|
|
|
ŞAMATİ 161 - MANEVİYATIN VERİLMESİ OKUMA Sina dağında Tora verildi ama şimdi verilmemekte. RAV Şöyle ki, Tora’nın verilmesi içsel bir koşuldur. Yaratan her zaman ihsan ediyor, veriyor ama biz almak için kalifiye değiliz. Kabala ilminde yazılan her şey ve tüm kutsal kitaplarda yazılan her şey manevi hareketlerden bahseder. Yani Yaratan’la yaratılan arasındaki ilişkiden. Her şey edinen birey açısından. Bu kişinin içinde ifşa olan bir şey. Bu kişinin maneviyatı edinmiş ruhlarla ve kendi manevi hisleri ile olan ilişkisi. Sonuç itibarı ile ruh dediğimiz bir Kli, bir kap var. Ve bunu da Işıkla dolduran ve buna bir his veren Yaratan var. Realitede de başka bir şey yok. Ruhlara başka şeylerin var olduğu hissi şundan kaynaklanıyor, ruhun alma arzusunun dereceleri var ve bu derecelere göre Işık farklı izlenimler bırakıyor ve dolayısı ile kişi sanki içinde cansız, bitkisel, hayvansal, konuşan dereceleri hissediyor. Ya manevi dünyada ya da bizim fiziksel dünyamızda bunları hissediyor. Yani içinde bulunduğumuz bu fiziksel, özel realitede bu şekilde hissediyor. Yani var oluşun hissi, realitenin hissi tümüyle kökünden kopuk olan bu fiziksel dünyada. Ama içinde bulunduğumuz koşulda da manevi dünyada da olsak, burada da olsak ruh ve Işık dışında bir şey yok. Sadece bizim dünyamızda ruh kökünden tümüyle uzak olduğu için kendisini bir beden içerisinde bu dünyada hissediyor. Bu özel bir formasyon, özel bir form. Ama bu et ve kemik hissettiğimiz bu beden Işığın etkisi ile içimizde oluşan resimler. Cansız, bitkisel, hayvanlar, konuşan derecelerde Kabala’da bahsettiğimiz kök, 1. 2. 3. ve 4. seviyeler. Bunların hepsi içimizde gizli. Yaratan da içimizde gizli. Bu manevi dünyada bahsettiğimiz 0,1,2,3,4 bu dünyada cansız, bitkisel, hayvansal, konuşan seviyeler olarak ifşa oluyor. Bu nedenden dolayı realite daha üst bir realite yani Işık ve kap. Ve her şey kabın içinde bulunduğu koşula bağlı, ıslah derecesine bağlı. Bu yüzden her zaman aslında Tora veriliyor. Çünkü Işık sürekli yansıyor ve kap bu süreç içerisinde değişiyor. Işığın etkisiyle sürekli değişmekte. Ve kabın son derecesine de insan derecesi denir yani manevi derece. Ya da bizim dünyamızda fiziksel derecede ruhun kökten kopuk olduğu bu fiziksel koşulumuz. Bu nedenden dolayı bu dördüncü dereceye göre ne yapması gerektiğine yönelik koşullar var ki Yaratan’ın yarattığı o genel kabı etkilemek için ne yapması gerektiği koşulda var. Dolayısı ile Işık var. Işığın talimatları var. Talimat demek ilim, Kabala ilmi. Yani burada manevi bir çalışma yaparak kendimizi Işıkla nasıl bir form eşitliğine getirebiliriz. OKUMA Ondan sonra Sina dağında, RAV Yani kap almak için olduğunu gördüğü zaman ve Yaratan’a ters olduğunu görüp koşulundan nefret ettiği zaman, buna lanet ettiği zaman. OKUMA Tora’yı aldık. RAV Yani oradaki bir grup insan (esasında burada bir grup insan yerine Işık ve kabı kullansak manevi koşullarla ilişkilendirmek için daha iyi olacak) yani form eşitliğini seçiyoruz. Tora’nın yolunu almak demek budur. Kişinin kabında Işığı zevk olarak değil ama öncelikle bir ıslah olarak alması. Bu yüzden Tora’nın içindeki Işık