|
|
|
ŞAMATİ 98 - MANEVİYAT HİÇ BİR ZAMAN KAYBOLMAYAN BİR ŞEYDİR.OKUMA Maneviyat hiçbir zaman kaybolmayan bir şeydir. Dolayısıyla alma arzusu içinde bulunduğu formdan ki bu almak içindir, buna “fiziksellik” denir. Çünkü bu formdan iptal olur. Ve ihsan etme formunu alır. Yaratan bir alma arzusu yarattı ve evrim vasıtası ile belli bir süreçten geçiyor. Bilince yani. Hissettiğini hissediyor şu anda. Ne hissettiğini biliyor. Bu his var olduğu hissini veriyor, canlılığını veriyor. Canlı olduğunu hissediyor. Direkt Işığın 4 safhasından geçiyor. Ve içinden bir sürü manevi koşullardan kaynaklanan durumlar geçiyor. Ve bu şekilde bilinçleniyor. Bilinçlerde de derece var ama yaratılan alma arzusunda var oluşu bu. Dışında hiçbir şey hissetmiyor. Sanki dışında bir şey varmış gibi gelse de insana, aslında insanın dışında var olan bir şey yok. İnsana bazı şeylerin yakın, uzak gelmesine rağmen bunların hepsi alma arzusu içerisinde ayrılmış durumda. Kendisini 3 aşağı 5 yukarı ya da kaynağını hissedebilecek koşulda. Yani ya hissinin kaynağını hissedebilir ya da her şeyi arzunu içerisinde hissedebilir. Sanıyor ki kolektif bir realite var. İnsan böyle düşünüyor. Realitenin iyi yada kötü hissedilmesi bunların hepsi kendi içinde olan, insanın kedi içinde edindiği izlenimler. Bunların hepsi alma arzusunun içerisinde, Reşimot’a göre. İnsanın içerisindeki değişime göre. Aslında insan baktığı zaman değişimin kendi içinde değil dışında olduğunu sanır. Dolayısı ile her şey alma arzusunun bir ilizyonu. Bunu şu anda biz Kabalistler olarak biliyoruz. Bilimde şu anda bunu kanıtlamaya başladı. Şimdi alma arzusu nasıl değişirse değişsin, sadece kendisini hisseder. Ama kendisini hissetmesi iki ters koşulda olabilir (iki farklı şekilde olabilir). Niyetle. Almak niyetiyle olabilir. Yani kişinin kendisini tatmin etmesi için olabilir. Ya da dışındaki bir şeyi tatmin etmesiyle olabilir. Bu niyetler insana dışarıdan gelir, yani Işık’tan. Işık var oluş noktasını etkilediği zaman, arzuyu sarıp geliştirdiği zaman, arzu Işığın etkisiyle gelişiyor. Arzuyu geliştirmek için aslında, arzunun Işığa nazaran niteliklerini göstermek için. Çünkü arzunun içerisindeki kaynağı hissetmeye başlıyor. Kaynağın niteliklerini ve bundan bir his ediniyor. O zaman kaynağa yönelik farklı bir tavır ediniyor. Bu tavır a biz niyet diyoruz. Ya kendimiz için almak, kendimizi tatmin etmek için yada dışımızda var olan birisini tatmin etmek. Zevk almak ya kişinin kendisi için almasıyla olur. Yada bir başkasına ihsan etmek için. Arzu arzudur, her zaman içinde olanı hisseder. Her zaman alıyor, önemli olan burada kendisine verene, ihsan edene yaklaşımı. Bunu insan oluşturuyor. Eğer ihsan edene benzemek istiyorsa, duyduğu utançtan dolayı, o zaman farklı bir koşula hareket eder. Arzuyu olduğu gibi değil de, arzuyu bir araç olarak kullanmak gerekmektedir. Ne için? İhsan edenle eşit seviyeye gelmek için. Arzunun evrimi birçok safhadan ibaret. Birincisi yoktan var oluştan yaratılması. Buradan direkt Işığın dört safhasına gelinmekte. Burada ilk orijinal Havaya inşa ediliyor. Buda kabın bir parçası, bundan sonra değişmiyor. Bu şekilde kabın kendisini Direkt Işığın dört safhasıyla, Yaratan Işıktan zevk alma koşuluna gelir. Bu evrimin özetine “sonsuz dünya” denir, sonu olmayan dünya ein sof. İkinci safha alma arzusunun Yaratan’a yani ihsan edene tavrını geliştirmesinde ona benzemeyi istemesinde. Direkt Işık denilen o zevke yönelik ihsan etme. Bu evrime çizgi vasıtası ile gelişmek denir. En sof dünyasından bu dünyaya. Bu şekilde alma arzusu tüm ilişkilerini tayin eder. Yani zevke yönelik tavrını. Sonuç itibari ile bu sonsuz koşullar 21 dereceden ibaret. Bunlar 5 sefirot, 5 dünya, 5 partzifum. (5x5x5=125 derece). Alma arzusundaki değişimler, bunların hepsi Yaratan’a benzeye bilmek için Yaratan’ın Işığı vasıtası ile oluştu. Dolayısı ile bu alma ve ihsan etme güçleri vasıtası ile yani zevkle, zevki veren hissinin sahibinden alma arzusu bu dünyaya kadar iner ve Yaratan’dan bu ikili gizlilik vasıtası ile ayrıldığı zaman, yani hem zevki, hem de zevki vereni hissetmiyor. Buna çift gizlilik içerisinde olmak denir. Ve o koşula da bizim dünyamız diyoruz. Bizim dünyamız içerisinde de insan evrimleşmeye başlar. Aşağıdan yukarıya, bu gizlilik içerisinden gelişir. Işık alma arzusu üzerinde işler, onu evrimleştirir. Ve alma arzusu Işığa safha safha benzemeye başlar. Önce kendisini Işığın niteliklerine ters hissetmeye başlar. Buna kötü eğilimin farkına varılması denir ki bunların içerisinde her şey dâhildir, cansız, bitkisel, hayvansal dereceler. Bunlar elbette kişinin içinde de olan koşullar. İnsan bu dünyada kendisini şöyle hissetmeye başlar ki Işığın niteliklerinin tersine durduğunu görür, Yaratan’a ters, karşı bir şekilde. İnsan bu koşula geldiği zaman bu gizlilikleri yani tek ve çift gizlilikleri ortadan kaldırmaya çalışır ta ki ilk bağ oluşana kadar. Yani Yaratan’dan gelen zevk ve ilk ilişkiye kadar. Alma arzusu içerisinde evrimini tek ve çift gizlilik koşullarından geçip tamamladıktan sonra alma arzusu ilk kez ihsan edeni verdiği zevkle hissettiği zaman, buna Yaratan’ın ifşası denir. Alma arzusu içinde bunu keşfetmeye diyoruz. Bu keşife tekrar kendi içerisinde rastlıyor, bu insanın içinde olan bir şey çünkü, zevkle, zevki ihsan edenle bir form eşitliğine geliyor. Bu iki bilgiyi insan kendi içinde hissediyor, insan kendi dışında olan hiçbir şeyi hissedemez. Bu hisse Maneviyatın keşfi denir. Çünkü kendi içerisinde verenin verdiği zevki hissediyor. Ve bunu vermek isteyenin istediği şekilde aldığı için bunu hissediyor. Bu şekilde arzuya Manevi arzu denir. Çünkü form eşitliğinde olduğu için, ihsan edenle, Yaratan’la ki yaratılanın arzusu da Yaratan’la form eşitliğine ulaştı, belli bir dereceye kadar Yaratan’la, bu noktaya da sonsuz denir. Elbette kişinin edindiği bu iki form, Yaratan’a benzeme formu, kaybolan şeyler değil. Burada tek geriye kalan şey kişinin manevi edinimine, derecesine ekleyip Yaratan’la daha çok bütünleşmesi. Ta ki yaratılan varlık, Yaratan’ın tüm derecelerini edinene kadar. Ondan sonra insan Yaratan’la tüm seviyelerde bütünleşir ve sonsuzluğa gelir. Yaratan’la form