|
|
|
ŞAMATİ 3 - MANEVİ EDİNİM KONUSU
RAV
Elbette herkesin kendi kişisel hissi ve izlenimi var. Birbirimizi anlayabileceğimiz ortak his duyularımız aramızdaki bağda var. Buda herkesin içinde olan bir şey. Sanıyoruz ki kendimizin dışında bir çevre vasıtası ile bir ilişki kurabileceğim insanlar var diye düşünüyoruz. Bunların hepsi insanın içinde olur. Bunların hepsine edinim denir. Kişi kendisinden, izlenimlerinden, içsel sisteminden algıladığı ve edindiği içsel mekanizma izlenim olarak birkaç parçaya ayrılır. Burada Rabaş’ın bize anlatmaya çalıştığı, bu izlenimin nasıl O’nun özü (Atzmuto), Ein Sof, ruhlar ve ruhların hislerinde nasıl ayrımlara bölündüğünü anlatmaya çalışıyor. Kendi gerçeklerini, realitelerini, nasıl ve neye göre edindiklerini anlatıyor. Her şey elbette ruhun içinden gelir, ruh tarafından edinilir. Bu mekanizma vasıtası ile yani hisleri vasıtası ile olur. Bu realitenin algılanması bizim için çok önemli. Çünkü tüm kargaşalığın kaynağı bu. Kişi ya birçok hatanın içerisine düşer, gelişimin göz ardı eder, bırakır. Çünkü dışında bir realite olmadığını düşünür. Ya da tam tersi bir realite olduğunu ve bunun sadece dışında olduğunu hisseder, düşünür. Gerçek algılamak ise Yaratan’ın algılanmasıdır. Yani varlığının özü ile doğru bir şekilde kendisini ilişkilendirmesi. Bu bağ kişinin önce kendi içinde oluşturması gereken bir şeydir ve kişinin buradan hareket etmesi lazımdır. Neye yönelik hareket etmesi lazım? Realitenin daha doğru bir şekilde algılanmasına yönelik. Bu yüzden kişinin şu anki zamanda manevi edinimi ve nedeni, ulaşması gerektiği manevi derece dışında hiç önemli bir şey yoktur. Kişi şu anda içinde bulunduğu koşulda ya da gelecekteki safhası, ulaşmak istediği konum, bunlar edinme safhalarıdır. Yani duyularımda realiteyi nasıl hissettiğimde.
OKUMA
RAV
OKUMA
RAV
Eğer realitenin tümünü hissedebilseydik, bizden gizli olan hiçbir şey olmazdı. Bir şey olduğu zaman her şeyi bilir ve hissederdik. Gerçi burada da bir soru var. Hissettiğimiz şey her şey mi yoksa sonuçları hissettiğimiz bir dünyada mıyız? Ama her konumda bir his var. Oda edindiğimiz ve son derece kısıtlı bir realite. Fakat bunun dışında da edinmediğimiz bir şey var, buna fiziksel hislerimiz dâhil. Sanki başka bir şey varmış hissi içerisindeyiz. Geçmiş, şu an, gelecek, şimdi başımıza gelen şeyleri, neden olduklarını ve insanların düşüncelerini anlayamıyoruz. Başımıza gelenleri tanımlayamıyoruz. Bunların hepsi içimizde oluyor. Dolayısı ile her şeyi algılarken, algı mekanizmamızın nasıl algıladığına bağlı her şey. Kabalistlerde, aynı şey manevi edinim içinde geçerli diyorlar. Yeni bir duyu geliştiriyoruz ve bu duyuda da hissettiğimiz ve algıladığımız şeyler sınırlı. Bunlarda manevi gelişimimizin derecemizin bağlı olarak algıladığımız şeyler.
OKUMA
RAV
OKUMA
OKUMA
2_ Ein Sof (sonu olmayan dünya)
3_Ruhlar.
RAV
OKUMA
RAV
OKUMA
RAV
Burada zamandan bahsetmiyoruz. Önceki veya sonraki edinimimizden bahsetmiyoruz. Yükselişimizin önce ve sonrasından bahsetmiyoruz. Burada edinim derecelerinden bahsediyoruz. Ve gelmiş, geçmiş, şu an yok. Burada her şey algılayış derecesinde.
OKUMA
RAV
OKUMA
RAV
OKUMA
RAV
OKUMA
RAV
OKUMA
RAV
SORU: Atzimutodan bir yaklaşım olduğunu ve Ein Sof’un yaklaşımı olmadığını nereden biliyoruz? RAV: Ein Sof bir ölçü derecesidir. Atzimuto bu ölçüm vasıtası ile yaratılanlarla ilişki kurar. Yaratılışın düşüncesi yaratılanları yarattı ve onlara bir yaklaşımı var. Tek ruh veya birçok ruh olarak fark etmez. Bu ruhlara endeksli olarak içlerinde zevk alma arzusu yarattı. Ve bu arzuya yönelik alma arzusunu yaratmasına rağmen, bu zevk için birde doyum yarattı (yani arzuya tekabül eden). Dolayısı ile arzu ve zevk eşit. Bu yüzden ıslahın sonunda sonsuz olarak hissediliyor. Yani içimde bir eksiklik varda ondan sonra doyumu yüzde olarak hissediyormuşum gibi değil. Doyum her zaman yüzde yüz. Bu şekilde doğuyor ve gelişiyor. Yani her arzu, içimizde hissedilen her eksiklik, ruhta eksik olarak hissedilen her şey sonu olamayan bir şekilde O’nun özüne endeksli olarak doldurulur. Bu yüzden yaratılanlara yaklaşımına Ein Sof denir. Çünkü Ein Sof o yaklaşımın bir derecesi. Ondan ruhlara gelen doyum, doğma. SORU: Algımızda bir tavır hissediyoruz, peki neden Atzimuto bilinmeyen bir şey? RAV: Çünkü faydanın nereden geldiğini, hazzın nereden geldiğini hissetmiyoruz. Biz içimizde haz duyduktan sonra bu hazzı hissediyoruz. Bu hazdan aldığım hislerle vereni hissedebilirim ve O’nu bu şekilde edinebilirim. Yani içimdeki hislerden vereni algılayabilirim, yaklaşımını görebilirim. Çalışmamızın hepsi bundan ibaret. SORU: Ama vereni edindiğimiz zaman Ein Sof, Atzimuto değil. RAV: Elbette Ein Sof’un algısını ediniyoruz Atzimuto’yu değil. Atzimuto’yla bir ilişkimiz olmadığından değil, Kelim’in dışında bir şey edinemediğimizden kaynaklanıyor. Yani izlenimimiz dışında olan bir şeyi algılayamayız. Bu yüzden özellikle altını çiziyorum, O’nu algılamıyorum, O’ndan etkilendiğim kadarıyla Ein Sof’u ediniyorum deriz. Diyelim ki sen bana bir şey verdin, ben seni verdiğin şeyden ediniyorum ve vermesen bile seni kapsıyorum. Edinimimde, duyularımda senin imajını ediniyorum. Ama bunların hepsi kendi niteliklerime göre. Tüm parçaları kendi niteliklerime göre oluşturup o resmi görüyorum. Bunun dışında asla bir şey var diyemeyiz. Bu yüzden algıladığımızı üçe ayırıyoruz. Ben, edindiğim şey ve asla algılayamadığım şey. Bu dünya yada manevi dünya olması önemli değil. Ben yani ruhun algılayabildiği maksimum şey Ein Sof. Her şeyi aranje eden ve dışında olan, realiteyi organize eden asla ruhun dışında algılanamaz. Çünkü biz her zaman ruhun içinden konuşuyoruz. İşte buna Atzimuto denir. Bu Atzimuto kelimesi bunu asla tanımlayamayacağımızı anlatıyor. Bu bizim zayıflığımızdan yada eksikliğimizden değil sadece dışımızda var olan bir şeyi algılayamayacağımızdan kaynaklanıyor. Her şey her zaman iç yapımızda algılanır. SORU: Ama algılarımız değişiyor, realite değişmiyor. RAV: Evet algılayan kişi değişirse onun realitesi değişiyor demektir. SORU: Peki Atzimuto Ein Sof’mu oluyor? RAV: Hayır Atzimuto değişmiyor. Atzimuto’yu algılayamadığı için değiştiğini söyleyemez ki. Atzimuto bir kaynak ve onu edinemiyorum. Edinemiyorsam o zaman benim algılarımda bir değişikliği yok demektir. Şu şekilde söyleyebilirsin, Atzimuto’yu hayal ediyorum. Diyelim ki bir bulut, çok büyük siyah bir bulut. Büyük bir Kabalist olduğumuz zaman ve sonsuz algıya ulaştığımız zaman Atzimuto’yu farklımı edineceğiz? Sen içindeki algı eksikliğinden farklı olarak göreceksin. Ne kadar edinemediğin bu güne nazaran sana açıkça belli olacak.
Ama
Baal Hasulam edinimden bahsediyor felsefeciler gibi şunu edinemeyiz, bunu
edinemeyiz demiyor. Burada sen edinemeyeceğini anlıyorsun. Yani Atzimuto
sana giderek netleşir. Ama Atzimuto’nun içinde olanlarla ilgili bir şey
söyleyemezsin, algılayıp tanımlayamazsın.
RAV: Hayır. Atzimuto’ya nazaran bunu diyemezsiniz. Bu bizim edinimimize, bizim Kli’mize bağlı. Kli’miz her zaman parçalara ayrılıyor ve içinde form eşitliğine göre ıslah olmuş bir kısım var. Bir kısımda var, realiteyi hissedemiyor çünkü form eşitliği içerisinde değil. Onda Ein Sof içerisinde yaşıyor ama orada çok küçük bir derecede eşitiz, bu dünya dediğimiz şey oda. Buda bir nevi form eşitliği. Eğer bu olmasaydı hiçbir şey hissetmezdik. Bu küçük dünyada ki form eşitliği bize yukarıdan verilen bir şey. Bize bu şekilde var olmamız sağlanıyor. Bir bebek gibi var olmaya hakkı var. Çünkü ona yetişkinler, ebeveynler sürekli bakıyor, yediriyor ve içiriyor. Ama hiçbir şey bebeğe bağlı değil. Herkes bebeğe hizmet ediyor ve bebek yaşıyor. Bebekten bunun karşılığında kimse bir şey istemiyor. Bizde şu anda o şekilde yaşıyoruz. Yani var oluşumuz bizlerin var olunmasına izin verildiği için. Bir hediye gibi. Form eşitliğine içimizden sahip olduğumuz için değil.
Ein
Sof öyle bir dereceye iniyor ki bizimle kontak dâhilinde ve bize bu
şekilde hayat veriyor. Bundan daha fazlasını vermeyecek. Yaratan’ın
yaklaşımı bu şekilde. Yaratan’ın yaklaşımı bizlere koşulsuz. O bizim
bağımsız olarak form eşitliğine varmamızı istiyor ve bu şekilde içimizde
Kendisi ortaya çıkacak. Ancak ondan sonra manevi derecelerden
bahsedebiliriz. Dolayısı ile realitenin algılanmasında bir değişiklik her
zaman form eşitliğine göre olur. Form eşitliği de kişinin çabası vasıtası
ile aşağıdan yukarıya doğru gelir.