ıslah eder denir. OKUMA Tüm aldığımız yücelik buydu. Yani tek ruh tek kalp olduk. RAV Bu ne demek? Bu bir koşulu üstlenmektir. Yani yapacağız ve üstleneceğiz koşulunu üstlenmek. Yapacağız demek, kişisel egomuzu pasifize edeceğiz, nötrleştireceğiz ve aramızda duyma koşuluna gelmek için bir bağ kuracağız. Duyma koşulu Bina demektir yani ihsan niteliği. OKUMA Ondan sonra tek düşüncemiz vardı. Oda Tora’yı almak. Ancak Yaratan’ın açısından her zaman ihsan eden denir. Şöyle ki, kişi Sina dağında on emri her gün duymalı. RAV Yani her gün demek, kişinin yaptığı her şeyde, her yaptığı işlemde, Yaratan’ın üzerinde ki her işleminde, Yaratan’a yönelik yapılan her şeyde bütün bir koşula gelmesi lazım. Buna gün denir. Ve her derecede de aynı koşullar var. Yani Tora’yı almak, ıslah olmak ve bütünlüğe gelmek. OKUMA Tora’ya hem hayat hem ölüm zehri denir. RAV Yani kişi ıslah olmaya yönelik bir şeyler yapabilir ya da yaptığı şeyler içsellik yönünden olmaz. Eğer içsellik olmaz ise Yaratan buna iyi gözle bakmaz. Bu yüzden buna aynı zamanda ölüm zehri de denir. OKUMA Şunu sormamız lazım aynı taşıyıcıda iki zıt koşul nasıl olabilir. Yani gözlerimizle gördüğümüz her şey hisler değil de realite. RAV Bizler alma arzusundayız ve üzerimizde işleyen alışkanlık mekanizması var. Mantık ötesine çıkamamaktayız. Yani Işığın ihsan etme niteliğine tutunamamaktayız. Ancak O’ndan alma koşulundayız. Ondan zevk alma koşulundayız. OKUMA Bu nedenden dolayı kişi Tora’yı okuduğu zaman ve Yaratan sevgisinden uzaklaşırsa buna zehir denir. RAV Elbette kişi için her halükarda çalışıyor ama direkt olarak değil. Ve eğer kişiyi Tora’ya yakınlaştırırsa Yaratan’ın Işığı kişiyi direkt olarak etkiler ve buna hayat Işığı denir. Dolayısı ile kişinin bir seçim yapması lazım. Kişi Yaratan’la bütünleşmek için ilerlemek istiyorsa, Aravut için ilerlemek istiyorsa o zaman Tora ıslah için işler ve hayat Işığını getirir. Ama kişi bu şekilde işlemiyorsa, hala Işık üzerinde işliyor ve Reşimot ifşa oluyor ama kişiye Işıktan zıt olduğu koşulunu hissettiriyor. Yani karanlığı getiriyor ve buna da zehir deniliyor. Yani ölüm zehiri. Ancak Tora yani realitenin kendisi, üst Işık hesaba katılmamaktadır. Neden? Çünkü Ein Sof Işığı bizim hissettiğimiz bir şey değil (bildiğimiz bir şey değil). Kişinin hisleri realiteyi tayin eder. Yani kişi içinde bulunduğu koşula göre realiteyi hisseder. OKUMA Şöyle yorumlamamız lazım, Tora’ya kapsız bir Işık denir. RAV Yani Yaratan ölçebildiğimiz bir şey değil. Ruhumuzun dışında olan bir şey, bir Işık. Edinimimiz yok çünkü kendi kabımız dışında hiçbir şeyi hissedemeyiz. Bu maddesi olmayan bir öz olarak bilinir. Yani bir formasyonu bile yok, sadece bir öz, bir nosyon var. OKUMA Ve fiziksellikte bile özü edinemeyiz, bırakın maneviyatın özünü edinmeyi. RAV Yani ne olduğunu hayal bile edemeyiz. Maneviyatın somut koşulu bile yok denir. Eskiden kabımızın içerisindeydi, şimdi sanki maddeden ayırıyormuşuz gibi. Yani kabın içerisinde Tora’yı ve Işığı hayal edemeyiz. Kişi kendisi için çalıştığı zaman buna Lolişma denir. Yani üst Işığa ters olduğu koşul. Ve kişi Lolişma’dan Lişma’ya gelir. Eğer kişi