eşitliğine ulaşana kadar ki buna manevi kapıdan Mahsom’dan geçmek ve tüm derecelerden gitmek denir. Daha önceki safhalara sonsuzluk denmez çünkü bunlar yukarıdan aşağıya yaratılan varlığın itilerek gönderilmesi, yukarıdan yapılan bir mekanizma, bir işlem, Yaratan’ın yaptığı bir koşul. Bu nedenden dolayı maneviyat hiçbir zaman kaybedilmez denir. Biz birçok değişimler öğreniyoruz, sefirotlar, dünyalar, bunların hepsi dünyaların içerisinde yer alıyor, dünya kelimesi de Olam gizli kelimesinden gelir. Her derecede ruh ihsan edenle form eşitliği edindiği zaman bu gizlilik dereceleri kaybolmaya başlar. Yaratılan varlık en sof un derecesine tekrar döner. Tıpkı Yaratan’ın ilk baştan tasarlayıp arzuladığı gibi ancak yaratılan varlık bu koşula geldiği zaman Yaratan’la kendisine tümüyle eşitlenmiş olur, kendisine eşitlemiş olur. Yaratan açısında Yaratan’ı sonsuz bir şekilde hisseder. Sadece bu koşullar sonsuz, daha önceki geçirdiği safhalar tutuna bileceği şeyler değil, bunlar sadece yaratılan varlığın evrimleşmesinde geçirdiği safhalar. Yaratan’a ulaşabilmesi için insanın geçirdiği dönemler. Yaratan’ın yarattığı noktadan ki buna safha 1 diyoruz, Yaratan’ın yarattığı koşuldan, yaratılanın inşa edilmeye başlandığı koşula kadar. Maneviyatın olduğu yere gerçek denir. Çünkü oraya gelen herkes aynı koşulu, şekli görür. Şimdi yer dediğimiz şey bir makam, bir alma arzusudur. Alma arzusunun içerisinde hissedebildiği bir yer var, bir arzu var. Bu arzu, hissetmek için, anlamak için yaratıldı. Bazı arzular var ki bu koşulda değiller, hislerle doldurulamıyor. Arzu bir şey isteyebilir, ne istediğini bilebilir ama bundan doğmaya bilir çünkü koşullar var, Yaratan açısından durumlar var, yani yaratılan varlığın hangi şekilde Yaratan tarafından doldurulması, bazı koşullar var yaratılan varlık ben kendimi sadece Yaratan’a benzer şekilde olduğum zaman doldurmak istiyorum dediği olaylar vardır, tıpkı ev sahibiyle misafir hikâyesinde olduğu gibi. Misafir masadaki yemeği çok istemesine rağmen yemeği yemiyor ve diyor ki sadece utanma koşulu olmadan yerim. Yani ben ev sahibine bana hazırladıkları bu yemekten dolayı,bana vermek istedikleri mutluluğu ben yiyerek geri iade edersem, yemek istiyorum diyerek. Böylelikle her ikisi de birbirine ihsan ettiği hissi içerisinde olur ve arzuyu kendisi için kullanıyormuş gibi olmaz. Bu şekilde de ihsan etme koşulu oluşturur. Dolayısıyla alma arzusu kendisini kullanıyor ve kendisi için koyduğu amaçlara ulaşmak için. Bu insanın evrim derecesine bağlı, tıpkı bir bebek gibi, bebek çocukken hiçbir düşüncesi olmadan her şeyi alır çünkü aklı henüz gelişmiş değil, bilinci yerinde değil ya da biraz daha geliştiyse büyüdüyse, yavaş yavaş, bir takım şeyleri anlıyorsa, burada kendisine bir şey verenle bir işi olduğunu (yani Yaratan’la, ev sahibiyle bir işi olduğunu) anladığı zaman, buda elbette gelişim derecesine bağlı. Bu gelişim derecesine göre de ne kadar form eşitliğine ulaşmak istiyorsa, Yaratan’ı ne kadar sömürmek için, yani tüm dünyayı kendisi için sömürmek için değil ama bu dünyayı Yaratan’a benzeyebilmek koşulu için kullanmak istek koşuluna gelmesi, zevki ve zevki vereni hissetme koşuluna gelmesi, bilincinin artması olduğu zaman, bu bilinci edindiği zamanda Yaratan’ın sunduğu tüm zevkleri Yaratan’a olan yaklaşımıyla o zevki Yaratan’a iade edebilir. Bunu başardığı zaman arzularının evriminin sonuna geldi demektir. Arzu dışında hiçbir yer yok. Arzular ya daha çok gelişmiş, ya daha az gelişmiş, yada zevk almaya hazır durumda. Bahsettiğimiz tek şey bu Kabalada. Bu yüzden Kabala adını verdiler buna. Arzuyu arzunun içerisinde almak, alma arzusu yani alma arzusunun geçirdiği safhalar. Yoktan var oluştan ta ki yaratılışın sonuna kadar Yaratan’a karşı eşit bir şekilde var olup yaşayan bir varlık haline gelene kadar. İki tane ihsan eden kişi. Maneviyatta makam demek yer demek realitenin olduğu yerdir çünkü arzunun içi dışında hiçbir yerde başka bir his yok. Tüm işimiz, tüm erdemliğimiz, tüm ilmimiz o yeri çalışmak, arzuları, doğadaki, içimizdeki arzuları çalışmak. Bunu anladığımız kadarıyla tüm yaratılışı da anlayabiliriz ve yaratılışın amacına da ulaşabiliriz. İnsan arzusu içerisindedir ve bilinci artığı zaman tüm yaratılışı edinir. Bu yüzden maneviyatta realitenin olduğu yer arzunu olduğu yerdir. OKUMAHayal olan yere gerçek bir yer denilmez çünkü hayal edilmiştir o zaman herkes farklı devam eder. RAVNasıl olurda bir koşula geliriz ki insan tümüyle hissettiklerinin gerçek olduğunu hisseder ve hayal olmadığını hisseder. Yani nasıl ayırım yapacağız: dedik ki biz arzunu içerisinde hissederiz, arzu tüm kab bunun dışında hiçbir şey yok. Ancak bu arzuya göre Işık daha bilinçli bir şekilde ifşa olur arzu içerisinde ya da bilinçsiz olarak, bulanık olarak ifşa olur. Aslında ifşa olan şey Işıktan duyulan his. Çünkü tek bir koşul var, Işığın doldurduğu arzu. Işıkta hiçbir değişim yok, arzuda değişiklikler var, arzu biliyor mu hislerini, anlıyor mu, bilinçli mi, uykuda mı. Dolayısıyla kimin arzusuna olduğuna bağlı yani insanın bilinç derecesine bağlı her şey. Bu yüzden Kabalistler bir çok isim veriyor, çizgi diyorlar, daireler diyorlar, saran Işık, iç Işık, arzular, Kefer, Hohma, ZerAnpin, Malkut buna bayağılık derecelerini ekliyorlar Şoreş, Alef Bet Gimel Dalet gibi, arzuların kullanıla bileceği koşullar var, kullanılmadıkları koşullar var ve bu arzunun içerisindeki ayırımlar ve alt derecelere ayrılmaları bayağılık dereceleriyle, tüm arzuların farklı kategorilerinde beyin büyümeye ve gelişmeye başlar. Arzuyu nasıl kullanıp ve tatmin edeceği, dolayısıyla da çok uzak dereceler vardır arzunun içerisinde. Işık her zaman arzunun içerisinde ama hissiyatı çok az, algılamak çok zor. Bu yüzden birçok form hayal etmek denir buna. Kafamız bu yüzden karışıyor sürekli. Bunları net bir şekilde edinmezse hayal olur. İnsan bir sürü manevi koşulu hayal etmeye başlar aslında bunların hepsi tabi ki bir yalandır. Gerçek değil. Bu algıları, bu hayal ürünlerini, insan gerçek algısı olmadığı için bunlara tutunur, dinler meditasyon ve bir sürü şey bunları yapmakta. Buna zaten zina işlemek denir, kişinin hayal ürünüyle bir şeylere