RAV: Şu anda bile Ein Sof’u algılıyoruz ama bu dünya dediğimiz derecede. SORU: Peki kişiyi bu ayırımda ilerlemesi için ne motive ediyor? RAV: Yaratılan elbette. Çünkü Ein Sof kendisini kısıtlıyor, yaratılan varlığa doyum vermiyor. Doyum vermediği içinde yaratılan varlık içerisinde bir uyanış oluyor, realiteyi algılamak için daha büyük bir motivasyon oluyor içinde yani Ein Sof kendisini kısıtlıyor. Bak şimdi nasıl dünya kendisini depresyonda, uyuşturucu vs içerisinde hissediyor. Bir sürü zevklerle, oyunlarla, hazlarla, dünya kupalarıyla falan hazlarımızı doyurmaya çalışsak da görüyoruz ki bunlar yardımcı değil. Niye? Çünkü Ein Sof kendisini kısıtlıyor ve yaratılan varlıkta bir hayat edinme başlama aşamasına geliyor ki bu acıyı, boşluğu hissetmesin. Başka bir seçeneği yok. Yavaş yavaş anlamaya başlıyor. Hayatta olma hissi form eşitliği denilen basit bir formül (Ein Sof’la eşit olma). Ondan sonra anlamaya başlıyor ki, kitaplar vasıtası ile çalışması ile verilen açıklamalarla buna nasıl ulaşabileceğini anlıyor. Aşama aşama kendisini nasıl doldurabileceğini anlıyor. Tıpkı çocuklarla yetişkinlerin oynadığı gibi Ein Sof’ta bizimle bir oyun oynamanın içerisinde. Bu oyun kafasına göre belli bir arzu ile yürütülmüyor. Bu alma arzusu kanunu ile işliyor. Yaratılan alma arzusu içerisinde var olan Reşimot’un kuralları ile işliyor. Yoktan var edilen ruhun gelişimi için yaptığı hareketlerle ilerliyor. Ve buda Yaratan’dan gelen bir düzen. Geriye kalan her şey iki gücün oluşumu. O’nun iyilik yapma düşüncesi ve bunu alması gereken yaratılan varlık.
OKUMA
1_Hediye
Hediyeyi verenin hissi Ein Sof’dur.
RAV
Ein Sof’a yaratılanlara iyilik yapma düşüncesi denir. Yaratılanlara iyilik yapmak sadece verilen hediye değil aynı zamanda sevginin hissi. O’nunla ilgili diyebileceğiniz her şey, iyi, kötü, hislerimizin tanımı her şey, Yaratan. TAS ta öğreniyoruz, Malkut da Ein Sof. Malkut da Ein Sof tüm arzularında haz duyuyor (hislerinde her şeyi hisseden). Bu koşulda eksik olan tek bir şey kendisinin eklemek istediği, nasıl bununla ilişkiye geçmek istediği eksikliği var. Yani verenle, verenden aldığı zevki arasında nasıl bir mutabakat sağlayacağı, tek eksikliği burada. Dolayısı ile Malkut da Ein Sof (sonsuzluğun Malkut’u) öncelikle bu iki şeyi, ilişkiyi kuramıyor. Çünkü bu his içinde uyandığı zaman negatif bir his olarak ortaya çıkıyor. Yani utanç hissi dediğimiz şey ortaya çıkıyor. Ve bu utanç hissi içinde yaşadığı izlenimleri hisler bunlar. Ev sahibi önüme bir masa dolusu yiyecek, içecek, her şeyi koyuyor. Masanın önüne de kendisini koyuyor ve ben bu koşuldan kaçamıyorum. Önümde her şey var ve Yaratan var. Her şey bununla kendimi nasıl iç ilişkimde, iç değişimlerimde ilişkilendirdiğime bağlı.
Dolayısı ile üç şeyin var oluşu ben, sofradaki her şey ve Yaratan Sim
Sum’dan önceki koşul. Ondan sonraki koşulda da sofradaki şeyi tattığım
zaman ki utanç. Yaratan’ın yüceliği. Neden? İçimdeki bu iki şeyin
çakışmasından dolayı utanç duygusunu hissediyorum. Bu kötü hissi, bu
utancın ne olduğunu bile bilmiyoruz. Sadece bu isim verilmiş. Yani kötü
bir his. Neden kötü bir his? Çünkü mükemmel olsaydı başka bir şey
yapmazdım ki. Beni bu his belli bir davranışa zorluyor ve ıslaha doğru tüm
açılımlar oluşuyor.
Gördüğü her şey kişinin içinde hisler yaratıyor ve kendisini durduramıyor. Bununla ilgili iyice gerginlik içerisine giriyor. Ve bu evrimleşmenin sonuna geldiği zaman kendi içinde olan her şeyle kendini doğru ilişkilendirmeye başlıyorsun. Sana her şey geldi, seni etkiledi içinde bir sürü koşul oluşturdu, kararlar, izlenimler, hisler ortaya çıktıktan sonra, şimdi kendi içinden, uzak bir noktadan tümüyle ayrı bir şekildesin. Seni artık etkilemiyor, artık için kaynamıyor, negatif değil, pozitif değil ve artık bundan hiç etkilenmiyorsun, kendini alıp tavrını ıslah etmeye başlıyorsun. Seni bu şekilde etkileyen yaklaşıma göre kendini doğru yaklaşıma getiriyorsun. Çünkü neyin doğru olduğunu tanımlamamız lazım, nasıl ulaşacağımızı tanımlamamız lazım, ne statüye gelmemiz gerektiğini tanımlamamız lazım. Kişinin çalışması bu.
OKUMA
RAV
Bizim dünyamızda, bizim koşulumuzda sanki masadaki sunulanı hissediyoruz. Ev sahibini boş verin, ben şu yemeklerden zevk alayım gibi. Maneviyatta ise Klipot’lar var diyoruz. Klipot’lar da ev sahibinden ayrı realiteyi algılamak ve bundan zevk almak gibi bir his var, bir şekilde öyle bir koşul varmış gibi anlatıyor hocalarımız. Ama aslında öyle bir şey yok. Bu sadece böyle bir şeyin olabileceğine dair bir ilizyon. İşin gerçeği böyle bir şey yok. Ev sahibinin sevgisi zaten masada bulunan her şeyi kapsıyor. Alma arzusunu sadece var olmasını sağlayacak kadar, alınacak olanda sevgi yok. Çünkü o var oluş için gerekli. Mesela dünyamızda Yaratan’ı hissetmeden yaşıyoruz. Bu dünya dediğimiz yer bir nevi var oluş. Bu maneviyatta bu elbette var olmuş tanımına girmiyor. Var oluş sadece ev sahibine nazaran bir ölçümdür, Ona yönelik bir şeydir.