Lolişma’da olduğunu biliyor ise ancak Lişma’ya gelmek niyetinde ise bu koşula Lolişma denir. Eğer kişi egoistçe çalışıyorsa Lolişma tanımına girmez. Fiziksellik konumuna, tanımına girer. Lolişma aslında yüce bir koşul. Çünkü Lolişma koşulunda kendisi için çalışıyor ama niyetinde maneviyatı edinmek var, ıslah olmak için ilerleme arzusu var, niyeti bu yönde. Agresif bir şekilde ıslah olmaya ilerliyor. Burada Lolişma derecesini tayin ediyor. İgrot (mektuplar) kitabının 70. sayfasında Baal HaSulam’ın açıkladığı gibi, kişi mecnun gibidir denir. Lişma’ya yönelik öyle bir çekim içerisindedir ki, bunsuz yaşayamaz. Ama hala ıslah içinde değil. Niyetlerinde sadece ıslah olmak var. OKUMA Bu nedenden dolayı kişi hala Tora’yı alamadıysa, seneye almayı ümit eder. RAV Yani bir sonraki sefer demek istiyor. Elbette bir seneden bahsetmiyoruz. Yani bir sonraki koşulunda. Şimdi çaba sarf ediyoruz, alamadık, belki bir Reşimo daha çıkacak, bir inceleme daha yapmam lazım ve ondan sonra ıslah gelecek. Ama kişi yapabildiğini yapar ve hala gelmediyse o zaman henüz her şeyi ıslah edecek zamanı gelmedi demektir. Yani henüz ıslah olmamış izlenimler var. OKUMA Kişi Lişma’yı bütünlüğü ile aldığı zaman, o zaman bu dünyada yapacağı başka bir şey yoktur. RAV Bu dünya demek alma arzusunda demek. Ve eğer kişi Lişma’yı alıyorsa yani ihsan etmenin özelliğini, niteliğini alıyorsa ve kendisini bu dünya denilen Işığın tersinde hissetmiyorsa v e kendisini Işıkla uyumlu hissediyorsa o zaman maneviyatta üst dünyada denir. Kişi kendisini her zaman niyette görür. Niyet bir film, bir sinema ekranı gibidir. Ya Yaratan’a tavrını bu dünya olarak görür (Yaratan’a zıt), ya da Yaratan’a uyumlu olarak görür ki buna da (uyumlu olduğu koşula) manevi dünya denir. OKUMA Bu nedenden dolayı her yıl Tora’yı alma zamanı vardır. RAV Yani her derecede kişiye ifşa olur. Her dereceye realite dâhildir (buna Tora’yı alma koşulu dâhil). Çünkü zaman aşağıdan uyandırılmak içindir (iyidir). İnsan her an maneviyatı edinmek için bir fırsatım var diye düşünmeli (burada söylemek istediği). OKUMA Ve şöyle ki, zaman gelir ki, aşağıdakiler de yani yaratılanda Tora’nın Işığını alır. Kişi hatırlarsa alma zamanı her andır. Bu nedenden dolayı eğer kişi Lolişma’dan Lişma’ya gelme yolunda ilerlerse, o zaman bu kişiye belli bir düzende gidiyor denir. Ve ümit eder ki Lişma denilen koşulda Tora’yı alacaktır. RAV Manevi koşuldan bahsettiğimiz zaman yukarıdan aşağıya evrim geçirdiğimiz bir zamandan bahsediyoruz. Çünkü bir seçim şansımız yok. Yıl, ruh koşullarında düşünüyoruz. Yıl ve ruh olarak düşündüğümüz zaman aslında kabın ıslah olmak için ortaya çıkmasında ifşa olan bir koşul. Yani aşağıdan yukarıya yükselmenin koşulunun ortaya çıkması. Yukarıdan aşağıya olan koşul yani yukarıdan aşağıya gelen oluşum zamanla olan bir şey değil. OKUMA Eğer amaç her zaman önünde değilse Tora’ya ters gidiyor denir. RAV Tora’ya hayat ağacı denir yani ihsan etme hareketleri. Dolayısı ile kişi bu yönde kendisini tutmazsa zehrin yolunda gidiyor denir. Yani Yaratan’ın Işığı her zaman üzerinde işliyor, ıslah ediyor, amaca yakınlaştırıyor ve itiyor ama öyle bir