tutunması. Işık her zaman kabın içerisinde ama kab ne kadar bilinçli bir şekilde algılıyor Işığı ve bunu görüyor yani aklı ne kadar gelişmiş ise bu algıya nazaran. Hissi ile kalbi beraber gelişmiş olması lazım. Bu yüzden hayal ürünüyle gerçek arzu arasındaki farkın farkına varmak en önemli şey. Aradaki fark ne,eğer ben arzum içerisinde net bir şekilde algılıyorsam,net olabilmesi için hep hissinin 4 safhada olması lazım, 10 sefirotu olması lazım, Yuthey, Vavheyin net bir şekilde ifşa olması lazım, Işığın ne olduğunu görmem lazım,kimin için olduğunu görmem lazım. Beni dolduran zevki net bir şekilde 5 derecesinde, Şoreş, Alef, Bet, Gimel, Dalet derecelerinde görmem lazım ve zevkinde amacını görmem lazım. Bana neden geldi, çünkü arzunun içerisinde aynı zamanda yaratılışın amacı var. Bu arzu bana benden ne istediğini söylemeye çalışıyor Yaratan’ın aynı zamanda ve o kabın içerisinde Işıkla dolan kapta kişi Yaratan’ı keşfeder, Yaratan’ı ifşa eder. Yaratan demek Bo Re, Bo gel, Re gör demek, gel ve gör. İnsan o arzunun içerisinde o arzu vasıtası ile hissettikleri ile öyle bir noktaya gelir ki, Yaratan’a gelir O’nu görür niteliklerini ve niteliklerini Yaratan’a eşitler. Bu yüzden insan tüm kabını yani arzusunu kullanır ise ve bunu mutlu olmak, zevk almak için alırsa ve neden Işığın kendisine geldiğini görürse, ışığa benzemesinin gerektiğini görürse ve tüm niyetini bu arzuyla kullanmaya başlarsa buna sonsuz dünyayı edinmiş denir. O zaman tüm hayal ürünü olan her şey yok olur. Arzunun içerisindeki tüm yerler, her şey mutlak bilince gelir sonu olmayan sonsuz bir koşula. SORU: O zaman Kabalistin hiçbir hayal ürünü yok mu?RAV: Öğrendiğimiz gibi alma arzusu içsel ve dışsala ayrılır, arzunun beş sefirotu gibi, sen bunların ayrı olduğunu ayrıldığını biliyorsun; Hazehin göğsün üzerinde, göğsün altında arı olmayan klipotlarla, hepsi arzunun içerisinde. İnsan bunları kullanamıyor ise Klipot denir eğer irade ile kullana biliyorsa buna Noga Kabuğu denir, eğer daha fazlasını kullanabiliyorsa buna Kutsal Kablar denir yani ihsan etmek için alır. Kişinin kullanamadığı arzulara endeksli olarak ta Saran Işık vardır. İnsan hala arzuyu hissetmiyordur, çünkü ıslah olmamış arzularda Işıklar daha uzak o yüzden kişi bilinci de gelişmemiş sayılır, çünkü arzuyla Işık arasında perdeyle form eşitliği sağlamadıkları için, niyeti eşitlemediği için bu arzularda bilinç sahibi yoktur (bilinci yoktur insanın). Tüm hayal ürünü olması buradan kaynaklanıyor, elbette bir Kabalistte bunlar yok çünkü Kabalist kabını belli bir şekilde kullandığı için içine alamadığı Işığı kendisi tayin ediyor perdesi ile ve saran Işığı da bu şekilde kendisi tayin etmiş oluyor. Çünkü Işık için hala ihsan etme koşulunda olmadığı arzularda bunu kullanamayacağının bilincinde ve arzuyu kullanamamasına rağmen arzunun farkında, arzunun ne olduğunu bilmekte ve Işık perdesiyle geriye doğru itiliyor, kişi neyi geriye çevirdiğinin bilincinde bunu biliyor ve bu geri itişle aslında kişinin formunu alıyor çünkü kişi kullanıp kullanmamayı kendisi hesaplamış oluyor ve o bilinçli olarak arzuları alıp bir kenara koyuyor bu yüzden hayal ürünü değil, bu yüzden Işığı perdeyle ilişkilendirdiği için hayal edemez, çünkü tam olarak tayin ediyor her hissi, her hissin arzuya tekabüliyetini biliyor. İçlerinde hissetmeseler bile önlerinde neyin olduğunu görüyor. Bu yüzden manevi dünyayı edinmiş bir insan için, gerçek bir kabalist için hayal ürünü diye bir şey yok. Perde olmayan yerde ancak hayal edilen şeyler olur. İnsan perdenin olmadığı yerde hayal eder ama bunlar zaten insanların hayalide son derece küçük, bunlarda aslında insan için çok kötü bir şey değil çünkü kişi bu şekilde evrimde geçiriyor, görüyor ki daha önceki geçirdiği safhalar sadece boşluk. Bu hayaller insanı yavaş yavaş çalışmasıyla perde edinmeye getirir.SORU: Düşünce algılamak mıdır, yoksa hayal midir?RAV: Biz burada manevi edinimi olan bir insandan mı bahsediyoruz yoksa bu dünyada olan bir insandan mı, yani manevi edinimi olmayan bir insandan mı bahsediyoruz. Hangi kab dan bahsediyoruz, biz Kabalada insanın her zaman kabına göre bahsederiz. Doktora gittiğiniz zaman adam tipinize bakmıyor, yakışıklı mısınız, değil misiniz. Bedeninize bakıyor hasta mısınız değil misiniz. Belli kanunlar var, belli bilgisi var, bu bilgiye göre sizi test ediyor. Eğer sizin tüm niteliklerinizin içerisine girip sizi hissedebilseydi size bir şey sormazdı, bu yüzden size soru soruyor nerede canın yanıyor, yanmıyor diye sizde ona göre cevap veriyorsunuz. Doğru kablarımız var ise sizde neyin hissedilip hissedilmediğini bilirsiniz. Arzularla ve niyetlerle de aynı şey biz her zaman insanın kabından bahsediyoruz içimizde keşfetmemiş olsak bile. Neyim ben bir kab mıyım, ben sadece bir arzuyum, bu arzunun içerisinde dereceler var, cansız, bitkisel, hayvansal, konuşan. Bunlar aslında manevi arzular, ben bunları henüz hissetmesem de bu şekilde. Arzular kendilerine dışsal bir görüntü ifşa ediyor ki ben bu dünya olarak görüyorum. Dolayısı ile bu dünyada da cansız, bitkisel, hayvansal ve konuşan seviyeler var. İçimdeki temel parçalar, bunlar arzular. İnsanın düşüncesinde derken ne dediğinizi anlamadım. İnsanın düşüncesi arzusundan kaynaklanır. İnsanın tüm düşüncesi, insanın bir arzu içindeki bir eksiklikten kaynaklanır. Eğer benim bir şeye arzum varsa, içimde bir eksiklik varsa ve bu arzunun yoğunluğuna göre aklım bir düşünme sürecine girer, eğer arzum küçük ise fazla düşünmeye gerek yok, eğer güçlü büyük bir arzum var ise aklım daha çok düşünür. Yani aklım sadece arzuma arzuyu tatmin etmek için bir düşünce mekanizması, bir araç. Dolayısıyla eğer her şeye sahipse bir insan, aklı gelişmez, çocuğunuzun gelişmesini istiyorsanız, sürekli bir şey istediğinden emin olmanız lazım ki, çünkü arzu insanı itmeye, araştırmaya başlar, bu şekilde gelişir. Eğer çocuğunuzun aptal olmasını istiyorsanız, çocuğa her istediğini verin ki bir şey istemezse gelişmez. İnsanın beyni yani düşüncesi arzunun bir sonucu. Arzuyu tatmin etmek için düşünür akıl.Bizler sonsuzluktan yoktan var edildik. Bir arzu olarak, almak için bir arzu, kafamız olmadan, beyin ondan sonra evrimleşmeye