OKUMA
RAV
OKUMA
RAV
OKUMA
RAV
Sanki sofrada sunulan ev sahibinin dışındaymış gibi bir şey. Bu sadece ev sahibi ile bunu ilişkilendirebilmen için, ev sahibi ile bir ilişki oluşturabilmen için bir iletişim aracı. Ama ev sahibinin dışında gördüğün her şey sadece bir ilizyon. Maneviyatta bunun dışında bir şey yok. Sadece biz bu şekilde görüyoruz. Çünkü Klipot sistemi Yaratan’a endeksli olarak, Yaratan’a karşılık olarak böyle bir ilizyon yaratıyor. Ne diyor bize Klipot? Sen sadece sunulanı al, gerisini boş ver diyor. Klipa vasıtası ile kişi sanki Yaratan’ın dışında bir şey varmış gibi düşünüyor. Niye? Çünkü bu karanlık noktadan bize eksikliğimizi bu Klipa vasıtası ile gösteriyor. Bu Klipot’lar, bu hisler, önümde var olan hediye Yaratan olmadan varmış gibi gördüğüm zaman bir artı biri ilişkilendirecek koşulum oluyor. Çünkü Klipo olmasa bunların ayrı olduğunu görmem. Dolayısı ile Klipa vasıtası ile bir ilişki kurabiliyorum ve buradan kendimi ediniyorum. Kendi içimden sevgiyi inşa ediyorum. Bu sevgi bu görüntüden inşa edilir. Yani ev sahibi ve ev sahibinin sofrada sunduğu tüm güzellikler. Bu yüzden Klipot’a bu eksiklik hissini yarattığı için teşekkür etmeliyiz. Çünkü burada çalışmamız. Yani sofrada sunulan tüm lezzetli şeylerle ev sahibi arasında ilişki kurmak için araç. Tüm manevi derecelerde bu aynı şekilde. Bu yüzden ihsan etmek için almanın ne olduğunu tanımlamak çok zor. O’ndan aldığım bir tane tatlı kek mi? Bu kekten aldığım tadı O’nu mutlu etmek için nasıl çevirdiğim mi? Bu tavrı Klipot’un üzerine inşa etmez isem ve bu tatları ev sahibi olmadan tadına varamayız. Çünkü O olmadan tadı yok. Bunu anlatacak kelimeler yok. Ama bunlardan bahsetmemiz iyi. SORU: Sofrada sunulan şeylerin ne olduğunu anlamadım. RAV: Yaratan olmadan sofra üzerinde olan şeyler Klipa. Nedir sofrada olan şeyler? Zevkler. Neden zevk? Birçok şeyden, neden zevk alıyorsan. Para, bilgi, itibar, anladın mı? ŞAMATİ 3 İKİNCİ BÖLÜM
OKUMA
RAV
RAV
OKUMA
RAV
Ein Sof en yüksek yer olmasına rağmen Yaratan’la ilk bağ noktası sonsuzluğu hisseden yaratılan kendi eksikliğini hisseder hissetmez bu eksik noktasını tamamlamak için Ein Sof noktasına ıslahı ile birlikte dönmek için yoluna başlar. Ein Sof koşuluna Yaratan’ın yaratılana karşı olan tavrını algılamak diyebiliriz. Aynı zamanda kendi yaklaşımını ortaya çıkartır. Ve bu Sim Sum’a neden olur, oradan Partzifum, Sefirot, Dünyalar oluşur. Bunlar yaratılan’ın Yaratan’a olan yaklaşımının dereceleridir. Bu Yaratan’a yönelik olan sonsuz yaklaşıma yükselmeye sonradan başlar. Diyebiliriz ki, Ein Sof hem Yaratan hem yaratılan tarafından bir hissi yerdir. Birbirlerine yönelik duydukları sonsuzluğun yeri. İnsan ya da yaratılan her hissinde varlığını hissettikçe, neyim, kimim, neredeyim gibi soruları kendine sordukça, sonunda Yaratan’ı hisseder. Çünkü başka hissedilecek bir şey yok. Yaratan ve yaratılan dışında başka bir şey yok, baka bir güç yok. Yaratılana hala hayvansal, bitkisel ya da başka insanlar, başka dereceler varmış gibi gelse de sanki bir sürü negatif ve pozitif güç olduğunu düşünse bile, bunu bu şekilde algılamasının nedeni bir çok arzudan inşa edildiğinden kaynaklanır. Her arzusu farklı bir izlenim alır ve buda kişiye yani kendi izlenimine sanki cansız, bitkisel, hayvansal kısımlardan oluşur hissi verir ve realiteyi de bu şekilde hisseder. Ama arzularını ıslah ederse ve sonsuz bir hale gelirse ve üst Işığı her hangi bir sınır olmadan ihsan etmek için alırsa o zaman öyle bir noktaya gelir ki, tek Kli, tek kab, tek güç haline gelir.
Dolayısı ile anlamamız gereken, tüm bu gizlilik seviyeleri bir derece
anlamında var. Yani Yaratan dereceler içerisinde. Kendi içinde bir sürü
izlenimler var, gördükleri var, Şores, Alef, Bet, Gimel gibi izlenimleri
var. Bu yaratılanın kendi içerisinde bir realite oluşturuyor. Bu realite
birçok detaydan oluşuyor ama her şey kişinin arzularının izlenimi
içerisinde. Ve arzu ıslah oldukça Işığa benzemeye başlar. Sonunda görür ki
O’ndan başkası yok. Aslında realitede Yaratan’dan başka bir şey olmadığını
görür. Yani sadece yaratılan ve Yaratan var.
