|
|
ŞAMATİ 23 YARATAN’I SEVENSEN KÖTÜLÜKTEN NEFRET EDECEKSİN OKUMA Yaratan’ı sevensen kötülükten nefret edeceksin ve senin ruhunu O koruyacak ve kötülüklerini ellerinden alacak. Bu paragrafta şu denmektedir, Yaratan’ı sevmek ve O’nunla bütünleşmeyi istemek yeterli değildir. Aynı zamanda kişi kötülükten nefrette etmeli. Nefret kötülükten nefret etmeye tekabüldür. Yani kişinin kendisi için alma niteliğinden. Kişi görür ki, bundan kurtulacak bir çaresi yoktur. Aynı zamanda kişi durumu da kabul etmek istemez. Eğer kişi kötülüğün kaybını görürse, özellikle kötülüğü kendi başına pasifize edemediğini görürse. Zira alma arzusu doğamıza Yaratan tarafından verildi. RAV Yaratan tarafında burada iki koşul var. Birincisi doğanın güçlerinden bahsediyoruz. Elbette duygulardan bahsetmemize rağmen. Bizim dünyamızda bir nevi kopukluk var. Akıl ve duygular var. Doğanın kanunlarını çalışıyoruz ve buna ek olarak birde duygularımız var. Duygularımız kanunları izlemiyor sadece hislerimizle ilgili olan bir şey bu. Çünkü anlamıyoruz. Çünkü doğamızı, yapımızı anlamıyoruz. Bu yüzden kendimizle ilişkilendiremiyoruz. Dolayısı ile duygularla ilişkili olan hiçbir şey içimizde bilim olarak değil de, akılla ilgili psikoloji, psikiyatri gibi yer alıyor. Felsefede aynı şekilde hatta felsefede ölçü bile yok. Boş bir balon gibi. Ama maneviyatta ihsan etmek, sevmek ve vermekten bahsediyoruz ki bu Yaratan. Yaratan alma arzusunu yarattı, mutlu olma, zevk alma arzusunu yarattı. Yaratan’dan gelen zevke ek olarak (Yaratan arzuyu yaratıyor ve zevkle dolduruyor) yaratılan varlık ya zevk hissediyor ya da hazsızlığı, zevksizliği, boşluğu hissediyor. Realitede başka bir şey yok. Dolayısı ile içinde bulunduğumuz koşuldan içimize doğru tüm doğayı araştırmaya başlarsak, o zaman bu kuru tatsız kurallardan doğanın güçlerine geliriz yani sevgi ve nefret denilen koşullara yakınlaşmaya geliriz. Bunlar duygusal şeyler. Yaratılışın maddesini keşfetmeye başlarız böylece ki bu alma arzusudur. Alma arzusu iki şey hisseder, ya boşluk ya haz. Buna zevk yada acı da diyebiliriz. Bu yüzden bizler Kabala ilminde bu fenomenlerle çalışıyoruz. Yaratan’ı seven sen kötülükten nefret edeceksin diye bu yüzden böyle yazar. Sevgi ve nefret nasıl bir arada olabilir? Yaratan’ın yarattığı madde de bir koşul var. Reaksiyon gösterme kapasitesi var. Bu şekilde kendisinin neye bağlı olacağını seçebilir. Dolayısı ile Yaratan için ihsan etmeye, vermeye yönelik sevgi hissedebilir ve buna sahipse kendi doğal niteliğine yönelik nefret hisseder. Çünkü bu almak, bencillik, egoizm. Buna karşı nefretle davranır. Bunun zıttı da söz konusu, kişi kendi içinde kötü niteliklerini görmeye başladığı zaman, maneviyatı çalıştıkça maneviyattan ne kadar uzak olduğunu görmeye başladığını görmeye başladığı zaman kendi maddesinden nefret etmeye başlar. Sonuç itibari ile sevgiye yakınlaşır, Yaratan’ın önemi gözünde artar. Dolayısı ile bu iki zıt koşul bir biri ile çalışıyor. Çünkü iki zıt koşul Malkut ve Keter. Çünkü Keter de Yaratan’ın iyiliğinin farkına varılması var. Buna Yaratan sevgisi denir. Malkutta da nefret fenomeni var. Yani kendi maddesinden nefret, kötülükten nefret, Yaratan’la bağdan ayıran nefret. OKUMA Bu paragraf bize yapabileceğimiz şeyi söylüyor. Yani kötülükten nefret etmek. Bu şekilde Yaratan kişiyi kötülükten uzak tutar.