başlıyor. Arzunun içerisinde ben neyim, ben kimim ilk Havaya dan kaynaklanıyor bu. Arzu Şoreş, Alef, Bet, Gimel, Dalet olarak gelişiyor. Arzu geliştiği zaman ne istediğini keşfediyor. Neden istediğini görüyor, kendisini kimin yarattığını görüyor. Benden ne istiyor, bunların hepsi o kök safhasında ki Havaya da. O ilk orijinal 10 sefirotun içerisinde. Bu 10 sefirotu arzunun içerisinde keşfettiğimiz zaman Yaratan’la Divekut’a bütünlüğe ulaşıyoruz. Form eşitliği içinde oluyoruz, bir kabın içerisinde arzu ve Işık birleşir, O ve adı Bir olur, çünkü O arzu. Bunu tanımlarda öğrendik. Ad Gimatriya da arzu demektir. Arzunun içerisinde hissedilen şey insanın tüm realitesidir. Sahip olduğumuz tek realite bu. Düşünce sadece insanın arzu ettiğine ulaşması için kullanılan bir araç. Yoksa hiçbir zaman bir arzuya karşı olan bir düşünce olmaz. Düşünce sadece arzuya hizmet eder. Eğer insanların farklı düşünmesini istiyorsanız, yeni arzuları reklam yapmanız lazım, insanlığın bir eksiklik oluşturması lazım. İnsanlığın düşüncesini kontrol etmenize gerek yok, sadece insanların arzuları, sosyologların hepsi bunu kullanır. Biz Kabalada diyoruz ki öteki türlü, biz düşünce ile arzuyu kontrol etmemiz gerektiğini söylüyoruz Kabalada. Çünkü biz insanı gelişmeye getiriyoruz ki gelişimi özgür seçimine göre Yaratan’a benzesin. Bunu peki nasıl yaparız? Eğer arzunun sahibi ben değilsem ve düşüncede arzunun bir türevi ise, bunun için özel bir kab oluştururuz. Buna Yaratan’ı tanımak denir. Zevk arzuyu oluşturur ve zevkin içerisinde zevkin kaynağı var, zevki veren var, Yaratan var. Ev sahibi arzunun içerisinde ifşa olur ve Behina Alef ten bu arzu gelişmeye başlar. Peki, aradaki farkımız ne? Burada yoktan var edilen bir koşul var. Işık içerisinde bir nokta buna Behinat Şoreş kök safhası diyoruz. Ondan sonra Behina Alef birinci safha geliyor. Bu noktadan oluşan yaratılan bir arzu, kab. Ve tüm Işık, tüm arzu direkt olarak ışıktan kaynaklanıyor, Işık yaratıyor. Burada Işık zevk ve Behina Alef in içerisinde Işık zevk olarak ifşa oluyor ve burada kendi içerisinde bir arzu, o kadar. Bunun dışında Yaratan’dan hiçbir şey gelmiyor. Peki, sonra ne olacak? Bu arzunun içerisinde Behina Alef safhasında, Behina Alef içerisinde geliştikçe, bu arzu geliştikçe gelişme safhasının sonlarında Yaratan ifşa oluyor. Ve Işığın içerisinde Yaratan var, ben sana bir şeyler veriyorum, sen o verdiğim şey içerisinde benim sana olan sevgimi hissediyorsun, o zaman tıpkı bir çocuğun gelişimi gibi anlamaya başlıyorsun. Bebek doğuyor, yapmak istediği tek şey almak, ondan sonra birisinin kendine bir şey verdiğini hissediyor, O’nun sevgisini görüyor. Tekabül edecek şekilde vereni hissettiğiniz zaman alma arzusunun bir kabı oluşmuş oluyor zaten. Zevkle bir bağı, ilişkisi var ve şimdide kabın içerisinde ek bir şey gelişiyor. Bu ek şeyde zevki verene yönelik bir yaklaşım ortaya çıkıyor. Tümüyle farklı bir gelişim. Alma arzusuna eklenen bir koşul. Bu evrim cansız, bitkisel, hayvansal seviyelerde yoktur, sadece insanda vardır ve bu insanda bile böyle bir gelişimin ifşası çok yavaş olur. Şimdi bile dünyamızda bakın kaç insan Yaratan’ın kendisine bir tavrı olduğunu hissediyor. Bunun bir çok derecesi var. Dolayısıyla ek bir izlenim olduğu için insanda bu izlenimden kaynaklanır ve hayvanda bu izlenimden. Yani insan verenin tavrına göre yaklaşımını ayarlar, hayvan ise arzusu ile idare edilir. Bu yüzden Adame kelimesi verilir, Yaratan’a benzeyen, adam olmak. Ama normal bir insan arzusunda olanı hisseder bir hayvan gibi. SORU: His düşüncenin bir sonucumu?RAV: Öncelikle his var, çünkü bir arzu var. Zevk ya da zevk eksikliği ki buna acı denir. Dolayısı ile his edilen zevkin dereceleri var, buradan sonsuzluğu kadar. Zevksizlikte de dereceler var, yani zevk alamamak aynı zamanda acı duymak. Alma arzusunun içerisinde cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeler var. İnsan seviyesinde ise insan zevki Yaratan’a tekabül edecek şekilde hisseder. Elbette burada insandan bahsederken gelişmiş bir insandan bahsediyorum, sıradan sokaktaki insandan bahsetmiyorum. Kalpteki noktasıyla gelişen bir insandan bahsediyorum yoksa sokaktaki sıradan bir adam hayvan gibi yaşıyor. Bu arzunun hepsi sonsuz dünyadan gelir insana, beş safhadan geçer bildiğimiz beş dünya, Ha Alamot kırılmadan geçer Şivirak kırılmak ve ondan sonrada alma arzusu içimizde büyüyor, tarih boyunca evrimleşiyor. Ta ki öyle bir noktaya geliyor, binlerce yıl evrimleştikten sonra 1995 yılına geldik, kafama göre bir yıl aldım işte 1995’te diyelim insanın kalbindeki nokta oluştu, kalbindeki nokta vasıtası ile Yaratan’a yönelik bir düşünce oluşuyor bir his, yaklaşım oluyor. Yaratılışının amacına yönelik bir arzu bu kalpteki nokta. Şimdi bu kalpteki nokta arzunun içerisinde uyandığı zaman aklına gelen şeyde elbette bilinçaltında, nereden geldim, kaynağım ne, neden yaşıyorum, neden yaşıyorum gibi bir soru insanın içerisinde ortaya çıkar. Bu yüzden hayatın manası ne sorusu, aslında hayatın kaynağı nedir sorusundan geliyor. Ondan sonra insan aramaya başlar. Eğer böyle bir arzusu varsa insanın diğer zevklere nazaran arzularından çok farklıdır çünkü diğer arzuları hayvansal derecede, hayvansal arzular. Böyle bir arzu zevkin kaynağıyla olan bir zevk, kalpteki nokta,bu kalpteki noktaya zaten insan derecesi denir. İnsanın derecesinin başlangıcıdır kişide çünkü bu insanı Yaratan’a benzetmeye doğru iter. Ondan sonra kişi Kabala ilmine gelir ve bu Yaratan’la bağını nasıl geliştireceğini öğrenir. Bu kalpteki nokta insana arzunun içerisinde başarılı kılmak, iyi bir hayat vermek için değil, bu kalpteki nokta Yaratan’la bir bağ oluşturmak içindir. Bu nedenden dolayı bu tarihsel gelişimimizde, bu zamana kadar gelen gelişimde Kabalistler Kabala ilmini gizlediler. Çünkü söyleyecek, anlatacak kimse yoktu, insanların kalbinde o nokta oluşmamıştı. Hayatlarının kaynağını sorgulama başlamamıştı. İhtiyaçları olmadığı içinde ifşa etmediler. Hayvanlar gibi geliştiler belki şöyle gelişiriz, belki böyle gelişiriz, hükümet düzenimizi, hayat düzenimizi, teknolojimizi geliştirelim belki daha mutlu oluruz diye. Şimdi insanoğlu öyle bir noktaya geldi ki