koşuldaki kişi bunun kendisine olduğunu görmüyor. Çünkü bunu istemiyor. Bir bebek gibi düşünün, yaramaz bir çocuk gibi dayak yiyor ama bu dayakla da terbiye oluyor, iyi bir his içinde terbiye olmuyor. Yani uyumlu bir şekilde annesi ve babasıyla birlikte uslanıp öğrenmiyor. Bu yüzden ölüm zehri denir ve Yaratan’dan daha da uzaklaşır. Yani hayattan daha da uzaklaşır. Hissettiği şey Yaratan’dan, hayattan uzaklaştığı ama kişi zamanla görür ki Işıkla ters yönde gidiyor. OKUMA Çaba sarf ettim ve bulamadım diyenlere inanmayın. Şunu anlamanız lazım buldum ne demek? Bulacak ne var ki? RAV Bulmak demek Yaratan’ın gözünde büyüklüğü görmek. Yani Yaratan’ın gözünde bu büyüklüğü kişi çabası ile bulur. Bu yüzden çaba sarf etmeden bulamazsınız. Çaba sarf etmek kabın arzulamaya hazırlanmasıdır. Çünkü kişide böyle bir eksiklik başlangıçta yoktur. Yaratan’a yönelik bir tavrı yoktur. Kişi çaba sarf ettiği zaman, enerji sarf ettiği zaman, yazdıkları gibi, bütün gücünle elinden geleni ardına koymaz. Yapmak demek çaba sarf etmek yani istemekte çaba sarf etmek, Yaratan gibi olmayı istemekte çaba sarf etmektir. Tıpkı iyi bir çocuğun ebeveynlerinin her söylediğini yapması gibi. Buna onlar tarafından sevmek gibi yapılanlar denir. Yani kişide Yaratan tarafından sevilmek için bir takım şeyler yapmakta ve kendisi bunu yapamasa da bunun için bir eksiklik inşa etmekte buna çaba sarf ettim denir. Yani ihsan edebilmek için, bir şeyler verebilmek için, O’na bezemeye çalışmak. Bunun içinde grubun desteğine ihtiyacı var. Çünkü Yaratan grubu etkiliyor. Yaratan ruhları etkilediği gibi, diğer ruhlarda insanı etkiler. Burada gruptan bahsediyor elbette. Kişi grup içerisindeki çalışmasıyla, derslere katılımıyla, dağıtıma katılması ile aslında Yaratan’a benzemek isteğini ortaya çıkartıyor. Bunu yapmaktaki niyet Yaratan’a mutluluk vermek. Peki, bulmak ne demek? Dolayısı ile yukarıdan Işığı keşfeder, içinde bu niteliği inşa eder. OKUMA Çaba sarf ettim ve bulamadım diyenlere inanmayın. Şöyle ki, yalan söyleyen yok. Burada bir bireyden bahsetmiyoruz. Kollektifte de aynı şeydir. Ve eğer onun tarafından sevildiğini görüyorsa neden inanmasın. Şöyle ki, bazen kişi duası ile Yaratan tarafından sevilir. Duanın gücü buradadır. Bu bir çalışma gibidir. RAV Ne demek dua ile çalışma arasındaki fark? Çaba sarf etmek, çalışmak elimizle kolumuzla yaptığımız bir şey değil, ağzımızla söylediğimiz dua sözleri değil. Biz burada kişinin içindeki iradeden, güçten bahsediyoruz. Kişi çok akıllı ve zeki olup da, içinde o çabayı sarf edecek çalışkanlığı yoktur, tembel olabilir. Çaba sarf etmek demek, kişinin ıslaha hazır olma durumuna gelmesi, o tansiyon, o içindeki gerilim. Kişinin buna yönelik ne kadar uyanık olduğu, ne kadar sahip olma gerekliliği var. O koşula yaptıkları ile ve dua etmeye gelmesi arasındaki fark nedir? OKUMA Fiziksellikte gördüğümüz gibi, kendilerini çaba ile doyuranlar ya da dua ile doyuranlar vardır. Ve şöyle ki, taleplerinde ihtiyaçlarını isterler. Maneviyatta ise böyle değildir. Kişi maneviyatta çalıştığı zaman bunun bedelini ödemek zorunda. Yani çabasını vermek zorunda. Yoksa kabını kaybeder. Bu