Şöyle yazar,Yaratan kötülüğün elinden kurtardı. Bu durumda kişinin Yaratan’la belli bir bağı olduğu için bir yakınlaşma içerisindedir. RAV Şunu anlamamız lazım, sevemeyiz ve nefret edemeyiz. Bu fenomenleri, bir şeye yönelik olan tavrımızı tayin edebilmemiz için önce içimizde bir değişim olması lazım. Yani maneviyatta bir tecrübe yaşamamız lazım. Çünkü bizler her zaman hislerimiz (kabın hissiyatı) açısından yaklaşıyoruz. Kab tarafından bakış açımız var. Duruma asla Işık açısından bakamayız. Dolayısı ile fenomen için bir yaklaşımımız var. Mesela, sevemiyorum ama sevmek istiyorum, nefret ediyorum ama nefret etmek istemiyorum. Dolayısı ile bir koşula gelebilmek için bir ihtiyaç var ve o Işığa tekabülen Yaratan’ın Işığı gelir ve bu ihtiyaca göre istediğim şeyi yerine getirir. Bir bebek gibi yapacağı hiçbir şeyi bilmiyor ama anne ve babasından belli bir talebi var. Bu talebe karşılık anne ve babasını zorluyor bir şeye karşı. Bizimde Yaratan’a karşı yaklaşımımız bu. Tek başımıza kendimiz bir şey yapamıyoruz. Ama Işık yapabilir. Dolayısı ile Işığın yapabilmesi için istememiz lazım, bir talebimizin olması lazım. Bu arzumuza göre olan bir şey. Eğer arzumuz bütün bir arzu ise Işık tak diye bunu yapar. Dolayısı ile kötülükten nefret edemeyiz ama kötülükten nefret etmeyi isteyebiliriz. Kendimizi kötülükten uzak tutamayız ama kötülükten uzak tutulmayı isteyebiliriz. O zaman Işık gelir arzumuzu yerine getirir. Bununla ilgili şöyle yazar, Eğer arzunu Yaratan’ın arzusu yaparsan Yaratan arzunu yerine getirir. OKUMA Hatta kötülük kişinin içerisinde Partzufun sırtı olarak kalır. Sadece kişiyi ıslah ederek, kötülükten gerçek olarak nefret edersek sırt denilen bir koşul halinde ıslah edilir. Zira Yaratan’la bütünleşmek istiyorsanız, o zaman dostlar arasında bir bağ olmalı. Eğer iki kişi dostunun nefret ettiği şeyden nefret ederse ve dostunun sevdiği şeyi severse o zaman bu iki kişi bir bağ kurabilir. Bu asla bozulmaz bir bağ olur. Dolayısı ile Yaratan’da ihsan etmeyi sevdiği için insanda kendisini ihsan etmeye yöneltip bunu istemeli. Yaratan aynı zamanda almaktan nefret eder. Zira Yaratan bütündür ve hiçbir şeye ihtiyacı yok. Dolayısı ile insanda kendisi için alma niteliğinden nefret etmeli. RAV Burada bir örnek var. İlerlemek için Yaratan’dan bir talepte buluna biliyoruz bu örnekle. Doğadaki en yüce güç hep Yaratan. Tüm doğayı, her şeyi yöneten sadece Yaratan. Bizde şimdi O’na benzeyebilmek için bir örnek bulmamız lazım. Örnek öyle bir şekilde olmalı ki, O’na benzemeye çalıştığımız zaman O’na yakınlaşabiliriz. Bu dereceler yükselişin dereceleri. Yaratan kendisini, ihsan etmeyi daha çok açtıkça bu yakınlaşma 125 derecelerden yükselmek olarak bilinir. OKUMA Yukarıda ki yazılanlardan görebiliriz ki, kişi çok güçlü bir şekilde alma arzusundan nefret etmeli. Zira dünyadaki tüm bozukluklar alma arzusundan gelir. Kişi bundan nefret ederek bunu yener ve kutsallığa yaklaşır. RAV Bu yavaş yavaş olur. Maneviyatı çalışırken ilk başta alma arzusunun ne olduğunu bile bilmiyoruz. Baal Hasulam 155 madde de TES e girişte yazıyor. Diyor ki, kişi maneviyata çalışırken kendisi üzerine saran Işığı çeker, kendisini ıslah eden bir güç çeker. Bu Işık insana Yaratan’dan ne kadar zıt olduğunu gösterir. Çünkü ruhumuzun kökünden, ıslah olmuş koşulumuzdan geliyor o Işık. Bizim dünyamıza, bizim koşulumuza geliyor ve amaçtan ne zıt olduğumuzu gösteriyor. Kişi bu zıtlık hissiyatından yükselmeye başlar. Kendi doğasından nefret etmeye başlar. Yaratan’ın, ihsan edenin doğasına yönelik sevgi oluşturmaya başlar. Tabi bu bir anda olan ve kolay olan bir şey değil. Kişi grupla doğru çalışırsa, dağıtımda rol alırsa, maneviyatı doğru çalışırsa bunu yapabilir. Bu koşulların hepsinde Işık kendisine gelir ve kendisine bir örnek verir. İyi nedir ve kötü nedir. Kişi buna tekabülen de iyiliği sevip kötülükten nefret etmek ister. Almaktan nefret eder ve ihsan etmeye yönelik bir sevgi hisseder. Elbette ağzıyla söylediği şeylerle değil. Kalbindeki hissiyatıyla. Çünkü Işık kişiye iyi ve kötüyü ifşa ettiği zaman kendi kötü niteliklerini ifşa ediyor. O zaman bu Işık kişiyi etkilemeye ve ıslah etmeye başlar. O zaman kişi için, her kim Yaratan’ı