Bu yüzden Ari ile Baal Hasulam bize şu şekilde açıklıyor, önce tüm evreni dolduran, basit, sade, arı bir Işık vardı. Ondan sonra Kli yaratıldı ve kendi arzularını test etmeye başladı, her arzuyu çalışmaya başladı. Kli’nin kendi kişisel niteliklerine olan yaklaşımı, Işıkla olan kendisini kıyası, izlenimlerini cansız, bitkisel, hayvansal şeyler olarak tüm realitede hissediyoruz. Ama anlamamız gereken şey şu ki tüm bu var olanlar realitede olduklarından değil bunlar ıslahın mahrumiyetinden kaynaklanan izlenimler. Kli ıslah oldukça tüm bu hayal âlemi ortadan kalkar ve realite Ein Sof’a döner. Var olan tek koşul realitede budur. Tüm derecelerde ve izlenimlerde Ein Sof’un seviyesinin altında olan her koşul, yaratılanın bir eksiklikten dolayı hissettiği koşullardır. Bunu bilinci yerinde olmayan veya baygın bir kişiye benzetebilirsiniz. Hissettikleri, gördükleri hayal alemidir ama uyandıktan sonra tekrar gördüğü bilinci, vizyonu düzgün bir şekilde geri gelir. Bizim açımızdan sadece Ein Sof dünyası var. Var olan tek şey bu. Geriye kalan her şey Kli’nin izlenimi bile Işıkla olan farkından dolayı.
OKUMA
RAV
SORU: Dolayısı ile realitenin içinde olma konusunda kendime hatırlatmak dışında bir şey yapamam çünkü hissetmiyorum. Peki, ne yapacağım bunun dışında? RAV: Birincisi bu doğru. İkincisi de, kişi kendi kabını, arzusunu ıslah etmek zorunda olduğunu anlasın diye. Bunu öyle bir ölçüye göre yapmalı ki doğru realiteye dönebilsin. Her arzudaki ıslah Işığa göre olmalı. Her arzu Işığın niteliklerini hisseder. Arzu ile Işık arasındaki fark ki bu yaratılan için bir izlenimdir (duran, bitkisel, hayvansal ve konuşan seviye dâhil). Ve realitenin algılanmasına doğru yaklaşım kişiyi bu dünyaya nazaran doğru bir açıya getirir. Dolayısı ile bu dış kılıfa (bu dünyadaki duran, büyüyen, hayvansal seviye değil de) konsantre olmayız ama daha ziyade bunun içine girmek istiyormuş gibi daha içsel bir realiteye, daha manevi, daha orijinal bir realiteye girmek arzusu içerisindeyiz ki Ein Sof’a dönebilelim. Dolayısı ile şu anda önümüzdeki tüm her şey kendi içimizde hissediliyor, dışımızda değil. Çünkü aslında yoklar. İçimizde olmasının tek nedeni kabımızın ıslah olmamasından kaynaklanıyor. Kli’mizi ıslah ettikçe Işığın niteliklerini yaklaştırdıkça sadece saf arı üst Işığı görürüm, o kadar. Gerçek realite, gerçek görüntü bu olabilir. Peki diyebilirim ki, ne göreceğim? Bir beyazlık mı, sis mi? Hayır, Işıkla Kli arasındaki ilişkiyi negatiften değil de pozitif taraftan görmeye başlayacağız. Yani mükemmellik açısından göreceğiz. Çünkü kişinin ulaşması gereken tek realite bu. SORU: Bu ilizyona düşmememiz için ne yapmamız lazım?
RAV: Biz şu anda zaten ilizyonun içerisindeyiz. Sanki bizim dünyamız
gerçekmiş gibi geliyor bize ve bunun dışında bir şey yokmuş gibi geliyor.
Eğer sen elli yıl önce insanlara bunu deseydin sana gülerlerdi. Şimdi
teknoloji gelişimimiz olduğu için başka bir his olduğu ortaya çıkıyor.
Kuşların, arıların, fillerin farklı hisleri olduğu ortaya çıkıyor. Bizde
realitemizi hissimizi değiştirebilirsek, kişi içindeki programı
değiştirebilirse farklı şeyler hissedebiliriz.
Dünya her zaman değişiyor. Çünkü duyularımızda, hislerimizde izlenimler var ve izlenimlerimiz değiştikçe koşullar değişiyor. Bu hisleri edindiğim zaman doğmuş oluyorum bu hisleri kaybettiğim zamanda ölmüş oluyorum ama bu hisleri alıp başka bir duyu ile yerini değiştirirsem belki realiteyi farklı bir şekilde görmüş olurum. Dolayısı ile daha objektif, gerçek bir algıya geliyoruz insan olarak. SORU: Bu algı, realitemizin realtif ve sübjektif olduğu konusu benim kafamı karıştırıyor. Benim gördüğümü diğer insanlarda görüyor. RAV: Ortak olarak görmemiz her kişinin bir başkasıyla ilişkisi olduğundan. Kabalistlerin nasıl gördüğünü bilmiyoruz. Çünkü onlar beş duyularından bağımsız olarak altıncı duyuları ile dünyayı gördükleri için ek bir realiteyi görüyorlar. Bu ek realiteye de, Sefirot, Dünyalar, Partzufim diyorlar. Dolayısı ile keşfedilen şey şu ki, her birimizin içinde başkalarından edindiğimiz hisler var. Çünkü öncelikle bir Kli, bir arzu vardı ve sonra hepsi birbirinden ayrıldı. Dolayısı ile başkaları varmış gibi geliyor insana. Çünkü başkaları ile ilk baştan beri ilişkimiz var. Sanki ben onları, onlarda beni etkiliyor ve bunların hepsi kendi arzunda bir izlenim. Buda tüm diğer arzuların var olmasından. Bir kişiyi görüyorum, birisini unutuyorum, bir başkasının bana yaklaşımı hayvanca geliyor bunların hepsi kendi içimde değişimler. Bana öyle geliyor ki sanki dış dünyada bir değişiklik oluyor. Eğer kişi realiteyi algılayışını sadece kendi arzuların değişiminden dolayı değiştiğini hissederse bu çok önemli bir gelişmedir. Çünkü her şeyin kendisine bağlı olduğunu görür. Bu