nedenden dolayı, şöyle denir; Çaba sarf ettim ve bulmadım diyenlere inanmayın. RAV Kişiye sanki çalışmadan bulabilirmiş gibi gelir. Bazı ruhlar rollerine göre ıslah olmak zorunda. Bunlar bizim hesaplarımız değil, özel ruhlar bunlar. Kişi eğer çaba sarf ettim ve buldum konumunda ancak bulabilir. SORU: Bana dön ve düzelteyim denilen koşul nedir? RAV: Yani kişi düzeltildiği zaman çabasını sarf etmek zorunda. Yani maneviyatı çalışmak zorunda ve maneviyatı çalışırken çabasını sarf etmeli. Diyelim ki, kişi güçlü bir gruba geldi, grup o kişiyi barındırabilir, çekebilir. Burada grupta diyelim ki, on yıldır gelen insanlar var, yeni bir kişi geldiği zaman kendisine manen hazırlanmış her şeyi kullanmaya başlar. Burada fiziksellikten bahsetmiyorum. Kişi burada on yıl çaba sarf ediyor ama yeni gelen kişi çaba sarf eden arkadaşlarının meyvelerini yiyor. Ondan sonra o kişinin geri ödeme yapması lazım. Yani manevi çalışmasında, grubuna olan manevi yoldaki katkılarıyla bu geri ödemeyi yapar. Kişi çabasını sarf etmeli. SORU: Fiziksel öz nedir? RAV: Özden bahsettiğimiz zaman kök olarak var olan bir şey ve tüm realitemiz için var olan bir öz. Bu kökü edinmiyoruz, hissetmiyoruz, ölçemiyoruz, etkileyemiyoruz en azından direkt olarak bunları yapamıyoruz. Duyularımızda yok. Biz kendimizi realitede kendimizin içinde hissediyoruz. Belli bir evrim noktasından, bir arzu derecesinden hissediyoruz. Bir damla cenine baktığınız zaman his var mı? Hayır, bu his ebeveynlerine ait. Ondan sonra bu noktadan bir gelişim söz konusu. Etrafta birkaç hücre var, bir embriyo oluşturuyor ve bu realitemi? Hayır diyoruz neden? Çünkü ceninin yaratılma zamanı var diyoruz. Realite haline ne zaman geliyor? Onu öldürmek yasak olduğu zaman yani canlı olduğumuz zaman. Canlı olmak ne demek? Hayatta mı, canlı mı, ne tür bir kişiliği var? Bunların hepsi potansiyelde. Küçükken içinde ne var? Yetişkin bir insan olarak bir psikiyatra geldiğiniz zaman, psikiyatrın nasıl karar verdiğini, nasıl yaptığını görüyoruz. Burada bir birey nerede? Bir birey yok, burada bir makine var. Tıpkı doktorların kişiyi sınayıp, baktıkları gibi. Kişilikten bahsetmiyorlar, organlar sağlıklımı sağlıksız mı ona bakıyorlar. Şunu anlamamız lazım ki ham arzuların evrimleşmesi, yoktan var olması ve Işığın geliştirmesi (Işık her şeyin kökü) ve o alma arzusunun gelişmesi birçok süreçten geçer. Şöyle ki o arzu var olduğunu hissetmeye başlar. Belki on, on beş, yirmi yaşlarında, ben şimdi hayattayım, yaşıyorum gibi bir düşünceye sahip olabilir. Ondan önce çocuğun böyle bir düşüncesi bile yok, bir hayvan gibi yaşıyor. Ancak belli bir noktadan sonra yaratılan varlıktan bahsedebiliriz (yani ben yaratıldım, ben yaşayan bir varlığım hissi geldiği zaman). Buda realitemizde kişi belli bir olgunluğa geldiği zaman olur. Maneviyatta Yaratan’a yönelik kendini hisseden bir insandan bahsediyoruz. Ve buna yönelik olarak kişi ilerleyip, kendisini ıslah edip, kendisini Yaratan’a bağladığı zaman İNSAN tanımı alıyor. Yani insan o özü edinmiyor. Hocalarımız şöyle diyor, yaptıklarından onu algılıyoruz, onu tanıyoruz. Dolayısı ile içimizdeki hislerimizle içimizde