seviyorsa kötülükten nefret eder denir. Yani Yaratan’a yaklaşmak isteyen bir kişi kötülükten de o denli nefret eder. Yani almaktan nefret eder. İçinde bulunduğu doğadan nefret eder. Dolayısı ile kişi nefret ederek almaktan uzaklaşır ve ihsan etmeye de yakınlaşır. Bu Işık bizi etkiliyor, izlenimler getiriyor, sonra arzumuzu ıslah ediyor ve tümüyle bizi ihsan etmeye yöneltiyor. Her şey Yaratan’ın gücü ile Işığı ile oluyor. Bu Işık sonsuzluk dünyasından kişinin ıslah olmuş derecesinden gelir. Dolayısı ile yapmamız geren şey, maneviyatı gurupla çalışmak, entegre olmak ve ıslah olmuş koşulumuzdan Yaratan’ın Işığının bize yansıması için kendimize bir yön tayin etmek. Böylece Işık yavaş yavaş içimizde değişikler yapmaya başlar ve manevi koşula doğru bizi yükseltir. Burada ortaya çıkan şey şu, kişinin her zaman, her kim sen Yaratan’ı seviyorsan kötülükten nefret etme koşuluna gelmesi. SORU Yaratılan varlık bir toz gibi devamlı Yaratan tarafından silkelenip duruyor. RAV Evet bir taraftan doğru yaratılan varlık yerdeki bir toz gibi. Tüm yaratılışı ele alacak olursak (yalnız burada Adem denilen koşuldan bahsediyoruz et ve kemikten bahsetmiyoruz.) burada insan nosyonu özgür seçimi olan tek varlık. Büyüyebilecek ve kendisiyle kimin oynadığını anlayabilecek tek varlık insan. Bu karşılıklı ilişkiden senin söylediğin gibi(soruyu soran arkadaşı kastediyor Rav) zavallı olan yaratık Yaratan’la bir bütünlük sağlayabilir. İnsanı sıfırdan yükselte bilir. Bebekler gibi, bebekler bir doğadan bir doğaya gitmiyor yani burada doğup hemen maneviyata gitmiyor. Ama bak bir bebeğin büyümesi için ne kadar çok terlemesi lazım. Biz ne kadar ızdırap çektiklerini hissetmiyoruz. Egoları dürtüyor, bu yüzden bebekler sağda solda koşuşturuyor bir şeyler yapabilmek için. Güçlü bir arzun varsa harika problem yok, sağa sola koşturacak enerji bulabilirisin, amacına ulaşabilirsin. Çocuklara nasıl öğrettiğimizi görüyorsunuz. Ufak bir çocuğu alıyorsun, yürümesi gerekiyor, ayakları üzerine koyuyorsun ve bırakıyorsun. Düşüyor, ağlıyor, ne yapacağını bilemiyor ama böyle öğreniyor. Bu şekilde öğrenmesi kolay mı? Elbette değil ama bizde dünyamızda böyle öğreniyoruz. Çocuklarda bir şeyler öğrenmek, edinmek istiyor. Bir motivasyonları var sürekli. Çünkü gelişiyorlar. Küçük çocukların ne kadar hareket içerisinde olduklarını görüyorsunuz. Yani çok yüksek ateşi bile olsa hala oyun oynamak istiyor. Biz ise tersiyiz. Biz doğamıza ters bir şey edinmek istiyoruz. Bu yüzden doğa bize yardımcı olmuyor. Biz doğamıza karşı çalışmak zorundayız. Bu yüzden çaba sarf etmeliyiz. Çaba ne demek? Doğana karşı çıkmak demek. Yaratan sana kalpteki noktayı veriyor, kişi kendini motive ediyor, maneviyatı edinmek istiyorum, her şeye razıyım ilerlemek istiyorum diyor ondan sonra Yaratan adamı hop durduruyor. Bizde duruyoruz. Bu koşullardan bende geçtim. Bazen böyle zamanlar olur ve sonra seni arkadan hop diye bir iter ve öyle bir zaman gelir ki hareket edecek enerjin olmaz. Kılını kıpırdatamazsın ve sonra biraz daha arkadan iter. Esas motivasyonumuzun olmadığı o zamanlarda güç almak için gurupla beraber çalışmalıyız. Bir çocuğu ayakları üzerinde bırakmak gibi yani bağımsız hareket etmek zorunda. Dolayısı ile sürekli ellerinden tutmuyoruz ayakta dursun diye. Biz güçlü iken yani Yaratan bizi ellerimizden tutuyorken, bize enerji, motivasyon verdiği zaman, hadi ilerle dediği zaman kişinin gurup vasıtası ile gelecek için enerji birikimi yapması lazım. sağlık sigortası ödemek gibi. Sağlıklıyken sağlık sigortasına gerek yok ama sağlığında bir bozukluk olursa daha önceden yapmış olduğun ödemeyle bunun faturasını karşılıyorsun. Şimdi hasta değiliz ama gelecekte ihtiyacımız olacak. Emeklilik maaşı için sosyal sigortaya ödediğimiz para