hiçbir arzudan tatmin olmuyorlar. Görüyorlar ki her şey boş. Sadece düşündükleri şey ya ileride iyi olur nasıl olsa. Dolayısı ile bir çaresizlik içerisinde insanoğlu. Bu yüzden ihsan edenle bir ilişkisi olması lazım insanın, bu nedenden dolayı böyle bir metoda ihtiyacımız var ki insan doğal olarak arzu ve zevkle karşı karşıya kaldığı zaman ve bunlarla herhangi bir bilinçli ilişki içerisinde yaşamazsanız insan bir hayvan gibi yaşar, sokakta ki adam gibi, arzusu oluyor, gidiyor arzusunu tatmin ediyor. İnsan bu koşullardan geçerek hatalar yaparak belki şu daha iyi olurdu, belki bu daha iyi olurdu diye düşünmeye başladığı zaman, binlerce yıldır bu şekilde gelişti insanoğlu. Ama kalpteki noktayı Yaratan’a endeksli olarak geliştirmek bu doğal bir şekilde olmaz. Bu Işığın kabı oluşturması gibi değil, direkt Işığın 4 safhasında öğrendiğimiz gibi, bu aşağıdan yukarıya olan ilişki doğal olmayan bir şey. İnsanın içindeki eksiklikten gelmiyor çünkü bu kalpteki nokta. Yaratanla dönemsel ilişkiyle gelir. Bana geliyorsun, sofranın önündesin, yemeklerin hepsi senin sevdiğin yemekler, açsın ve susuzsun ve bakıyorsun masanın öteki tarafında ev sahibi var. Ev sahibini orada gördüğün an seni bir şey durduruyor. İçinde bir engel varmış gibi. Arzuyla zevk arasında, arzuyu verenle zevki verenle bir ilişkin oluyor, neden zevki verene bir ihtiyacın var ki. Bu ilişkiyi geliştirmen için bir metoda ihtiyacın var, Kabalistler bu yüzden kitaplar yazdı. Kabalistler aslında size ne yapmanız gerektiğini söylemiyor. Sadece Yaratan’la ilişkinizi nasıl ayarlayacağınızı söylüyor ki buna ıslah eden Işık denir.Bu ilişkiyi insan Kabala çalışarak yaptıkça, Kabala çalıştıkça insan Yaratan’la farklı bir ilişki inşa etmeye başlar. Eskiden arzu ile bir ilişkin vardı şimdi ise arzuyu verenle bir ilişkin oluyor ve bunu güçlendiriyorsun. Öyle bir safhaya getiriyorsun ki Yaratan’la ilişkinin ne kadar alıp ne kadar ihsan edeceğini ayarlamaya başlıyorsun. Tüm numara burada. Aslında yaptığın şey arzunun üzerine bir niyet inşa etmek. SORU: Işık bir komünikasyon aracımı Yaratan’la yaratılanlar arasında?RAV: Yaratılanlar derken bizden mi bahsediyorsun?SORUYU SORAN: İnsan Işığı keşfediyorsa, başkası ile ilişkilendire biliyorsaRAV: Hangi kabtan ve Işıktan bahsettiğinizi anlamadım ama şöyle söyleyeyim, bir tek koşul içerisindeyiz. Buna bir tek arzu denir. Çünkü bir tek arzu yaratıldı. Yaratılan bir tek şey var ve bunun dışında da bir şey yok. Manevi bir koşul maneviyatta hiçbir değişiklik yoktur. Zaman yok, öncesi sonrası yok çünkü yer denilen yer ve koşul bir tek kab, bir tek arzu, Kli, kab Radson arzu. Şimdi bu arzu Işık tarafından yaratıldı, oda zevk vasıtası ile ve Işık bu arzuyu dolduruyor ve bu koşula Havaya denir. Tamam, öğrendiğimiz gibi Şoreş, Alef, Bet, Gimel, Dalet derecelerinde alma arzusunun dereceleri, yukarıdan aşağıya bu şekilde asılıyor, Yuthey, Vavhey kab bu koşulda bu. Burada var olan koşul bu, bu koşula En Sof denir. En Sof ihsan edenin arzuya olan yaklaşımını sonsuz bir şekilde barındırır, yoktan var ettiği bu arzuyu bu şekilde barındırır. Bu da sonsuzluğa eşittir. Burada Işık yaptı her şeyi, insanın burada bir rolü yok. Işık arzunun içerisine geldiği zaman hem zevk var hem de zevki verenin hissi var. Yani hem zevki hissediyorum hem de bana bu zevki veren Yaratan’ı hissediyorum. Bu iki element ev sahibi ve arzudan alınan zevk vasıtası ile arzu gelişiyor, evrimleşiyor. Yani Yaratan’ın hissi ve zevk hissi vasıtası ile gelişiyor ta ki sonsuzluğa oluşana kadar, bu iki şey gelişiyor. Nasıl gelişiyorlar, nereye gidiyor. Arzunun içerisinde, arzunun içerisinde anlayış var, edinim var his ve gelişim bu sahip olduğumuz tek şey bu. Sadece arzuda ki gelişimden bahsediyoruz tıpkı şimdi burada oturduğun gibi, içinde arzular var düşünceler var, peki bir şey değişiyor mu. Belki yandan bakabilirim, senin yanında oturuyorum ve yandan bakıyorum ama bir değişim yok ama içinde bir sürü değişim oluyor olabilir. Var olan tek şey bu, bunun dışında bir tek Işık var. Ohr Atzimuto Yaratan’ın kendisi, Yaratan’ın özü. Bunun ne olduğunu bilmiyoruz, bunlar sadece tanımlar. Kökümüz buradan geliyor ama edindiğimiz bir şey değil. Edindiğimiz şey her zaman arzunun içerisinde, yaklaşımda, niyette ve zevkte.Zevk ve zevki veren arzunun içerisinde ortaya çıkıyor ve hissettiğimiz tek şey bu. Dolayısıyla alma arzusuna göre zevk duyuyorum ve ihsan edeni hissettiğim zaman zevk duyuyorum ve bu iki koşul vasıtası ile Yaratan’a olan tavrımı inşa ediyorum. Zevki verene yönelik bir tavır bunların hepsi insanın içerisinde. İki şeyden inşa edilmişim hislerim ve aklım. Hissim zevke göre aklımda bana ihsan edene endeksli. Beyin ikiye ayrılır: hayvansal beyin, insansal beyin. Hayvansal beyin bana arzumu tatmin edeceğimi anlatıyor, derecelerle sadece arzuya hizmet ediyor. İnsan aklıysa bu kutsal bir akıl, bu Yaratanla bağ kurmak için kullandığımız şey. Kabala ilmi tümüyle insansal akla yani kutsal akıl dediğimiz Yaratan’a yönelik ilişkiyi oluşturma aklıyla beyniyle ilgilenir. OKUMAManeviyatın 70 derecesi var denir. Her derecede maneviyat kişinin içinde bulunduğu dereceye göre açıklık kazanır ama dünya bir realitedir. Her kim bir dereceye gelirse o dünyada aynı formu edinir tıpkı o seviyeye gelen diğer insanlar gibi aynı şeyi edinir. RAVO arzunun evrimi dediğimiz gibi o arzu direkt Işığın 4 safhasıyla gelişti, Şoreş safhasından başlayarak, 1-2 –3-4 derecesine gelerek gelişti. Bu arzunun içerisinde birçok seviye var. Küçük arzu küçük şeyleri hisseder, büyük arzu büyük zevkleri hisseder. Arzu birçok seviyede gelişiyor. Hangi yaklaşımla zevk alabilirim, bu nedenden dolayı diyoruz ki arzular sonradan birçok dereceye ayrılır. Yani arzunun içerisinde bir çok ayrımlar vardır. Yukarıdan gelen bir arzu direkt Işığın 4 safhasıyla Şoreşten Binaya geldiği zaman ve orda ihsan etmek istiyorken Behina Gimelde ZerAnpin dediğimiz koşul 7 sefirot barındırır. Bunları öğrendik, Hagat ve Nehi. Her biri 7 sefirot ve her birinde 10 sefirot vardır.7x10 70 sefirot. Yaratan’ın insana olan tavrı hissediliyor. Bu yüzden hatta Tora’nın 70 bölümü denir. Çünkü Tora kabın içerisinde hissedilen koşulu var bu yüzden 