bir şeylerin işlediğini hissediyoruz. Sanki bir kuklanın iplerinin çekilmesini hissettiğini düşünün. Bu ham arzu kişiyi bu şekilde inşa ediyor. Şimdi ben en son dereceyi hissediyorum, yapılan Behina Daled, dördüncü safhada, o en son safhada üzerimdeki işlemleri hissediyorum. Yaratan’ın bana yaptıklarını hissederek, O’na ulaşmak, O’na benzemek istiyorum, O’nu tanımak istiyorum. O’nu tanıdığım zaman ve gördüğüm zaman tüm bu bana yaptıklarını iyilik olarak hissettiğim zaman, içimde O’na iyilik yapmak gibi bir his uyanıyor. Dolayısı ile Daled’den yani dördüncü safhadan, üçüncü, ikinci ve birinci safhalara göre Yaratan’a benziyoruz, sıfır safhasına göre değil. Cansız, bitkisel, hayvansal ve konuşan derecelerin nitelikleri içimizde ifşa oluyor. Yani maddemiz olan arzumuzda hissettiğimiz koşullar ama kök yani Işık, yani dört, üç, iki ve birinci safhanın dışındaki hareketleri edinmiyoruz. Bunlar üzerimizde olan koşullar, realitemizin üstünde olan bir şey. Buna Yud harfini uç noktası denir. Yud harfinin uç noktası olduğunu söylemesek üstümüzde olduğunu söyleyemezdik. Orada sadece düşünceyi ediniyoruz. SORU: Lişma, yaratılışın amacına ulaşmak ve yaratılanlara mutluluk vermek ama egoizmde zevk almak için, eğer ben zevk almak için çalışmıyorsam yaratılışın amacına nasıl geleceğim? RAV: Bu bizimle çalışmayan bir insanın sorusu. Yaratılışın amacı yaratılanlara mutluluk vermek. Yaratılan bir varlığa mutluluk vermek demek şimdi bir şeyden zevk almak durumundayım demek değil. Eğer arzumu takip ediyorsam ve kendimi hazla dolduruyorsam yaratılışın amacında yaşıyorum demek. Yaratan baştan yaratılan varlığın bütünlüğü almasını istedi. Buda statünün Yaratan derecesinde olması demek. Bu yüzden hocalarımız, İsrail oğulları Allah’ınıza geri dönün derler. Yani Yaratan’ın derecesine bilinçli bir şekilde, arzumuzla, çabamızla geri dönmek zorundayız. Hocalarımız bu yüzden bu cümleleri yazıyor. Şimdi doğru arzumuz varda, bizde şimdi bu dünyevi arzuyu hazla kendimizi doldurarak yaratılışın amacını yerine getiriyoruz değil. Çünkü biz şu anda Yaratan’a ters bir durumdayız, zıt bir koşuldayız. Biz öncelikle Yaratan’a ters olduğumuz koşulu görmeliyiz ki, kendi seçimimizle, çabamızla Yaratan’ın koşulunu görelim ve bu Yaratan’ın bizim için yaptıklarından, bizim üzerimizde olan edinimleri, o düşünceyi, niyeti, davranışı üzerimize alarak kendimizi inşa edelim ve kendimizi O’na yönlendirelim. Neden? Kişi kendisini anlayışı ile niyeti ile inşa eder. Kendi kendisini inşa eder. Yaratan’a niyetiyle, düşüncesiyle, yaptıkları ile O’nun seviyesine gelir. O zaman buna Yaratan’ın statüsünde olmaktan mutluluk duymak, haz duymak denir. O zaman gerçektende sonsuz ve bütünlüğün koşulunda zevk alır. Çünkü Yaratan gibi olmak dışında gerçek, bütün bir mutluluk yoktur. Ama kişi Yaratan mutlu olmamı istiyor, bende bu dünyada istediğimi yapıyorum, öldürüyorum, hırsızlık yapıyorum, tecavüz ediyorum, Allah’a şükür zevk alacağım şeyler var derseniz, hatta bir ağaçtan bir meyve alırken Allah’a şükür çok güzel yaptın, sağ olasın yiyorum derseniz zaman bunda eşitlik mi var? Hayır, bunda da eşitlik yok sadece