yalan resimden çıkmak, realiteyi gerçekçi olarak algılamaya başlama seviyesine gelebilir. Bu yüzden dünyaya hayali dünya diyoruz. Çünkü arzularımızda bu şekilde. Ama şimdi ne oluyor? Bir hafta önce sen yoktun ve şimdi buraya geldin. Niye? Çünkü arzuların değişti ve öyle bir dereceye kadar değişti ki, içlerinde öyle bir şey ortaya çıktı ki, bir arzu oluştu. O arzuya yönelik bir Işık ortaya çıktı ve ona bir tanım koydun. SORU: Herkesin içinde Kudüs var mı yok mu? İnsanoğlunun bir Kudüs’e mi ihtiyacı var? RAV: Hayır. Bu bir koşul. Çünkü arzularımızda böyle bir konsept kaydedilmiş durumda. Kayıt edildiği zaman üst Işık tarafından mevcudiyeti korunur. Bu koruma belli bir bilinç içerisindedir. Eğer üst Işık daha az gösterseydi bu konsept kaybolurdu. Aslında bu şekilde sormanda yanlış. Çünkü Kudüs kişinin kendi arzusu içerisinde var. Bir bilgisayarı düşün, içinde hafıza var ve bu hafızayı bilgisayarın içerisinde elektrik olduğu sürece kullanabiliyorsun. Ancak o zaman realite var. Fişten çektiğin an hafıza kullanılmaz bir halde, o zaman bir realite yok, hiçbir şey yok. Bizde aynen bu şekildeyiz. SORU: Sabah kalkıyorum, gazeteyi okuyorum, bir sürü şey görüyorum. Peki, ben kendimi ıslah edersem gazetede okuduklarım nasıl değişecek? RAV: Ben sabah kalkıyorum, televizyonu açıyorum ya da gazeteyi alıyorum ve dünyada olanları okuyorum. Bu olaylar dünyada mı oluyor yoksa aldığım ve okuduğum şeyden ben bir şey mi ediniyorum? Burada kendi iç bağımızla Yaratan’ın yaptığı şeyleri ortaya çıkartıyorsunuz, ek bir Kelim. Bir komşu ile karşılaşıyorsun ve sana bir şey anlatıyor. İçinde belli bir arzu ortaya çıkarıyor yani komşunun imajı bu, sende ilişkilendirdiğin zaman kendini ek bir fenomen ortaya çıkartıyorsun. Sanki sana haber veriyor, ek bir bilgisi var vs. Eğer bunun üzerine çalışacaksan şunu denemelisin, tüm realiteyi sadece kendi arzuların içerisinde algılıyormuş gibi görmelisin. Kendi arzularının izlenimleri realite. Dışımızda sadece üst Işık var, değişmiyor. Biz her birimiz, herkesle ilişkili olarak yaratıldık. Her zaman içsel olarak değişiyoruz, Reşimot sürekli değişiyor. Bu yüzden sanki bir şeyler sürekli değişip ya daha gizli ya daha açık bir şekilde, dışımızda bir şey varmış gibi geliyor. Hepsi kişisel, içsel tercümemiz. Baal Hasulam, “aklımızda fotografik bir makine var ve beynimizde olanlar sanki dışımızda oluyormuş gibi geliyor insana” diyor. Bunu defakte olarak hissetmememiz bu içselliği yaşamamıza engel. Ama ek bir duyu edinen kişi için ikiye ayrılmış bir realite vardır. Baal Hasulam bu makaleyi sadece maneviyatı edinerek yazabilir. Fiziksellik dâhilinde analiz etti ve birisini ötekisinin içinde analiz ederek yazdı makaleyi. Onun dışında açıklamak çok zor. Bu şekilde birçok örnek verebiliriz ama hala içinde kalmak mümkün değil. Çünkü tüm hayatımız böyle, bunun içindeyiz. Ve Kli’yi yöneten Işık kontrol ediyor. İzlenimim yok, bir şey görmüyorum, şöyle yada böyle değilmiş diyemem. Kendimi Kli tarafından ve Işık tarafından hissetmiyorum da diyemem. Çünkü doğduğumuz andan itibaren kişinin hissi, duyuları olayı kontrol ediyor. SORU: İçimizde birçok şey mesela masa, perde gibi şey var. Eğer bir bebek ona kimse zehir olduğunu kimse söylemiyorsa neden zehirden ölüyor? RAV: Biz önceden genel Kli’de var olan kurallarla işliyoruz. Bu koşuldan ya bilinçli yada bilinçsiz olarak yaşıyoruz. Bunun içerisindeyiz. Sen bir şey, bir hareket yapıyorsun. Yaptığın şey daha bilinçli ya da bilinçsiz olabilir. Burada özel bir mekanizma var. Senden gizli olduğu dereceye kadar var olma hakkına sahipsin. Senin için ne kadar açık olursa yukarıdan ona göre darbe yiyorsun. Bu yüzden bir bebeğin hayatta kalabilmesini sağlayan mekanizmalar var. Öteki taraftan da ondan gizli olmayan şeyler var ve ona dokunduğu zaman ona zarar veriyor ve ölüyor. Her şey bunun üzerindeki yönetime bağlı. Bu örnekte bir bebekten bahsediyoruz. Sen dünyamızı öyle bir koşula getirmek istiyorsun ki sanki katı kurallarla işlemesi gerekiyor. Ama bu şekilde evrimleşemez ve gelişemez. Bilinçli ve bilinçsiz iki koşul var ve aralarında bilinçsizden bilinçliye doğru kaydırmamız lazım ki Kli’yi ıslah edelim. Sanki burada daha sonra özgür seçimimiz varmış gibi geliyor. Orada özgür hareket yapabilme yeteneğimiz varmış gibi. Ancak orada insan cezalandırıla bilir. Görmediğimiz şey içerisinde ceza diye bir şey yoktur, yoksa var olamazdık ki. Aynı şekilde ödülde yok. Çünkü doğru bir şekilde davranamıyorum. Bu yüzden realiteyi doğru bir şekilde görmeme izin verildiği zaman doğru bir fonksiyonda olabilirim.
OKUMA
Bizler Yaratan’a dua ettiğimiz zaman ve bize yardım etmesini istediğimiz zaman ve istediğimizi vermesini istediğimiz zaman kendimizi Ein Sof koşuluna ilişkilendiriyoruz.