70 ülke vardır, dünyanın 70 ülkesi vardır, her şey dolayısı ile bu şekilde ayrılıyor. Bu yüzden Tora’nın 70 bölümü var demesinin nedeni 70 derece olduğundan kaynaklanıyor, bu ZerAnpin seviyesi içerisinde ve her derecede arzunun içerisindeki her dereceden bahsediyor. Ama dünya farklı bir şey dedik ya algılama koşulları var algılarımızın dereceleri var ve dünyada realite. Derece dediğimiz şey içsel bir şey insana endeksli, insanın kendisini derecelerde Yaratan’a olan yaklaşımında hissettiği şeyler. Biz sıfır dereceden başlıyoruz, kalpteki o noktayla sıfırdan başlıyoruz ve derecelerden yükseldikçe En Sof koşuluna geliyoruz ve orada Yaratan’la tümüyle eşitliyoruz kendimizi bu yolda 125 derece var.5 dünya x 5 partzifum x 5 sefirot. Bu dereceler herkesin alma arzu içerisinde genel bir şekilde inşa edilmiştir. Eskiden kırılmıştı o arzu birçok ruha ayrıldı ve gücünde yavaş yavaş azaldı. Ve biz bu derecelere de Işığın yansımasının gücünün azalmalarına dünyalar diyoruz. Çünkü bu dünyalardan geçerek Işık giderek azalıyor. Tüm ruhlar esasında bu genel arzunun içerisinde En Sof’da. İnsan şimdilik kalpteki noktasından maneviyatı çalışmaya başlayıp, manevi basamaklardan çıktığı zaman diğer ruhlar tarafından hissedilen şeyin, algıladığı şeyin aynısını algılar. Kişi bu dünyayı kendi derecesinde tecrübe edinmesine rağmen, aramızda değişiklikler olmasına rağmen, kendimiz arasında ki farkları kıyaslayamasak ta aslında dünyaya baktığımız zaman aynı resmi görüyoruz. Bu aynı resmi görmesine o derece denir. Dolayısıyla o manevi dereceye gelen insanların hepsi o noktaya gelen herkesin ne hissettiğini hisseder. Bu dünyaya geldiğimiz gibi, ne yapıyoruz, bebek geliyoruz, büyüyoruz, yetişkin oluyoruz, ölüyoruz, dünyadan geçiyorlar önemli değil. Dolayısıyla dünyada aynı hissediyoruz, başkalarının hissettiği gibi, maneviyatta da aynı şey. Bu dünyada böyle bir derece var, maneviyatta ise 125 derece var. Burada şöyle yazıyor her kim 70 derecenin bir derecesine gelirse o forma gelen herkesle aynı formu edinir diyor. SORU: İnsan manevi bir hisle hayal gücüyle arasındaki farkı nasıl görebilir, fark ne?RAV: Bilmem kendisini bir cimciklesin hayal mi görüyor değil mi, ne bileyim fark edemezsin ki, nasıl fark edeceksin. Hissettiğimiz her şey, nasıl hissediyoruz, eşitlikle hissediyoruz, bir şeye eşitlenmiş olduğumuz için bir şeyi hissediyoruz. İnsan Işık vasıtası ile yaratılan bir arzudur. O yüzden sadece kendimizi Işığa endeksli olarak hissedip ölçe biliriz. Eğer arzudan Işığı alırsanız, arzu yok olur yani kendi varlığını hissetmez, kendimiz Işığı hissettiğimiz dereceye kadar var olduğumuzu hissediyoruz, ışığı hissetmiyoruz. Arzunun var oluşunu, kendimizi hissediyoruz. Arzu ne hissediyor? Arzunun var oluşu bu. Kendimizi hissetmiyoruz, kendi içimizdeki canlılığı hissediyoruz. Bizi dolduran bir şey var, bize hayat veriyor. Bu hayatı hissediyoruz, o zaman kendimize evet ben buyum diyoruz. Arzunun kendisini hissetmiyor, sadece doyumu hissediyoruz. Bu yüzden hayal gücüyle, gerçek koşul arasında izlenimlerim olmaz ise, birisi birisinden ayrı olursa, yani insanın hem zihinsel hem hissi kabları olursa, kıyaslayacak bir koşulu olursa, sadece bu kıyasla neyin hayal gücü olup neyin hayal gücü olmadığını tayin edebilirim. Aklınız karışmasın diye şöyle söyleyeyim, şu anda bu dünyada yaşadığımız her şey hayal dünyası, hayal ürünü. Bizim dünyamız hayal alemi burada hissettiğimiz her şey hayalimizin bir kaynağı. Sizinle beraber bir realitede olduğumuzun koşulu hayal. Bizim dünyada konuştuğumuz hayal gibi değil, hayal olmasının nedeni, hayal olarak tanımlanmasının nedeni kaynağın hissedilmemesi. Çünkü kıyaslayacak bir şeyim yok, bu yüzden hayal dünyası diyor Kabalistler. Tanımı böyle. Hayal dünyasında olmak demek Kabala açısından kıyaslayacak bir şey olmadığından dolayı. Eğer hissimde ihsan edeni hissetseydim yani hem hayatı hem hayatı vereni hissetseydim o zaman bu hayal ürünü olmazdı, gerçek olurdu. Çünkü veren var, alan var birisi ötekisine veriyor. Bu nedenden dolayı Yaratanı tanıyana kadar dünyamıza hayal dünyası denir. Bu yüzden kitaplarda “hayal edenler gibiydik” diye yazar. Rüya görenler gibiydik.Şimdi bu dünyadan bahsediyor olursak insan hayal ediyor muyum, hayal etmiyor muyum diye düşünecek olursa Rabaş çok güzel bir örnek verdi, at arabası olan bir adamdan bahsetti, bir tane çiftçi vardı at arabası vardı, güzel bir atı, eşi, çocukları vardı. Birden kaderi değişti eşini kaybetti, çocuklarını kaybetti, atı öldü ve çok acı çektiğinden dolayı oda öldü ve bir sonra ki dünyaya geldi, cennetin kapısına geldi, bu ruh ne hak ediyor dediler, cenneti hak ediyor dediler. Peki, nedir bu adam için cennet, mutlu olduğu koşul. Verin ona tekrar bir at, at arabası, güzel bir aile, çünkü başka bir şekilde düşünemiyor, bu şekilde mutlu oluyordu. Dolayısıyla insanın kabı arzusuna göre değişir. İnsanın hissede bileceği en iyi derece. Bu yüzden ruha sorarlar, kurtulmak için bekledin mi, beklediysen layık olduğun bu, beklemiyorsan da bu dünyada istediğini alırsın. Canın bir kadillakmı istiyor, kadillak alırsın insan hayatının bir kadillak olduğunu sanır. Bu tür bir hayal koşuluna bir sonraki dünyada da bu insan bundan mutlu olduğu için bunu alır. İnsan bir ayırım yapabilir mi, insan bunların bir hayal olduğunu düşüne bilir mi? Daha önceki hayatına endeksli olarak sanki hayal olmayan hayatına göre aldığı şey arasında fark görebilir mi? Hayır, ikisi de hayal âlemi. Hangi koşulu alırsan al kabın içerisinde sadece zevk var ise buna hayal ürünü denir. Sadece zevkin içerisinde zevki vereni edinirsen hayal ürününden realiteye geçersin. Sana daha da fazlasını söyleyeyim, bu dünyada da insan çocuk gibi, bunu istiyorum, bunu istiyorum, onu alacağım bunu alacağım diye koşuşturuyor sağa sola, hayal dünyasında. Ondan sonra ne oluyor, sana söylüyorlar, şunu alamazsın bunun bedeli bu kadar ya da şunu alamazsın bunun için küçüksün, dolayısıyla ne oluyor, koşullar olduğunu görüyor, Yaratan ifşası olduğu zaman hesaplar yapmaya başlıyor, üzerinde bir şeyin olduğunu görüyor, o zaman realiteyi ediniyor. Bizim dünyamızda da hayal ve gerçeğin ne olduğunu görüyoruz. OKUMAVe