şükran söz konusu. Oda sanki hatta sanki diyoruz çünkü sanki Yaratan yapmış gibi ama Yaratan’ı hissetmeden Yaratan var diyemeyiz. Bu şekilde kişi zevk alıyor. Zevk vasıtası ile Yaratan’la bir bağ kuramazsınız. Zevk aldığınız zaman sadece alıyorsunuzdur. Zevkin niteliği bu zevk almak. Ve dolayısı ile ıslah olmuş bir hareket değil. Biz bu tür dincilerin yaptığı şeylere saygısızlık etmiyoruz elbette ama bu Allah’tan en uzak nokta. Sadece uzak değil, bu kadar uzak olmasına rağmen Yaratan’la bir bağı olabileceği düşüncesi içerisinde. Yani bir dincinin de düşüncesinde bağ var. Neden maneviyatı edinmiş insanlar her defasında şükretmeli diyor? Çünkü kişiye hatırlatmak için. Kişiye bir yön vermek için. Ama bu sadece bir başlangıç, yolun başlangıcı. Ve en uzak nokta, Yaratan’a en ters ve en zıt koşul. Şimdi eğer kişi sadece Yaratan’a şükredip, fiziksel hareketlerin içerisinde kalırsa zehrin içindedir denir. Neden? Çünkü sanıyor ki, tüm Yaratan’a yaptığı şükürlerin hepsi kendisini Yaratan’a yakınlaştırdığını sanıyor. Tam tersine bir alıcı haline gelir. Peki, maneviyatı edinmiş hocalarımız neden bu şekilde dini vecibeleri yerine getirdiler? Kişinin kendisini önce bir Yaratan’a çevirmesi için. Şimdi kendisini çevirdikten sonra oradan ruhen ıslah olmak ve ilerlemek zorunda. Yaratan’ın amacına ancak manen ıslah olup O’nun gibi ihsan edebilirsen gelebilirsin. Bu koşula da dostunu kendin gibi sev denir. Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma denir. SORU: Çaba ile ıslah arasındaki bağ nedir? Yani çabanın miktarı ile ıslah arasındaki bağ nedir? RAV: Çabayı ölçemeyiz. Yani ne kadar yapmamız gerek ki, arzumuz ıslah olsun? Bunu ölçemeyiz ki. Adamlar çaba sarf ettim ve buldum diyorlar. Kendimizi bunda ölçemeyiz ki. Baal HaSulam’ın açıkladığı gibi, birisi keskin bir zekâya sahip, ötekisi tembel, ötekisi konsantre olamıyor, ötekisi eğitimsiz, bir başka insan daha güçlü, bu hesapları yapamayız ki. Barış makalesinde de bunu yazıyor. Barış makalesini çalıştığımız zaman ne dedik? Kişinin ruhunu bilmiyoruz dedik, gerçek niteliğini bilmiyoruz dedik. Bu yüzden her insanı eşit hesaba katamayız ki. Dolayısı ile iki insanı kıyaslayacaksanız, bu dünyada bu insandan daha güçlü üç kat daha fazla çalışması lazım diyorlar. Yanlış bir hesap, böyle bir hesap yapamayız ki. İnsan kendisini ölçtüğü zamanda böyle. Bu yüzden çabamızı bitirene kadar ne yaptığımızı bile bilmiyoruz. Kişinin yapması gereken tek şey, Eşeğin yükü yüklenip, öküzün arabayı çektiği gibi. Ne zaman bilebilirsin? Bulursan ancak bilebilirsin. Her zaman birden gelir. Hiçbir zaman kişi için % 10 eksik ya da % 1 fazla demiyoruz. Bulmak diyor hocalarımız. İnsan birden buluveriyor. Yoksa çaba sarf ettim ve kazandım derlerdi. Ya da çaba sarf ettim maaşımı, ödülümü aldım gibi olurdu. Maneviyatta buna yönlenmiyorsun bile. Burada bir gizlilik daha var. Kişi tümüyle buluyor. Ben alma arzumda çaba sarf ediyorum ve birden bana ihsan etme niteliği veriliyor. İhsan etme arzuma kendimi yöneltmeme rağmen ihsan etmenin ne olduğunu bilmiyorum. Yani tahmin ettiğimle aldığım şeyde tümüyle farklı. Ve kişi birden o niteliğe gelir. |