CANLI DERSLERDEN NOTLAR


   ŞAMATİ 1 - ONDAN BAŞKASI YOK


ŞAMATİ makalelerini okumaya başlıyoruz. Bunlar çok özel makaleler. Baal Hasulam, Rabaş’ta aynı şekilde yazdı. Onları yazdığı zaman Baal Hasulam’ın ağzından çıktığı şekilde duydu. Aslında makaleler yazılmadı, ağızdan söylendi. Şunu anlamamız gerekiyor ki, kişinin tüm manevi çalışması, form eşitliğine ve Yaratan’la bütünlüğüne ulaşabilmesi, Yaratan’la bir bağ oluşturması bu makalelerin konusudur. Tüm realitenin amacı sadece bu. Tüm realite, tüm dünyalar içinde olan her şey yükselir ve Yaratan’ın içerisinde var olur. Burada dolayısı ile kişi anlamalı ki, kendi içerisinde tüm realiteyi barındırmaktadır. Tüm yaratılanlar, tüm varlıklar, tüm dünyalar, bunların hepsi kişinin içerisindedir ve her insan bu şekilde yaklaşmalıdır. Seçimi olup hareket eden kişi olarak, o kişinin kendisi olduğunu düşünerek, her insan bu şekilde yaklaşmalıdır.

Şu anda kişi Yaratan’a ters bir koşulda hareket etmektedir ve bunu kişi yapmak zorundadır. Yani Yaratan’la bağ kurmak, Yaratan’la bütünleşmek ve form eşitliği sağlamak. Bu makalelerin hepsi bundan bahsediyor.

Şöyle yazar, O’ndan başkası yok. Ne demek öyle yazar? Maneviyatı edinmiş Kabalistlerin bu şekilde yazması demek. Aynı zamanda ondan önce hiçbir şey bilmediklerini yansıtıyor çünkü yargıç sadece gözüyle gördüğünü yargılar derler. Kişi hislerinde olanları yargılayabilir bunu sadece hislerinden, kendi içinden yapar. Bizimde aslında Kabalistlerin yazdıklarından başka inandığımız bir şey yok.

Kabalada inanç demek, Yaratan’ı edinmek demektir. Çünkü inanç Bina’nın gücüdür, Yaratan’da ihsan etme gücüdür. Dolayısı ile ne kadar çok kişinin içerisinde ihsan gücü olursa o kadar çok Yaratan’ı hisseder. Dolayısı ile önemli olan inanç sahibi olabilmek. Ama bizim seviyemizde, yani edinmeden önce inanç kelimesinin başka bir, gerçek olmayan bir tanımı var. Sanki bana söylenenleri kabul etmem gerekiyormuş gibi ve bunları gerçek olarak kabul edersem, bende benim için bir gerçek olmalı sonucuna gelmeliyim. Yani ne diyor, O’ndan başkası yok. Yani bazı insanlar maneviyatı edindi ve bana bunun böyle olduğunu söylüyorlar ve bir başka insanında ulaşması gereken bir amaç olduğunu yazıyorlar. Buda doğru, dolayısı ile kişi bir amaç olarak alır bu felsefeyi, bu edinimi.

Dolayısı ile O’ndan başkası yok nosyonunu anladığım kadarıyla bunu kabul ederim ama sadece bir gerçek olarak kullanıp yani benim gerçeğim olarak kullanırsam bu gelişmemi engeller. Ve bu sıradan inançla ve hocalara olan inançla aralarındaki farktır. Kabalistler yani yaratılışın amacına ulaşmak isteyen insanlar amacı kendilerinden önce edinmiş insanlara inanarak ilerlerler.

Her makalede bunu yeni başlayanlar için basit bir şekilde yorumlamaya çalışacağız, inşallah başarılı oluruz.

