyorum ki. Günün içerisinde güneş olmadığından değil. Karanlıktayız demek, realiteyi yöneten güçleri görmediğimiz demektir. Yani kişi kısa hayatının ötesini görememektedir. Buna karanlık denir. Çünkü fizikselliğin ötesini göremediği için buna karanlık diyoruz. Tüm realiteyi bilmediğimiz zaman ve bu realitenin içerisinde biz nasıl yer aldığımızı bilmediğimiz için karanlıktayız denir. Peki, bu beni nasıl etkiliyor? Ne yapmam lazım? Bu beni nasıl rahatsız ediyor? Şimdi karanlıkta olmamız özellikle böyle. Doğru bir şekilde kullanacağımdan fazlası bana gösterilmez. Bir perde edinip, bozuklukları tayin edip, çalışabilirim. O safhaya gelene kadar realitenin farklı bir safhası bana gösterilir. Öyle ki, doğru olmayan ya da zarar verici şeyler yapmaktan aslında korunuyorum o safhaya gelmeden. O safhaya özellikle getirilmiyorum. Peki, eğer görmüyor ve bilmiyorsam kendimi nasıl hazırlamam lazım? Kabalistler diyor ki, şunu şunu yap, şunu şunu yapma. Normalde bu tür şeylerin hepsi maneviyatı edinmiş bir insanın tavsiyelerini dinlemekle olur. Ve maneviyatın yayılması için, insanlara sunulabilmesi için çalışmak ve grupta yer almakla olur. Bunların hepsi kişiyi sabah dersine getirmeli. Yani yaptığımız her şey sabah dersine gelmek için. Ve sabah dersinde de kendimi iyice küçültüyorum, ıslah olmaya yönelik keskinleştiriyorum ki Yaratan’ın Işığı gelip ruhumu değiştirsin, ıslah etsin. Çünkü kalbimde bir talebin olması için çaba sarf etmem lazım. Kişi bu tavsiyeleri dinlemek istemediğini görür. Dağıtım yaparken bu arzuyu körüklüyoruz. Mesela dağıtım yaptığımız zaman Yaratan’ın ifşasıydı vs gibi şeyleri düşünmüyoruz bile. Yaratan’ın arzusunun yaratılanlara kendisini açmak istediğini görmüyoruz bile. Aslında dağıtım yaparken söz konusu olan bu. Yani Yaratan kendisini ifşa etmek istiyor. Dağıtım yaparken de biz buna katkıda bulunuyoruz. Kendimizi nötrleştirip, başka ruhlarla bağ kurup Yaratan’ın ifşa olabileceği bir koşul oluşturmaya çalışmak, buna ihsan etmek denir. Biz buna sahip olmadığımızı gördüğümüz zaman, böyle bir şeyi istemediğimizi gördüğümüz zaman, bu koşulların hiçbirinin içimizde olmadığını gördüğümüz zaman buna kötülüğün ifşası denir. O zaman şifa için geleceğim tek yer ders. Bu yüzden “kötülüğü yarattım ve bunun ilacını yarattım” denir. Bu yüzden sınıfta derse girmek o üst güçle bağ kurmak için bir fırsat. Bir bağ, bir ilişki ki Yaratan’ın Işığı bana gelsin beni değiştirsin, tüm niyetimi değiştirsin, hayatımda tüm yönümü değiştirsin. Kişi bu koşulların farkına vardığı zaman görür ve Kabalistlerin tavsiyesine göre denir ki, koşulun ne olursa olsun elinden geleni ardına koyma. Bu elbette kafana göre olanları yap demek değil. Burada denen senin eline gelen tüm fırsatları hemen kullan. İnsanın eline bir fırsat geçti hemen kullan. SORU: Diyebilir miyiz ki, hazırlık döneminde relatif özgür seçim olarak konuşacak olursak, yaptığımız şeyler reel değil ama çaba bizi körüklüyor diyebilir miyiz? Yani Yaratan’ın bir rolü var, bizim rolümüz nerede? RAV: Endişeni anlıyorum. Kişinin özgür olup olmadığını anlamak istiyorsun. Yukarıdan yönetilip yönetilmediğini bilmek istiyorsun. Ama işin açıkçası bu önemli değil. Eğer ben hala günün sonunda hislerimden, realiteyi anlayışımdan işliyor isem, ya Yaratan’ın benim iplerimi çekmesi ya da çekmemesi bizim açımızdan bir değişiklik