gibi. Yaşlı iken çalışamayacağız ama gençken yatırıp gelecekte kullana bileceğiz. Manevi çalışmada da böyle. Guruba gücüm olduğu zaman destek veriyorum ve Yaratan özellikle gücümü benden aldığı zaman (gücü benden Yaratan çekiyor) gurup bana o desteği veriyor. Yaratan benden o gücü aldığı zaman ben bir kütük gibiyim. Parmağınızı oynatacak halinizin olmadığı zamanlar olacak. Motivasyonunun olmadığı zaman cansız bir cisim gibisin. Dolayısı ile şunu düşünmek lazım, guruba yatırım yaptım mı, şimdi sana yardımcı olsunlar diye. Çünkü bununla onlarla bağ kurabilirsin. Sen onlarla, onlar senle. O zaman tek kalp, tek yürek olabilirsin. İhsan etme gücünü bulabilirsin. Yaratan’ı bulabilirsin. Bu şekilde amaca gitmek sana öğretiliyor. Gücün olmadığı için bu yüzden şikâyetlerin olmasın. Enerjim yok, Yaratan bana çok kötü davranıyor vs gibi. Etrafındaki guruba değer vermen için Yaratan sana ölü olduğunu göstermek zorunda. Sadece sana gücü verecek koşulu gösteriyor, sadece guruptan güç alabilirsin. Başka bir pil yok. Yani pillerini dolduracak başka bir yerin yok. Çünkü sana yardımcı olması için güç edindiğin yer gurup. Sina denilen o gerçek koşula geldiğin zaman, o nefret dağına karşılık ihsan etmeye yönelik büyük bir karanlık hissettiğin zaman sadece gurupla bağın seni kurtarır. Aravut edinebilirsin ve maneviyatı alabilirsin.Işık adamı evirir, çevirir ve ihsan etme niteliğini verir. Sadece bu şekilde. Neden? Çünkü ihsan etme kabını sen inşa ediyorsun. Karşılıklı ihsan etme olmadan Yaratan’ı edinemezsin bunu anlıyorsun. Maneviyatı edinemezsin, ihsan edemezsin. Yaratan’ı edinmek, ihsan etme niteliğini edinmek için Yaratan’ı elde etmek için değil. Dolayısı ile gurupla elde etmek istediğim o koşulda, o nitelik. Burada bir çok amaç yok. Amaç bir tane, o ihsan etme niteliğinde kişi Yaratan denilen ihsan etme gücünü keşfeder. Daha sonra bizler ileride gurubun olmadığını da göreceğiz. Sadece bana bir gurup varmış gibi gelecek. Tüm gurubun aslında bir ruhun parçası olduğunu, senin kendi parçan olduğu ortaya çıkacak. Gurup maneviyatı edindikten sonra göreceksin ki guruptaki herkes senin bir parçandı. Egoist doğana karşı çalışabilmen için o bir engel gibi veriliyor sana. Sanki bu adamlar dışarıdan garip varlıklarmış gibi geliyor sana. Ama bu güçlere karşı çalışarak kişi ihsan etmenin ne olduğunu anlar. Baal Hasulam şöyle söylüyor, Yaratan yemeğin üzerine toz serpiştirir ki yemesinler. Dolayısıyla ihsan etme gücü olması lazım ki tat alabilesin yoksa o kadar tatsız gelir ki dokunamazsın bile. SORU Yaratan kişiyi geri dönemeyeceği bir noktaya getiriyor. Peki bu noktadan sonra yapılan şeyler yaratılana mı ait. RAV Bu farklı bir soru. Neyi Yaratan yapıyor, neyi yaratılan varlık yapıyor. Aslında yaratılan varlığın hiçbir şey yaptığı yok, her şeyi Yaratan yapıyor. Ama gizlilik konusu bu. Sen her şeyi Yaratan’ın yaptığını hissetmiyorsun. Her şeyi sanki sen yapıyormuşsun gibi geliyor sana. Rav dedi ki her şeyi Yaratan yapıyormuş ve ben şimdi bunu duydum ve bende artık hiçbir şey yapmayacağım. Hayır, bunu da diyemezsin. Çünkü kişi hissedip algıladığına göre yapmalı, duyduğuna göre değil. Daha sonra maneviyatı çalıştıkça, gözlerin açıldıkça o zaman göreceksin ki (Baal Hasulamın yazdığı Yaratan beni arkamdan ve önümden sardı adlı makaledeki gibi) her şeyi Yaratan yaptı. Arka taraftan kabı hazırlıyor, ön taraftan da kabı Işıkla dolduruyor. Yaratan hem arkadan, hem önden beni sarıp her şeyi yapıyorsa ben kimim. Sen sadece Yaratanın yaptığı her şeyi hisseden şeysin. İnsan denilen şey bu. SORU Maneviyatta sevgi denen koşulu bilmediğimizi öğrendik peki nefreti de mi bilmiyoruz? RAV Aynen. Sevgi ve nefret bizim dünyamızda çok sınırlı ve son derece ilkel nosyonlar. Sevgiyi biz yemek gibi şeylerle