Şöyle yazar ki, O’ndan başkası yok. Ne demek O’ndan başkası yok? Şöyle ki, O’ndan başka dünyada hiçbir güç O’na karşı gelemez. Neden böyle bir tanım var? Yaratan’dan başka hiçbir güç yok, Yaratan’a karşı hiçbir güç yok. Çünkü biz Yaratan’a ters yaratıldık. Dolayısı ile O’nu ters açıdan ediniyoruz. Bu yüzden bizler O’nun içerisindeyiz ve O’nun dışında da hiçbir şey yok. İçinde bulunduğumuz konum, son konumu edinene kadar O’na ters bir konumdur. Sanki bize özgür irademiz varmış gibi geliyor (doğa, insanlar, doğanın içerisindeki güçler vs her türlü güç bunların hepsi karar verip hareket ediyormuş gibi). Dolayısı ile tüm bu güçler ileride tek bir güç haline gelmeli ve bu Yaratan olmalı. Dolayısı ile O’ndan başkası yok diyoruz ama şu anda kendi önümüzde birçok güç varmış gibi geliyor. Yani ben varım, etrafımda insanlar var ve bunlar sanki beni etkiliyormuş gibi geliyor. Kişi görür ki Yaratan’ı hissetmediği için, görmediği için böyle hissediyor.

Yaratan özellikle kişi ile öyle bir şekilde oynuyor ki, her türlü olayla kişinin aklını karıştırıyor. Sanki birçok güç ve neden varmış gibi geliyor kişiye. Yaratan kişiye neden bu şekilde davranıyor? Neden böyle bir akıl karıştırma koşulu var? Buna da bir ıslahın tanımı denir yani insanı ıslah etmek için. Şunu her zaman hatırlamalıyız ki başımıza gelen her şey (aklımız karıştığı zaman, birçok tatsız olaydan geçerken) den geçmek zorundayız ki doğru ayırımları yapabilelim. Eğer bunları tecrübe etmezsek, yaşamazsak maneviyatı edinmek için doğru araçlara sahip olamayız. Dolayısı ile yaşadığımız tüm olayların sadece tek bir amacı var, bu bütünlüğü ortaya çıkarmak ve bunun içerisinde kişinin yer alması.

Eğer bu olayları yaşamazsak Yaratan’la bütünleşecek bir kabı oluşturamayız. Bu yüzden her koşulumuzu, her halimizi gerekli ve arzulanan bir koşul olarak görmeliyiz ve bununla kendimizi, sevgi, anlayış ve doğru bir yaklaşımla ilişkilendirmeliyiz. Arzulanan bir koşul olduğuna inanarak, kişinin yaşaması gerektiği bir koşulmuş gibi ilişkilendirmeliyiz.

Dolayısı ile buna sol reddeder ve sağ çeker denir. Yani Yaratan bizlerle iki taraftan da, hem pozitif, hem negatif olaylarla ilişki kuruyor. İyi güç, kötü güç bizi yakına getiriyor, sonra geri püskürtüyor, bize realitede bu şekildeymiş gibi geliyor. Tüm realite son derece net bir şekilde ikiye ayrılmış durumda dikkat edersek (pozitif, negatif, dişi, erkek, karanlık, aydınlık). Her olayda bir şey ve buna tekabül eden tersi vardır. Bunun nedeni (bu olay) Yaratan’ın yaratılanı yoktan var etmesinden kaynaklanan bir kökten geliyor olmasıdır.

Şöyle ki yaratılanı iki güç idare eder, sol itmek ve sağ çekmek. Solun reddetmesi sizi yanılgıya düşürmesin bu aslında bir ıslah olarak kabul edilir, buda aslında kişiyi yakınlaştırıyor ama öyle bir şekilde ki, kişi kendisi bunu tayin etmeli, yakınlaştırdığını görmeli. Ondan sonra kişi görür ki aslında sağ ve sol yok, sadece tek bir güç kendini sürekli kendisine yaklaştırıyor.

Bu demek ki dünya bazı şeyler baştan, özellikle yaratılmış ki, bu şekilde tasarlanmış ki, kişiyi amaçtan ters olaylarla, doğru yoldan saptırmak için olaylar oluyor. Neden? Kişiyi bu olaylar kutsallıktan geri iter. Eğer sadece tek bir güç olsaydı, (çünkü biz Yaratan’dan farklıyız), eğer ayırımlar yapamasaydık, bazı zamanlar kendimizi hissetmeli, bazı zamanlar Yaratan’ı hissetmeliyiz ki aradaki farkı tayin edebilelim. Dolayısı ile sadece iki zıt koşulda kendimizi inşa etmeye başlıyoruz. İlerleyen zamanlarda da üç çizgiden, orta çizgiyi inşa etmekten, kendi ayırımlarımızı oluşturmaktan bahsedeceğiz. Geri itiş ve çekiş, sağ ve sol. Burada daha önce var olmayan kendi bilincimizi orta çizgide oluşturmaya başlarız.