buradan hocalarımızın dedikleri şöyle: Hz İbrahim İshak’a şöyle veya böyle dediği zaman şöyle bir soru doğar, nasıl oluyor da birisinin bir başkasına söylediklerini bile bildiler. RAVHz İbrahim’le, İshak’ın ve hocalarımızın maneviyatı edinmiş insanların ne dediğini kim anlaya bilir. Çok ilginç şeyler yazıyorlar çünkü. OKUMAAncak Hz İbrahim’in durduğu o noktaya gelenler yani o manevi dereceye gelenler Hz İbrahim’in gördüğünü gördüler RAVÇünkü aynı dereceye geldiler. Bu yüzden Hz İbrahim’in dediği gibi yazarlar aslında Hz İbrahim’in dediği gibi değil, Hz İbrahim’in derecesine ulaşmış bir insan kendi kabından öyle söyler. OKUMABu nedenden dolayı Hz İbrahim’in ne dediğini anladılar. Ve tüm hocalarımızın söyledikleri gibi Tora’nın tüm paragraflarını yorumlayan hocalarımız gibi çünkü o insanlarda o dereceyi edinmişlerdi. RAVPeki, edindilerse niye Hz İbrahim’den bahsediyorlar. Çünkü o derecede olan herkesi de ediniyorlar. Benim odaya girmem gibi, odaya giriyorum ve odanın içerisindekileri görüyorum ki o odada Hz İbrahim var. Peki, ne demek Hz İbrahim’in edindiğini edinmem. Her derecede temel ruhlar vardır ve o derecenin realitesi bize açık hale gelir. Burada arzu yaratıldığı zaman, bu arzuya genel olarak ne diyoruz Âdem, Hz Âdem, ilk insan. Bu arzu birçok parçaya ayrılmıştı, bunlara ruhlar diyoruz, her bir parçasına ruh diyoruz. Dolayısı ile o ruhlarda o Adam Harişon parçalarında, sistemin başında bazı ruhlar var bunlara Peygamberler diyorlar. Yani o sistemlerin babaları denir. Peygamberler vasıtası ile geriye kalan sistem Işıkla dolar, hazla dolar. Dolayısı ile her dereceyi alacak olursak orada Peygamberler vardır,oğullar vardır,vs,,arzular, kişi o noktaya gelirse o dereceyi edinirse Işığı alır ve o Işığı ruhlar vasıtası ile alır. Her derecenin başında olan, bu yüzden diyor İshak söyledi, Hz Musa söyledi, Hz İbrahim bunu dedi diye, o yüzden bunları söyleye biliyorlar. OKUMAVe maneviyatta her derece realiteyi görebildikleri gibi RAVTıpkı İngiltere’ye Londra’ya hepimiz gitse idik şehirde neyin olduğunu görecektik. Maneviyatı edinen insanda orada ne varsa görür. SORU: Tüm bu yorumlara göre aynı şeyleri edindiler ise neden aynı şeyleri açıklama ihtiyacı duyuyorlar? Aynı dereceyi ediniyorlar ama her defasında anlattıkları şey devamlı uzuyor. Hz İbrahim’in bir paragrafta yazdığı şey Baal HaSulam 6 ciltlik bir şey yazdı.RAV: Neden bu kadar kutsal kitaba ihtiyacımız var. Bu kadar çok arınmaya mı ihtiyacımız var. Bu şöyle ki maneviyatın ifşası yani ifşa olan şey ruhun içerisinde ifşa olduğu zaman ortaya çıkanlar, tapınağın yıkılışından beri sürgündeyiz. Maneviyattan uzak olduğumuz için, maneviyatın üzerine kılıflar geçirdik ki biraz iç Işık alabilelim yani bir adaptör gibi Işıkla aramda bir adaptör. Tapınağın yıkılmasından bu zamana kadar düşüş içerisindeydik egomuz alma arzumuz büyüdü, ne dedik alma arzusu ilk Hz İbrahim zamanında büyüdü bu yüzden Hz İbrahimin ruhu geldi o dönemde ondan sonra Musa ondan sonra Raşbi, Ari ve Baal Hassulam, 5 derece alma arzusu bu şekilde atladı. Ondan sonra süreci adapte etmen lazım ruhla Yaratan arasında. Tora ne demek Tora? Talimat kitabı. Ne diyor ruhun Yaratan’a benzeye bilmesi için bir talim kitabı, şunu şunu yapın diyor. Anlıyorsun dimi. Peki nasıl Işığa, nasıl Yaratan’a benzeye bilir bu ruh. O Işıkta ruhu ıslah etmenin gücü var. Islaha göre ruhu doldurma koşulu var bu yüzden ne diyor “kötü eğilimi yarattım ve size Tora’yı verdim” ki Işık arzuyu ıslah etsin ve Yaratan’a ihsan edene benzeye bilsin. O yüzden denir Toranın Işığıyla doldu diye, bu yüzden iki izlenim var Tora’da. Birincisi tavsiyeler ve sevaplar. Her ıslah olan arzuya sevap işlemek denir. Islah olmuş arzunun içerisine de Işığı gireriz, buna da Toranın Işığını almak denir. Bunu zaten Zoharda çalışırken okuduk.Öğrendiğimiz her şey Işıkla nasıl ilişki kuracağımız Kabalanın tüm ilmi bu Yaratan’la nasıl bir bağ oluşturacağımız. Bu yüzden aslında arzulardan bahsetmiyoruz bile başladığımız zaman, yeni bir insan geldiği zaman ne diyoruz arzuları boş ver diyoruz, önemli değil sadece niyetine dikkat et diyoruz. Sen ne kadar çok Yaratan’ın önemini gözlerinde büyütürsen, arzudan alacağın zevkten ziyade zevki verene odaklanırsan, kişi kendisini daha çok Yaratan’a endeksler O’nu keşfederse o zaman Yaratan’ın verdiği zevke olan yaklaşımın değişir. Zevki Yaratan’la bir ilişki kurmak niyetiyle almaya başlarsın. Bu şekilde zevki Yaratan’a geri verirsin. Bu yüzden Kabala ilmi arzularla ilgisi bile yok sadece niyetle ilgisi var. SORU: Eğer ben bir dereceye gelirsem, o dereceyi edinmem başkası edindiği için mi?RAV: Derece ruhun içsel halidir. Sen kimsin? Senin adından bahsetmiyorum elbette. Sen kendini biyolojik bir beden olarak görüyorsun, seni böyle çizdiğim için kusura bakma biraz daha yakışıklısın bu resimden ama bu diyelim ki sensin. Benden bahsettiğin zaman bir arzudan bahsediyorsun yani ne istediğinden bahsediyorsun. Senin arzularından bahsediyoruz ne öğrendik, fiziksel arzular var, tamam bedenin istediği şeyler, insansal arzular var yani toplumun benim içime koyduğu arzular, fiziksel arzular dediğimiz ne seks, aile yiyecek doğal arzuları yani, bedensel arzulara doğal arzular diyelim. İnsansal arzular çevreden aldığımız arzular ancak toplum nasıl istiyorsa beni o şekilde reklâmlarla, eğitimle, kültürle dolduruyor. Bu yüzden insani arzular diyoruz, para, güç, itibar, bilgi. Bu kadar insan bu. Bundan sonra bedene ya da çevreye ait olmayan arzular vardır. Diyelim ki bu fiziksel ve insansal arzular bu dünyaya ait. Ondan sonra insanın gelişiminde kalpteki nokta diye bir arzu olur bu Yaratan’ın insanda ifşa olan parçası. Nedir bu nokta. Bu nokta bu dünyevi arzulara yönlenmiş değil. Ne demek ben bu dünyada olan arzularımla bu noktayı doyuramayacağımı hissediyorum. Beni tümüyle farklı bir yere çekiyor bu kalpteki nokta yukarıya bir yere, farklı bir yere. Ne diyorum kendime hayatımın ne anlamı var ki, bu hayatın amacı ne vs sorular içimde ifşa olmaya başlıyor. Bunların hepsi bu kalpteki noktadan kaynaklanıyor. Daha önceki çizimde bahsettiğimiz gibi. Yaratan’ın kaynakla olan bağı. Şimdi insan kalpteki noktaya Işığı aldığı zaman