ilişkilendiriyoruz. Bu yüzden balığı seviyorum diyorum. Mesela cinselliği sevmek gibi. Ama sevgiyle ilgisi yok sadece fiziksel alınan bir haz. Bunu insana ait bir şeyle nasıl ilişkilendirebilirsiniz ki. Mesela buluğ çağında birisinin cinselliğe yönelik arzusu var bu sevgi mi? Sevgiye yönelik bir arzumu? Elbette ki hayır. Biz sadece kafamız karıştığı için böyle düşünüyoruz. Çocuklarımızı sevmek, akrabalarımızı sevmek, balık sevmek, yemek sevmek, cinsellik sevmek bunların hepsi doğadan gelen şeyler. Maneviyatta ki sevgiden bahsettiğimiz zaman, ihsan etme niteliğini edindikten sonra kişiye sonuç olarak gelen bir şey, doğamızın üstünde olan bir şey sevgi. Bu nedenden dolayı sevgi nefretin üzerinde olur derler. Yani kendime olan sevgiden başkasına olan sevgiye. Bu yüzden Yaratanı seversen kötülükten nefret edeceksin diyor. Çünkü başka bir şekilde olamaz. Burada iki form var, madalyonun iki yüzü var. Tüm fenomeni genel olarak görmemiz lazım. Bu nedenden dolayı sadece maneviyatı çalıştığımız zaman ıslah eden Işık vasıtası ile ihtiyacımız olan şeye geliriz. Yani neyi sevmeliyiz neden nefret etmeliyiz. Nefret etmek ne, sevmek ne? Bu izlenimler manevi izlenimler. Islah eden Işığı kendi üzerine çekmeyen insanda bu ayrımlar asla olmaz. Bu yüzden maneviyatı birkaç yıl çalışmayan bir insan, kendisini Işığa yöneltmemiş, doğru pozisyonlandırmamış bir insan hala bahsedilen şeyleri bilmiyor demektir. Yani neyi sevmeli, neden nefret etmeli. SORU Başkalarına zarar vermek bu dünyevi seviyede ne demek? RAV Kabala ilmi bizim içimizdeki bu doğadan bahsetmiyor. Bir aslan ava çıkıp bir zebrayı öldürüyor. Bu onun öğle yemeği. Televizyonda gördüğümüz zaman kabus gibi görüntüler, vahşice hayvanı öldürüyor. Burada adalet nerede. Zavallı zebra veya geyik orada otlanıyorken birden öldürülüyor ve diri diri yeniliyor. Bu ne aslanın suçu nede geyiğin veya zebranın suçu. Çünkü doğaları böyle. Böyle vahşice koşullar olduğunu görmemize rağmen bu koşullar doğanın koşulları. Dolayısı ile bizim realiteye yaklaşımımız önemli. Realiteyle objektif ve bağımsız ilişki kurmak için doğanın üstüne çıkmamız lazım. Çünkü biz hep alma arzusunun, egonun içindeyiz. Biz insanlar olarak hep kendi içimizden realiteye bakıp, yargılıyoruz. Burada bir problem var. Dünyada ne kadar çok adam varsa, o kadar çok farklı fikir var. Dolayısı ile tam olarak anlamıyoruz. Fakat kişi kendi doğasının üzerine çıkabilirse, buna kabala ilminde Tiferetin orta üçte biri tanımı verilir, buna aynı zamanda Noga kabuğu denir yani yarı iyi, yarı kötü, iyilikle kötülük arasındaki yerde denir. O üçte bir aralıkta kendisinin bir kararı olabilir. Kendisini ne etkiliyor, nasıl etkilenmek istiyor, kendisini nasıl yönlendirmek istiyor. Bu yüzden kişi kendisini yarı iyi, yarı kötü görmeli denir. Ancak o zaman özgür kararı olabilir. Eğer kişi bu noktaya gelirse, o zaman belki iyi ve kötünün ne olduğunu tayin edebilir. Ama şimdi bizler hep taraflı konuşuyoruz. Bize iyi gelen şeye iyi diyoruz. Dolayısı ile kişi bu dünyanın üst seviyesine çıkmadan yargıç olamaz. O yüzden insanlar niye acı çekiyor diye sorduğun zaman ancak bu doğanın üzerine çıktığında cevap buluyorsun ve her şeyin doğal olduğunu görüyorsun. Aslında kimsenin zarar vermediğini görüyorsun. Biz hepimiz bir makinenin parçasıyız. Karşılıklı olarak birbirimize bozuğuz ama ıslaha kadar. Islah edene kadar mekanizma bu şekilde işliyor. Düşmanlar görüyorsun, sevgililer görüyorsun, dünyaya çok zarar veren insanlar görüyorsun ve sonra farkına varıyorsun ki bunlar doğanın mesaj gönderen postacıları. Bana mesaj getiriyorlar. Kişi her şeyin üzerine çıkarak gerçeği görebilir ancak. SORU Kendi alma arzuma karşı koyacak gücü akıl ve duygu açısından kullanmak ve bunları birde sefirot açısından anlamak