Bunu şu şekilde açıklayabiliriz, dünyada yalnız başına doğan bir kişiyi örnek alırsak, doğanın itip kaktığı bir insan düşünün. Bu kişi doğada ki bir hayvan gibi yaşar. Kişi birçok etkinin altında olduğu zaman ve bir eğitimin altında olduğu zaman kendini inşa etmeye başlar. Kişi kendisi üzerinde işleyen bu iki güç vasıtası ile kendisini inşa eder. Sadece bu iki güç vardır ve bunları doğru şekilde kullanmalıyız. Kişi doğru yaklaşımla bunları bir araya getirirse, kişi gelişimini sağlar. Tüm Kabala ilmi bunun için var.

Bu iki çizginin çekim gücü olan sağ ve itiş gücü olan solu kişi öyle bir şekilde bütünleştirmeli ki buradan bir insan oluşabilsin. Çünkü sol çizgiden dolayı sanki kutsallıktan itiliyormuş gibi geliyor kişiye. Peki, bunun amacı ne? Kişi itildikçe, dünyadaki birçok engel önüne çıkar, birçok düşman ortaya çıkar, yukarıdan birçok çelişki gönderilir, bunların amacı kişi kendi içerisinde Yaratan’ın kendisine yardım etmesini istemesi bir arzu oluşturmaya başlaması(bir arzu oluşturmaya gelmesi) için. Dolayısı ile hayatta içine girdiğimiz bütün problemler, her problemin bir tek nedeni var Yaratan’ın yardımı için bir fırsat bunlar. Kişi bu problemlerle kendi başına çalışmaya başlamazsa, Yaratan özellikle kişinin önüne bunları engel olarak koyar ki kişi bu engellerin özellikle Yaratan’dan geldiğini farkına varıp Yaratan’dan bunları ortadan kaldırmasını talep eder.

Neden bunları Yaratan’dan istesin? Ben bunların önüme Yaratan’ın koyduğunu hatırlasam bile, problemlerle savaşsam bile, mücadele etsem bile. Bu kralın oğlu hikâyesinde ki gibi, Kral’ın oğlu eline kılıç ve kalkanını alır (Baal Hasulamın mektuplarından görüyoruz), savaşa gider. Hâlbuki babası onu eğitmek için elinden geleni yapmaktadır ama sanki tüm bu engelleri önüne babası koymamış gibi, oda dışarıya savaşa gider. Bu aslında yanlış bir yaklaşım. Şunu anlamıyor burada tüm engelleri babası ile ilişkilendirmesi gerektiğini anlamıyor. Bu engelleri kişiye öğrenmesi için geldiğini görmüyor, bunları Yaratan’la ilişkilendirmiyor. Dolayısı ile tavrımız problemlere karşı değil, düşüncelere karşı yani amaca Yaratan’la bütünleşmeye karşı olan düşüncelerle, tüm koşulları bir bütün haline getirmeye çalışmak.