yaratmıyor ki. Ben hala realitede kendi çabamla hareket etmek zorundayım. Yaratan benden gizli, tamam, beni yönetiyor ve diyor ki senden özellikle gizliyim. Çünkü senden gizli olduğum zaman sen bu gizliliğe bakabilirsin. Bu gizliliğe ek bir şey olabilirsin (gizliliği tamamlaya bilirsin). Bu tamamlamayı çalıştıkça büyürüm. Tıpkı bir çocuğa bir oyun vermek gibi. Ne yapıyor, oyun oynuyor, parçaları bir araya getiriyor ve çocuğun aklı gelişmeye başlıyor. Baal HaSulam’ın yazdığı hikâye deki gibi, kralın sadık hizmetkârını yüceltmek istediği gibi. Yaratan’da baştan sona kadar ne süreçten geçeceğimizi biliyor. Ama çocuğun o oyunda yer alması ile henüz bu oyunu nasıl bir araya getireceğini anlamamasına rağmen, bir çaba sarf ediyor. Ve benim ona veremeyeceğim bir aklı edinmeye başlıyor. Onun kişisel karanlıktaki arayışı kişinin içerisinde çok özel bir nitelik oluşturuyor. Yaratılan varlık bu. O derecenin dışında, benim dışımda, benim yönlendirmemin dışında. Eğer bunu yapmazsa ona her şeyimi versem bile bir hayvan gibi kalır. Yani ona istediği her şeyi verdiğim zaman benim yönetimimde kalır, bir hayvandan farkı olmaz. Bu yüzden Yaratan’ın her anda benimle ne olacağını bilip bilmemesi önemli değil. Ben ama Michael olarak bir saniye sonra ne olacağı beni ilgilendirmiyor. Oturup ne olacaksa olsun diye bekleyemem. Çünkü beklediğimiz zaman, doğa bizi yönetiyor olur. Diyelim ki, sonsuz bir sabrım var. Acılar geliyor ve ben ne yapmam lazım diye önceden düşünmezsem, önünü göremeyen, bir sonraki anını göremeyen bir hayvan gibi hareket etmiş olurum. Gelişim seviyemiz hayvandan farklı olmaz. Kişi farklı çünkü insanın karanlık bir hissi var. Elbette hiç kimse Yaratan’ın dışında değil. Herkes ruhunun köküne gelecek ve Yaratan’ın idaresi tüm realiteyi yönlendiriyor ve her şey ondan kaynaklanıyor. Ama bu kişinin, bu mekanizma, bu sonsuz ilahi takdir içerisinde kişinin kendisini yükseltmesine engel değil. Bakın neler olabiliyor. Bir kişi kendisi ne yapabiliyor. Yaratan sadece bana yönelik gizli. Benim hislerimde Yaratan gizli. O’nu hissetmiyorum ama bu kişinin ilerlemesi için yeterli. Ama şunu demememiz lazım, başarısız olursam ilahi takdir var, nasıl olsa gelip beni düzeltir. Tıpkı bir annenin çocuğunun altını temizlemesi gibi. Dolayısı ile kişi maneviyatı çalışırken şu düşünce içerisinde olması lazım, “ben benim için değilsem, kim benim için”. Bu şekilde büyüyebilirsiniz. SORU: Klipot nelerdir? RAV: Klipotlar kişinin içerisinde ifşa olan arzular. Sanki sanki diyorum, altını çiziyorum, sanki yaratılışın direkt edinimine karşı olan arzular, insanın içerisinde engel olarak ortaya çıkar. Doğru yolda ilerlemesine engel olan koşullar ama işin açıkçası sadece insana öyle gözüküyor. Neden? Çünkü henüz ıslah olmuş değil. Klipot’la doğru bir yaklaşım içerisine girerse, bunun Yaratan’dan geldiğini görmeye başlar. Ve klipot içerisinde bir rol alır. Klipot aslında bir meyvenin kabuğu gibidir. Meyveyi korur. Dolayısı ile bir taraftan meyveyi koruyor (kabuk), öteki taraftan olgunlaşmasını sağlıyor. Tıpkı hocalarımızın yazdığı gibi, Firavun sizleri Allah’a yakınlaştırdı diye. Dolayısı ile bunlardan nefret etmek gibi bir koşulumuz yok. Nefret edilen şey sadece kişinin anlayışsızlığına olan, Yaratan’a olan yanlış tavrıdır. Çünkü onların nefretini dışsal bir şeye çevirmediğimiz için, buna dünyada