zor. Alma arzusunu ve kötü eğilimi bir araya getirmek nasıl olacak. Kötü eğilimimin tespitinde aklımı, hissiyatımı nasıl kullanacağım. RAV İnsan duygularına önem vermeli. Çünkü kabımız, maddemiz bu. Maddemiz mutlu olma arzusu. Yaratılan şey bu. Hissettiğim şey gerçek olan şey. Eğer hissediyorsam gerçek bu demek. Bana ne derseniz deyin hissettiğim benim gerçeğim ve bana göre gerçek olan o. Bir bebek gibi, eğer açlık hissediyorsa bağırıyor. Bizde sürekli ne hissettiğimizi analiz etmeliyiz. Ondan sonra bu hissiyatın nedeni ne diye düşünmeliyiz. Yani her şeyi o hissin içinden analiz ediyoruz, ona göre kıyaslıyoruz. Bunu hissedip, analizi de bu hissiyatın içinden yaptığım zaman bunu Yaratan’a yönlendirebilirim. Almak yerine ihsan etmekten alınacak hazza yönlendirebilirim. Bunun için akla ihtiyacım var. Bir makineye, bir hafızasal bir şeye ihtiyacım var ki kıyas yapabileyim. Özel formüle göre çalışan bir mekanizma olsun ki, bu akıl denilen makine ile geçirdiğim duyguları analiz edebileyim. Yani akıl benim duygularımın analizi için ek bir araç. Bu yüzden akıl ve kalp denilen iki nosyon var. Kalp denilen şey insanın özü yani alma arzumuz. Duygularımız, hissiyat. Akıl da kalbimin yani arzumun istediklerine göre gelişiyor. Bu yüzden kişi hissiyatını yoğunlaştırmak istiyorsa, daha çok hissetmek istiyorsa yada toplumsal olan para, ün gibi fiziksel arzulara gelmek istiyorsa beyni de amaca gelebilmek için ona göre gelişir. Görüyoruz bazı insanlar bana televizyon verin,futbol, bira ve işime de gidiyorum nasıl başka bir şeye ihtiyacım yok diyor ve aklı da buna göre gelişiyor. Aklı biraz daha gelişen bir adam, başkasının olanı kıskanıp ben niye sahip değilim demeye başlayan bir insanın o zaman kendisini yüceltmek için aklı çalışmaya başlar. Ama aklı geliştiren şey daha yüce bir şeyi hissetme arzusu. Dolayısı ile akıl duyguları da gelişmeye itiyor. Yani basitçe akla, istediğimiz şeyi elde edemediğimiz zaman, istediğimiz şey elimizde olmadığı zaman ihtiyacımız var. Akıl o zaman kullanılır. Çünkü bir şey istiyorum ve sahip değilim. Beyin de fiziksellikte buna tekabülen çalışan bir makine. Maneviyatta arzularımıza ters olan koşullar var. O yüzden hissi koşulumuz değişirse aklımız ve çalışma mekanizması da değişir. Tümüyle zıt bir şekilde çalışabilir. SORU Kişi sürekli alma arzusunda darbe yiyorsa kişinin ilerlemek için motivasyonu nerede? RAV Kişi manevi gelişiminin başında hazırlık denilen bir safhada. Buna gizlilik dönemi de diyoruz. Çünkü insan nerede olduğunu bilmiyor. Bu koşul kendisinden gizli. Diyorlar ki, Yaratan seni etkiliyor ama kişi bunu görmüyor ki. Diyorlar ki Yaratan sadece iyilik verir ama ben kendimi kötü hissediyorum. İşte bu gizlilik koşulu. Ben iyiliği hissetmiyorum ve Yaratan beni etkiliyor diyorlar ama ben ne kendimi iyi hissediyorum, ne de Yaratan’ı görüyorum. Bazen de insan kendisini iyi hisseder ve belki beni etkileyen manevi bir güç vardır diye hisseder veya düşünür. Ve bu şekilde bazen çift gizlilikten çıkar, tek gizlilik denilen koşula gelir. Bazen kişinin hissiyatı biraz daha iyidir, daha üst bir gücün olduğuna yönelik bir nosyon olur aklında. O zaman kişi durumu haklı görmeye başlar. Yani iyi bir hisse sahip değildir ama amaca yönelik değişimi görmeye başlar ve bu ayırımı yaptığı zaman hem fikir olur. Bizim problemimiz şu, gizlilik içindeki safhada, ilerleyişimizin ön safhalarındayken (belki bu durumdan çabuk geçeriz) kişi şunu unutuyor, kendimizi Yaratan’ı haklı görmek için kendimizi zorlamamız gerektiğini unutuyor. Bunu sürekli denememiz lazım. Şunu hatırlamamız lazım, Yaratan’la bir kontağımız var, bir temas içerisindeyiz, hissettiğimiz şey bana O’ndan geliyor, düşündüğüm şey bana O’ndan geliyor, O’ndan başkası yok. Bunlar tesadüfen gelmiyor, özellikle