ne olduğunu bilmiyor, yeni bir arzu. Bu kalpteki nokta Yaratan’ın insana verdiği bir parça ve maneviyatın başında. Eğer insan fiziksel arzularıyla yaşıyorsa ruhu yok denir. Anlaması gereken şey şu ki ruh Yaratan’la ilişkisi olan bir insanda olur ancak. Eğer insan bu dünyada arzuları ile yaşıyor ise hayvanlar gibi yaşıyoruz, bundan korkmayın kötü bir durum değil.Arzunun başında yani bu kalpteki nokta oluştuktan sonra insan Kabalaya gelip bu arzuyu geliştirmeye başlarsa, Kabala ilmi dışında da hiç kimse bu kalpteki noktayı nasıl yönlendireceğini anlatmıyor. Şimdi bu kalpteki nokta vasıtası ile Kabala çalıştığın zaman bu kalpteki noktayı alıyorsun sıfırdan bir kaba getiriyorsun. Tıpkı Yaratan sıfırdan yoktan var edip aşağıya indirdiği, geliştirdiği dereceye kadar. Ne yaptı bizi yukarıdan aşağıya geliştirdi ve bizde şimdi aşağıdan yukarıya o kalpteki noktayla yaklaşım oluşturacağız. Yaratan için bu yoktan var edilmişti, biz de şimdi bu kalpteki noktayı geliştirerek Yaratan’a benzemek zorundayız. Nasıl aşağıdan yukarıya giderek, o bizi yukarıdan aşağıya indirdi, biz bu kalpteki nokta ifşa olduktan sonra Yaratan’ın yaptığı hareketlerin aynısını yaparak O’ndan öğrenerek yukarıya çıkacağız, eğer bunu yapmayı bilirsen buna akıllı öğrenci denir. Yaratan öğretmen sen öğrenci olursun. Akıllı bir öğrenci, dolayısıyla bu kalpteki nokta Yaratan’a olan arzunun başlangıcı. Ancak burada bu kabı oluşturduktan sonra bir ruh sahibi olursun. Herkesin fiziksel arzuları var, dünyevi arzuları var, bunlar içerisinde diğer insanlardan hiçbir farkın yok. Ancak insanın Yaratan’a yönelik bir arzusu varsa bu arzuya kabalistler Esrael diyor Yaratan’a direkt demek. Eğer insanın Yaratan’a yönelik bir arzusu varsa İsrael denir, yaşar el kelimesinden direkt Allaha. Tekrar ediyorum ruh Yaratan’a yönelmiş arzuya denir. Hem niyetinde hem de aklında Yaratan’a yönlenmiş, Allaha yönlenmiş. Sadece bu insanların ruhu var denir. Yani tümüyle bu dünyada yaşanan koşuldan farklı bir koşul, sanki içinde yeni bir alan ve arzular oluşuyor ve kaynakla bir bağın oluşuyor. Bu kaynağın içerisinde ifşa olan şey Allah. Bu nedenden dolayı gel ve gör denir Allaha. “Bo Re” gel gör. Islahınla bana gel ve gör. Yaratan’ın kim olduğunu gör. Eğer yaratılan bir varlık olmazsa Yaratan’da olamaz ki. Yaratan içerisinde keşfetmesi, dışımızda olan bir şeyi keşfedemeyiz ancak duyularımızla hissettiğimiz şeyi hissederiz. SORU: Eğer ben bir dereceye geliyorsam bu kolaymış gibi gözüküyor. Bir çalışma yokmuş gibi gözüküyor.RAV: Rav Şimon Baryo gibi mesela ama sen o seviyeye gelirken, mesela şöyle anlatayım ben sana diyelim ki bir yere uçacaksın, bilet için para alıyorsun, oraya nasıl gideceğini öğreniyorsun, bileti almak için para harcadın, terledin, bunu için bir arzun vardı, arzunu geliştirdin ve bu bileti alıp yolculuğa çıkabilmek için çaba sarfettin. O dereceye gelene kadar kendini hazırlıyorsun. Etrafımızda şu anda En Sof dünyası var, sonsuz dünya, inan bana şu anda etrafımızda, sanki varmış gibi düşün çünkü biz dışımızda olduğunu hissediyoruz her şeyin ama her şey aslında içimizde dışımızda hiç bir şey yok. Dışarıda sadece algımızı ayıran şey yani ben ve dışımda olan her şeyi ayıran şey hayal gücümüz dolayısı ile her şey insanın kabına bağlı. Ne demek ben belli bir dereceye geliyorum. Ben kabımı öyle bir yere geliştirdim ki Hz İbrahim gibi Raşbi gibi oldum. O ruhun derecelerini edindim. Sen bir ıslah edindin ve ıslaha göre içinde bulunduğun koşulu algılıyorsun. Hatta kab kendi içinde, şöyle ki düşünüyorsun ki Işığı hisseden arzu, kab hiçbir zaman kendi dışında hiçbir şeyi hissedemez. Işık ve zevk ne, ne olduğunu bilmiyorum. Baal Hassulam bunu açıklıyor, ekmek ve suyun ne olduğunu soruyor, ekmek ve suyun ne olduğunu bilmiyoruz ama görüyorsun diyorlar, hayır gördüğünüz şey değil içinde ne hissettiğiniz. Yaratan’da aynı şekilde, Yaratan’ın ne olduğunu bilmiyoruz. Ben içimizde ifşa olan bir şeye reaksiyonumuzu gösterdiğimiz zaman hissedip tanımlıyoruz. Kişi aslında bir reaksiyon. Işık ne benim bir şeye olan reaksiyonum. Karanlık benim bir şeye olan reaksiyonum. Yaratan dereceler bunların hepsi benim arzularım bir imaj oluşturuyor içimde. Ve bunları da bu şekilde hissediyorum sanki ama içimde olan ne var madde içerisinde yer alan form. Madde arzu, formda arzunun edindiği şekil. Bu yüzden maddenin aldığı formu çalışıyoruz hep. Çünkü arzudan bahsetmiyoruz, arzuyu neden inşa ediyoruz ve içinde ne hissediyoruz koşul o. Dışarıdan gelen bir şeyi hissedemeyiz. Eğer maddeniz içerisinde bir form hissettiğin zaman dışardan bir şey gelip içinizde bir izlenim yaratır. Dışarıda bir form vardır ve sizin içinizde bir izlenim oluşturur. Sadece biz buradan bir edinim sağlaya biliyoruz. Kopyalama diyoruz buna Yaratan’dan kopya etmek, kopya çıkarmak. Bu yüzden nasıl hissediyorum Hz İbrahim’i neden hissediyorum, o derece nedir, onu o formu sen yaratıyorsun. Neden Hz İbrahim öyle söyledi, böyle söyledi diyorlar çünkü kendi içinden o formu oluşturuyorsun. Buna Hz İbrahim deniliyor, bu onun bir prototipini oluşturmuş gibi oluyorsun. Böyle 10 tane prototip var. Aslında 7 tane. İbrahim, İshak, Yakup, ...bu koşullara ulaştığımız zaman bu şekilleri hissediyoruz yani tanımlanmış koşulları hissediyoruz. Ancak hissedilen şey sadece form içerisindeki madde, bu yüzden soyut olan bir şeyle Kabalada asla ilgilenmeyiz. Bu yüzden Atzimuto Yaratan’ın özü ile de ilgilenmiyoruz çünkü edindiğimiz bir şey değil, edinmediğimiz bir şeyden asla bahsetmeyiz Kabalada. Bu yüzden soyut koşul var, kılıf almış form var ve madde var. Biz sadece madde ve maddenin aldığı formdan bahsediyoruz Kabalada sadece bunlarla ilgileniyoruz ama soyut ve öz olan şeylerden bahsetmiyoruz. Çünkü kabın içinde hissedilen bir şey değil hissedilmediği için ilgilenmiyoruz, yoksa felsefeye girer, edinim olmaz. Kabala kendisini bundan uzaklaştırır kesinlikle, soyut ve öz olarak hiç ilgilenmez. Bir bilim olarak madde ve maddenin aldığı formdan bahseder, tüm bilimlerde de keşfettiğimiz gibi kabın dışına çıktığın zaman, manevi koşula girdiğin zaman bu dünyevi bilimlerin aslında ne kadar hayal ürününden kaynaklandığını görmeye başlarız.
|