RAV
Dolayısı ile görüyoruz ki, her şey kişinin kendi içinde ve kendi bozuk algılayışında. Bu nedenden dolayı hissettiğimizi bir şey olarak algılamamız lazım. Yaratan’ın tavrı ve yaklaşımı bana tümüyle farklı. O bana sonsuz bir şekilde yaklaşıyor. Ben ise şu anda içinde bulunduğum koşula göre kendimi ilişkilendiriyorum. Yani dua ettiğim zaman bana sonu olmayan yaklaşımına benzer bir şekilde O’nun özelliklerine dönmem lazım. Tıpkı annemize babamıza yönelmemiz gibi. Biz onları doğru ya da yanlış olduğu için değil, onların bize olan yaklaşımına göre bizde kendimizi yaklaştırıyoruz. Dolayısı ile kişi şunu anlamalı ki, dua ettiği yönü Ein Sof. Yaratan kendisine döndüğü şekilde dönüyor. Yani sonu olmayan bir sevgi ile. Bu çok zor bir durum. Çünkü eğer ben Yaratan’a kendi koşulumdan dönecek olursam acı çektiğimden dolayı dönüyorum. Yoksa niye Yaratan’a döneyim. Ama eğer şöyle düşünürsem, Ein Sof’a, sonsuz sevgisine döneceksem, O bana her şeyi beni sevdiği için yapıyorsa ve kendimi bundan dolayı kötü hissedip O’na dönüyorsam (gibi düşünebilirsem). Ama sanki O bana zarar veriyormuş gibi, nasıl olurda beni seviyorken bana kötü bir şey yapabilir? Dolayısı ile O’na sadece tek bir taleple dönmem lazım, oda kabımın ıslahı için ki yanlış yaklaşımımın ve kendi izlenimimin yanlışlığını görebileyim. Burada ıslah için yapılan bir talep doğru bir taleptir. Yani Yaratan’la sonu olmayan bir yaklaşım içerisinde olabilmek için yapılan bir talep. Bu tavır üzerinde çalışan bir insan doğru doğaya gelir denir. Ağlayıp Yaratan’ı yargılamaz. Yaratan’dan talep edilebilecek bir tek şeyi ister, ıslah olmak. Ama burada doğru bir ıslah talebinde bulunmalı. Yani Yaratan’a benzeme talebi. SORU: Burada şöyle yazıyor, “hareketin sonu baştaki düşünceden kaynaklanıyor” diyor. Baal Hasulam burada yaratılışın düşüncesinden bahsediyor. Hz Musa’da realitenin derecelerini edinmekten bahsediyor. Bunlardan bahsederken Atzimuto’dan bahsetmediğimizi söyleyebilir miyiz? RAV: Kendimizi belli bir realite içinde algılıyoruz. Bu şekilde hissediyoruz. Her Kabalist kendisini bu şekilde hissetti. Ondan sonra değişmeye başladı. Ne gördüler realitede? Annelerimiz var, babalarımız var, doğduk, büyüdük, bir çevremiz var, insanlar var, içinde bulunduğumuz zaman, hal, toplumum ve buradan evrimleşmeye başladılar. Nedir bunlar? İçinde bulundukları realitenin bir izlenimi, realiteyi nasıl algıladıkları. Ta ki daha üst bir realiteyi algılamaya başlayana kadar. Bunu ilk yapan Hz İbrahim’di. Bir metot buldu, bir sistem. Ve bu sistem vasıtası ile her insan kendisini gerçek realiteyi algılayabilecek dereceye (sonsuz bir dereceye) getirebilir. Nedir bu? Benim beş duyum yok olsa bile realiteyi hala hissedebiliyor olmam. Farklı bir realite olmasına rağmen, realitenin içinde hala. Onun için bu edinimdi. Normal hayatında, normal duyularına nazaran ek bir şey oldu ve tüm realiteyi gördü. Bu realitede bulutların arkasını veya galaksileri gördüğünden değil. Hayır. Kendi niteliklerini yaklaşımlarını kalite olarak değiştirerek, genişleterek, bununla yeni bir realite görmeye başladı. Ve gördü ki, realite realite değil, önünde sonsuzluk var. Ben ıslahımın bozukluk derecelerine göre ya Ein Sof’un bir takım parçalarını görüyorum, yada onun doğru gözükmeyen dünyalar denilen parçalarını görüyorum yada bu realiteyi hiçbir sınırı olmadan sonsuz bir şekilde algılayabilirim, seviyesine geliyor. Hat safhada ıslah edip ve tüm realiteyi hissettiler. Bundan bahsediyor. Ondan sonra üst gücü dışında hissediyorsun. Ve buna Atzimuto diyorsun. O’nun özü, ne olduğunu bilmiyorsun. Ama senin algılayışın kutsal. Hz İbrahim bu koşula geldi. Ondan sonrada başkalarına öğretmeye başladı. Bu metot bize kadar geldi. Tıpkı şimdi önümüzde olduğu gibi. Kendisini geliştirmeye başlayan her kişiye bu ek realite açılır ve kişi bu yolda ilerler. Buna manevi dünya denir. Kişi algılayışının karşılığını görmeye başlar. Einstein’ın dediği gibi “bu dünya realitenin değişen çizgileri”. Rambam’ın söylediği gibi “tüm realite Işık hızının üzerindedir”. Ama bizim dünyamızda her şey Işık hızına kadar. Her şey kişinin kendi algılayışına göre. Bunun dışında bir şey algılayamayız. Bunu direkt Işığın dört safhasında öğreniyoruz. Işık, Ein Sof arzuyu oluşturuyor ve görüyoruz ki her şey bu arzunun içerisinde oluyor. Arzunun dışında hiçbir şey olmuyor. Bu arzunun dışında bir şey olduğunu gördüğü zaman iç Kelim’in bu şekilde olduğunu hissediyor. Sanki dışında bir şey varmış gibi. Ama bu içsel kabı. Bu içsel kab öyle bir koşula geliyor ki, kendisinin bir çok parçasını hissediyor ve dışında sanki bir şey varmış gibi geliyor. Talmud Eser Sefirot’da öğrendiğimiz gibi Şoreş, Neşema ve Guf var, sonra Levuş, Heyhal. Algılarımız bu şekilde parçalara ayrılıyor. Bunlar neler? İzlenimler, kendi iç kabım. Aviut, Şoreş, Alef, Bet, Gimel, Dalet arzularımın seviyeleri. Bu arzuların içerisinde Şoreş, Neşema, Guf diye bir şey hissediyoruz. Geriye kalan iki arzuda Aviut, Gimel, Dalet bana yakın ve dışımda olan bir şey olarak hissediliyor. Dışımda bir şey mi var? Dışımda bir şey olup olmadığını bilmiyorum. Tek hissettiğim kendi içimdeki izlenimlerim. Eğer Heyhal denilen bu kabı düzeltirsem dışımdaki her şey kaybolur.