bir ebeveynin çocuğuyla ilişkisi gibi. Bana hayatımın an be anında ne öğretmek istiyor. Eğer kişi Yaratan’ın ifşasını talep ederse, bana O’nun yaklaşımını ben doğru reaksiyon gösterebileyim diye bunu yapmak isterse, O’na karşılıklı bir ilişkisinin olmasını isterse o zaman kişi yavaş yavaş Yaratan’ın ilahi yönetimini görmeye başlar. Bunu fiziksel bedeni ile değil içsel olarak yapması lazım. Kişinin içsel olarak yapması gereken bazı şeyler var, reaksiyonlar var, topluma yaklaşımı, guruba yaklaşımı, manevi çalışmaya yaklaşımı var. Bunları yavaş yavaş görmeye başlar. Bu nedenle senin söylediklerin (soruyu soran öğrenciye söylüyor Rav) kaynaktan kopuk gibi. Ben kendimi kötü hissediyorum, hayatım neden kabus gibi. Eğer bunu maneviyatı çalışmayan dışarıdaki bir adam diyorsa elbette haklı, Yaratan’la bir bağı yok ki. O yüzden öyle hissediyor, hayat kabus gibi diyor. Şimdi bizimde hayatın kötülüğüne dair bir hissiyatımız var ama neden böyle diye de bir koşulumuz var. Çünkü bunu arayabilecek bir mekanizmamız var. Bunu aradığımız zaman görüyoruz ki, bundan başka amaca yönelik ve kişiyi yetiştirmenin, büyütmenin bir yolu yok. Yoksa kişi uyanmaz. Kişi ondan sonra görmeye başlar, bana gönderdiği kötü şeyden dolayı acı çekmiyorum, ben O’na ters olduğum için kötü hissediyorum. Anne, babalar çocuklarının yetişmesini istiyor ve çocuklarını alıp okula getiriyorlar. Okulun birinci sınıfının ilk gününde çocuk gelip diyor ki, neden beni buraya getirdin, ben şimdi hayatımın sonuna kadar buraya mı geleceğim diyor. On yıl boyunca okula gideceğim, bunun için mi doğdum yani diye düşünüyor ve sorguluyor. Çocukların anne babalarına yaptıkları aynı şikayetler bizim manevi yolda ilerlerken Yaratan’a yaptığımın aynısı. Diyoruz ki, bana hayatımda ne yapıyorsun. Dolayısı ile hayatımızla bir çocuğun ilişki kurduğu gibi kurabiliriz. Anne babalarımız bizi yetiştirmek istiyor, büyütmek istiyor, dünyaya hazırlamak istiyor. Bizde aynı şikayetleri Yaratan’a iletiyoruz, bana bunları neden veriyorsun diye. Dolayısı ile çocukların okulu bitirmesi gerektiği gibi, bizimde maneviyattan mezun olmamız lazım. Eğer kişi okuldaki o safhalardan geçmezse bu gün hayatı hissettiği gibi hissetmezdi. Çünkü sana bir çok şey öğretildi. Maneviyat fizikselliğin çok ötesinde. Çünkü maneviyatta iyi kötü hissiyatları öğreniyorsun ve sonu olmayan manevi bir koşulu hissediyorsun. Dolayısı ile sahip olmadığın izlenimler sana verilmek zorunda. Bu izlenimler sana hazır bir şekilde hemen verilemez. Bunların hepsini yaşayıp tecrübe edinmen lazım. Dolayısı ile yaşadığımız koşulların hepsi zoraki. Bunlar olmadan yapamazsın, cansız gibi olursun. Biz maneviyata bir damlayla, kalpteki nokta denilen şeyle geliyoruz. Bunu İbur (doğum), Yenika ( yetiştirilme), Mohin ( gelişim) olarak yapmamız lazım. Maneviyatta, fiziksellikte olduğu gibi aynı izlenimleri yaşıyoruz. Bunları yapamazsan nasıl kendini hissedeceksin, maneviyatı nasıl edineceksin. Sadece siyah bir noktan var, kabın o. Büyük bir kabın olmalı, sonsuzlukta olduğu gibi. Sen bu dünyaya gelmeden önce sonu olmayan dünyadaydın ve orada hiçbir şey hissetmeyen küçük bir noktaydın. İyi ve kötüyü ayırmadan neyi hissedeceksin. Bir taş bile kendi yapısını tutmak istiyor, moleküllerini, atomlarını bir arada tutmak istiyor. Kendi gücü var, kendisini muhafaza etmek istiyor. Taşı kırmaya çalış sana karşı koyuyor. Yaratılan varlığa yukarıdan, sonsuzluktan gelen bir güç var. Sonsuzlukta her şeyi Yaratan yarattı. Yaratılan varlığın sonsuzluk dünyasında, hissettiği bir şey yok, izlenimi yok, sadece küçük bir nokta. Bu yüzden Yaratan yaratılan varlığı bu dünyaya gönderiyor ve tümüyle maneviyattan kopartıyor. Şimdi sen o sonsuzluğu hissetmek için kendini geliştiriyorsun. Yani sonsuzluk