kötü olan her insan dâhil. Klipot’a negatif yaklaşımımı ben görüyorum. Çünkü bana faydası olduğunu görmüyorum. Baal HaSulam şöyle diyor, bu yüzden başınızdaki gözlerinizi bir avuç taş diye yazıyor. Yaratan’ın dışında evrende başka hiçbir güç yoktur. Sanmayın ki Klipot realitede her hangi bir, Yaratan’dan bağımsız bir güç. Her şey Yaratan’dan geliyor. Yaratan hem sol çizgiyi, hem sağ çizgiyi idare ediyor. Dolayısı ile dünyaya olan yaklaşımımız her zaman bir bütün olmalı. Her şey Yaratan vasıtası ile geliyor. Her şey bir tek güçten geliyor, iki yönden hem soldan hem sağdan geliyor. Bunların hepsi sadece insana yönelik bize var. Biz bozuk olduğumuz için her şeyi iyi ve kötü olarak görüyoruz. Ama kişi kendisini ıslah ettiği zaman kötü olarak gördüğü şeyi aslında iyi bir şey olarak görüyor. Klipot’un var olduklarını nerede öğreniyoruz? Manevi kapıdan ilk girdiğimiz zaman, BYA dünyalarında. Hatta Atzilut’un Klipa’sı da Bya’nın Keduşa’sına. Her şey Parsa’nın altında. Yani Atzilut dünyasında yok. Yani kişinin bozuk olduğu yerlerde kişi görüyor ki, orada Yaratan’ın ilahi takdiri Klipa (kötü eğilim) ve Keduşa (kutsallık) olarak ikiye ayrıldığını görüyor. Ama bunların hepsi kişinin bozukluğuna endeksli. Ben bozuk olduğum için realiteyi ikiye ayrılmış olarak görüyorum. Bir çocuğun iyi ya da kötü bir annesi var gibi. Neden? Çünkü dün bana tokat attı ya da bana bağırıp, çağırdı. Hocalarımızın şöyle yazdığı gibi, “her kim hata yaparsa, kendi bozukluğundan dolayı hata yapmıştır”. Islah oldukça görür ki, her şey Yaratan’dan geliyor ve iyilikle geliyor. Yaratan dışında hiçbir şey yok. Bunu Şamati makalelerinde de öğrendik. Bizim çalışmamızda ki temel kural bu, ALLAH’TAN BAŞKASI YOK.
Ancak ondan sonra kişi kendisine gelen negatif duyguları nasıl idare
edeceği konusunda problem yaşar. Bir taraftan O’ndan başkası yok diyoruz,
öteki taraftan kötü hisler geliyor, kötü koşullar geliyor kişiye. Dolayısı
ile dışımda olan her şey için demem lazım ki, Yaratan’ın bana yönelik bir
yaklaşımı, bir tavrı var. Ve ben ıslah olmadığım için, bozuk bir koşulda
olduğum için bunu kötü algılıyorum. Allah’tan başkası yok diyerek, ıslah
edecek bir şeyim yok dediğimiz zaman bu dışımda olan her şeyin Yaratan
tarafından olduğundan yönelik.
SORU:
Kişi hazırlık döneminde kendisini nasıl deniyor? İniş ve çıkış var, hiçbir
şeyi tayin edemiyor. Kişinin dışarısında bir tek şey var. Bu dünya dediğimiz koşul ve eğer kişi maneviyatı çalışıyorsa, sadece grubu, kitapları ve rehberi vardır. Kişi kendisini bu koşullara entegre edebildiği kadarıyla maneviyatı edinmek için bunları kullanır ve kendisini bunlara karşı (yönelik) nötrleştirir yani boyun eğer. Şöyle yazdığımız gibi, kendine bir dost satın al ve kendini bir hoca yap. Yani kişinin bir çaba sarf etmesi lazım. Kişinin kendine boyun eğmesi lazım. Bu şekilde satın alıyorsunuz. Neyle ödeme yapıyorsun? Egonla. Çünkü egonu nötrleştiriyorsun, teslim oluyorsun. Teslim olmak ve boyun eğmekle ödemeni yapıyorsun. Kişi kendisini böyle Yaratan’a yönlendirir. Özgürlük makalesinde öğrendiğimiz gibi kişi kendisini sadece grupla etkileyebilir. Bu kişinin kendisini gruba ne kadar teslim ettiğine bağlı. Ondan sonrada bir ölçüsü vardır. Ve ne kadar ilerlediğini görür. Kişinin ilerleyişi gruba ne kadar bağlı olduğuna bağlı. Kısa bir makale ama anlatacak çok şeyler var. |