Kişi
evrimleştikçe, geliştikçe realitesini genişletir. Yeni doğan bebek ne
hissediyor? Ya da Kabalist olduğu zaman ne hissediyor? Her şey kabda ki
gelişim. Kişinin Kelim’ini geliştirmesi ve maneviyatta ki geliştirmesine
de perde denir. Bu dünyadaki geliştirdiği Kelim sadece dünyevi gelişimi.
Bu Kelim’i de kendi başlarına gelişsinler diye olduğu gibi bırakabiliriz.
OKUMA
SORU: Eğer Atzimuto’dan bahsedemeyeceğimizi söylüyorsa ve Yaratan sonsuzluğu ve sonsuz iyiliği almamızı istiyor ise nasıl oluyor da Yaratan’ın arzusu olduğunu anlıyor? RAV: Soru ne? SORU: Eğer biz Atzimuto’dan bahsedemiyorsak nasıl oluyor da Yaratan’ın bir arzusu var? RAV: Çünkü Atzimuto Yaratan değil. Yaratan kişi açısından kişinin edindiği şeydir. Atzimuto üst kök. Üst kökün hissi her zaman Yaratan’ı tanımlar. Bunun bir nedeni var. Dolayısı ile edinemediğin bir şey dışında bahsedebileceğin bir durum yok. Yaratılanda bir his mi var? Evet bir his var. Sadece bir his. O his tanımlanıyor ama o kökü edinemiyor. Bu yüzden Atzimuto denir. Yani o kök edinilmiyor. Geriye kalan her şeyi yaratılan kendi çapında edindiği zaman, onu doyurduğu zaman kendisi farklı bir şekilde tanımlıyor. Hissettiği haz içerisinde Yaratan’ı tanımlıyor. Ve bu hazzı doyurana da Yaratan diyor. Dolayısı ile dışında olan bir şey olarak değil hislerinde tanımlıyor Yaratan’ı.
Biz
direkt Işığın dört safhasında öğrendik ki yaratılan Behina Alef şeklinde
yani henüz yaratılan değil. Doyumun içerisinde keşfediyor ki, kendisini
doyurana ihsan etmek istiyor. O’nu mutlu etmek istiyor. Dolayısı ile
arzunun bir doyumu var. Ve kendi arzusuna endeksli olarak da doyumu
hissediyor. Safhalardan yükseldikçe kendisini doyuranı hissediyor.
SORU: Biz dünyadaki ayrımlardan bahsettiğimiz zaman, bunları potansiyel olarak edindiğimiz zaman, gerçek diyoruz. RAV: Evet. Çünkü dünyaların ne olduğunu bilmiyoruz. Kendi içimizde kalpteki bir noktayız. Bu noktanın içerisinde (bizim içimizde) tüm realite var. Ein Sof’ta çizdiğimiz gibi (RAV BURADA ÇİZİMLE ANLATIYOR). Aynı dünyadayız, Ein Sof dünyası. Ama şu anda içimde sadece küçük bir nokta. Bu realite potansiyel olarak var. Potansiyel olarak var ne demek? Ben şu anda kabımı ıslah etmek üzereyim ve bu derecelerin hepsini, hazırlanan her şeyi süreçsel gelişimimde elbette hissedeceğim.
Tüm
dereceler her şey bu yüzden, potansiyelde yani henüz yoklar. Kabımızı
açtığımız zaman, büyüttüğümüz zaman keşfedeceğiz. Ama kendi arzularımızı
keşfedene kadar, kendimizi inşa edene kadar içimdeki sadece potansiyel
olarak var, Reşimot olarak yani. Bu yüzden potansiyel denir. Bunları teker
teker edinmeden başka hiçbir şekilde gelişemem. Bu keşfetmemiz gereken
küçük ölçüler Reşimot’lar ortaya çıktıkça gerçek olur.
RAV
SORU: Hissettiğini anlaması konusunda Moha ve Liba (akıl ve kalp) birbirine bağlımı? RAV: Moha ve Liba elbette birbirlerine bağlı. Moha (akıl) vasıtası ile içinizde izlenimleri inceleyip ıslah edebilirsiniz. Dolayısı ile edindiği izlenimlerle ilerleyebilmesini akıl sağlar. Burada kalple akıl arasında karşılıklı bir çalışma var. Görüyoruz ki, kişi bazen maneviyata başlamadan, öğrenmeden önce o kadar çok darbelerden geçiyor ki. Görüyoruz ki kişi bir çok yolla aklını kullanmaya çalışıyor. Daha lll, daha anlayışlı olmaya başlıyor ve bu şekilde kalbin evrimleşmesinde kişi aşama kaydeder. Elbette akıl burada ilerlemek için araç. Kalbin gelişimini akıl hızlandırır. Dereceden dereceye sadece kalbin hissi ile gidebiliriz. Kalbin hissi algılanana kadar bir sonraki dereceye gidemeyiz.
Dolayısı ile tüm hisleri anlayışımızda birer birer anlamamız lazım. Yani
her histe o değişimi anlamamız lazım. Başka hiçbir yol yok. O yüzden
yapabileceğimiz tek şey gelişimimizin hızını artırmak. Ama hem akılda,
kalpte, her derecede izlenimleri görmeliyiz.
|