dünyasında daha önceden olduğumuz yeri hissetmeyi geliştiriyoruz. Bu yüzden akıl ve hissiyat üzerinde bir gizlilik var. Nerede olduğumuzu bilmiyoruz. Sanki bulutlu, sisli bir alandayız. Sonsuzluktayım, en üst derecedeyim ama orada olduğumu hissetmiyorum, burada olduğumu hissediyorum. Manevi çalışmayla o duyguları, hem hissen hem aklımda anlayarak yürüyorum ve o bulut kalkıyor. Biz zaten dağın tepesinde sonsuzluktayız. Ama bilinci olmayan, komada ki bir hasta gibiyiz. Baygın bir şekilde evimde yatıyorum ama evimde olduğumu bilmiyorum. Tüm çalışmamız bu. Kabala almak demek, bu hissiyatı almak, edinmek. Çünkü maneviyattan tümüyle kopuk bir koşuldayız. Bu yüzden yaşadığımız şeyler gizlilik denilen safhalar. Yavaş yavaş bu gizlilik ortadan kalkmak zorunda, kalkacakta. Bu hissiyatı ve bunun yanında aklı geliştirerek olacak sadece. SORU Yaratan’ı seveceksen kötülükten nefret edeceksin dediğimiz koşuldan anladığımız sevemiyorsak nefret etmemiz mi? RAV Yanlış. Diyorsun ki, kötülükten nefret etmeyi öğrenmeliyiz, sevgiyi değil. Hayır. Tekrar söylüyorum, biri olmadan öteki olmaz. Biz bu dünyada neyi seviyoruz, neden nefret ediyoruz. Maneviyatta bu durum mümkün değil. Maneviyatta ihsan etmeyi istediğim dereceye kadar alma arzularından nefret ediyorsun. Yoksa nefret etmen gereken şeyden nefret edemezsin. İzlenimin olması lazım. çünkü iyi olan izlenimin kötülük olmadan olamaz. İki zıt koşuldan analiz yapabilirsin. Bu yüzden Allah’ı seversen kötülükten nefret etmelisin diyor. Çünkü sen sevmek istedikçe seni engelleyen şeyden nefret ediyorsun. İşte kötülük dediğimiz şey bu. Bu kötülüğü nasıl keşfedeceksin. Sevmeyi isteyerek. Sevmeyi istiyorsun ve sürekli seni bir şey durduruyor. O seni durduran şeyden nefret etmeye başlıyorsun. Kötülükten nefret etmek sevmek için duyulan arzunun yüceliğine bağlı. SORU Tatillerde, bayramlarda nasıl çalışmalıyız? RAV Önce bayram ne demek bilelim. İsrail’in bayramları demek bir ulusa ait bayramlar demek değil. Bunlar sadece maneviyatların işaretleri. Yani her insanın yaşaması gereken manevi şeyler. Dolayısı ile kişi içinde bulunduğu koşulu analiz etmeli. Yani bilincimde bir karara gelmem lazım. İçimde yeni bir manevi yol, yeni bir değişim var ki bu benim için yeni bir yıl olsun. Ben kimim, ne işim var burada diye kendimi eleştireyim. Ondan sonra edinim gününe geliyorum. Edinim günü bayramı ne? Kişinin kendi içinde bir analiz yapması. Manevi dünyaya giremiyorum. Giremediğim kablar da bu dünyayı hissediyorum. Bu dünyada hissettiğim şeyler ne. Bunlardan kurtulmak isteyip, bunları kullanmadığım zamanda edinim gününde ki beş koşul var. Sanki ben hiçbir egoist arzumu kullanmayacağım diye bir karar veriyoruz. Ondan sonra Sukot bayramı var. Sukot demek Yaratan’ın saran Işığını çekmek, gölgeliğin altında olmak demek. Sukot bayramının yedi gününde kişinin kendisini Islah etmesi lazım. Kişi maneviyatta kendisini ıslah etmeye geldiği zaman Tora denilen Işık kabımda yer alabilir. Yani ihsan etme vasfını alabilirim. Buna ihsan etmek için ihsan etmek denir. Bu yolun yarısı. Yani edinim gününde bir karar veriyorum alma arzularımı kullanmıyorum. Yedi günde ıslah olma koşulu var. Kişi maneviyata geçiyor ve ihsan etmek için ihsan etme niteliğine geliyor. yani ihsan etmek beni kontrol altına alıyor. Alma arzum yerine ihsan etmek beni kontrol etmeye başlıyor. Maneviyatın ilk safhası. Purim bayramında da son Islahı kutluyoruz. Maskeli balo yani tüm maskelerin ortaya çıktığı zaman. Bu aralarda ki bayramlar denilen şeyler her insanın manevi yoldaki izlenimleri. Bayramlar sadece manevi gelişimimize işaret veriyor. Bunlar yılın her hangi bir zamanında olabilir. Maneviyat zamanla kısıtlı değil. Toplum bu bayramları yapıyorken kişi bu izlenimler içerisinde olmalı. |