Tüm engellerin tek bir amacı vardır, Yaratan’ın her şeyi idare ettiğini bilmem ve sadece benim Yaratan’ın olduğunu ortaya çıkarmam için değil Sadece O’na dönmem için. Yani Yaratan’a dönmek ağlayıp bana yardım et demek değil, tüm dünya Yaratan’a ağlıyor ve görüyoruz ki yıllardan beri hiçbir iyileşme olmuyor. Dolayısı ile ulaşmamız gereken koşul bu değil. Bir çocuk gibi bağırıp ağlamak değil. Kişi şöyle hissetmeli, Yaratan’ın yardımı olmadan kaybolduğunu hissetmeli. Kaybolması demek, acı çekiyor ve engeller kendisini yok ediyor değil ama bütünlüğe ulaşmak yolunda kaybediyor demek. Bu engeller o kadar büyük ki, kendisini, engelleri ve Yaratan’ı bir bütün olarak bütünleştiremiyor. O kadar kafası karışıyor ki, o kadar engelleyici durumlar geliyor ki, kişi her şeyi bütünleştiremiyor. Kişinin burada Yaratan’a ihtiyacı var. Yani O’na bu bütünlüğü oluşturan güç olarak ihtiyacım var. Sonuç olarak tüm çabama rağmen başarısız bir insan şeklindeyim sadece Yaratan bunları bütünleştirebilir. Her şey O’nun tarafından oluşturuluyor ve içimde sadece Yaratan bu bütünlüğü sağlıyor. Ben, Yaratan ve başıma gelen tüm olayları sadece O bütünleştirebilir. O’nun dışında tüm engeller, karakterim, başıma gelenler, her şey O’nun tarafından oluşturulmuştur.

Bu karar benim içimde bağımsız bir şey olarak oluşur yani kişinin gelmesi, ulaşması gereken nokta. Kişi çabasından bir koşula gelir. Kişi Allah’ım bana yardım et, bu problemleri ortadan kaldır diye çabayla, duayla değil. Zaten bunun için insanlar dua eder ama bu engellerin arkasında kişi tüm harcadığı çabadan sonra, kişi dahil olmak üzere her şeyin Yaratan’dan kaynaklandığını görmeye gelmesi lazım. Sadece bunun sonunda Yaratan’la bütünleşmeyi görmesi lazım. Tüm bu güçlerin hem içinden, hem dışından gelişini görmeli. Ve tüm dünyanın bunun içerisinde bir bütün olarak, tek bir noktada bütünleşmesine kişinin gelmesi lazım. Tek bir kökün, tek bir gücün ve hissettiğim her şeyin tek bir noktadan geldiği koşul bu.

Bu yol içerisinde kişi sadece iç çalışmasında kayıpsız ilerler. Ne demek kayıp? Bütünlüğe ulaşamaz demek ama aynı zamanda bu durumda kendisi daha çok düşüyor, daha çok kafası karışıyor, bu prensibi tümüyle unutuyor, sadece tek bir gücün işlediğini unutuyor yani maneviyatı O’nun adına yapacak gücü bulamamakta. Kendini ıslah eden bu iç güce, düşüncelerini, arzularını Yaratan’la bütünleştirmeyi becerememekte, bunların hepsini unutuyor.

Elbette bu aşamada Yaratan için değil kendisi için, O ve kendisi olarak iki şeyi birleştiremiyor. İşin açıkçası kişi engellerden dolayı öyle akıl karışıklıklarına düşer ki, kendisi üzerinde işleyen bu gücü tümüyle unutur. Ondan sonra bu ayırımları en zor engellerden dolayı yapamadığını, samimi olarak mantık ötesi bir çabayla tüm kişisel hesaplarından ayrı bir şekilde aşarak görür. Çünkü kişisel yaptığı hesaplar kendi etrafında çalışan güçlerin etkisi ve onlara karşı olarak yapmak istiyor ve bu mantıklı bir şeydir. Mesela problemi var ve problemi aşmaya çalışıyor, bu mantıklı bir yaklaşım. Bunların üzerine çıkmak, tek bir gücün olduğu koşuluna gelmek açıkça, net bir şekilde her şeyi ilişkilendirmeye mantık ötesi denir. Bunlara sadece manevi yoldaki çalışmalarımızla ulaşabiliriz. Bunları arınmış, saf bir şekilde Işık vasıtası ile yapabiliriz. Dediği gibi, kötü eğilimi yarattım ve bunun içinde maneviyatı verdim. Neden? Çünkü arzumuz egoist, bencilce doğamız böyle.

Yaratılışımız kırılma sonucu olduğu için bize gelen tüm güçler arzuya karşı şekildedir. Yani Yaratan’ın bize etkisini, teorik olarak üzerimizde etki gösteren 620 arzuyu güç olarak hissediyoruz. Bu 620 güç birbirinden kopmuş vaziyette. Her bir gücü kendi kırık arzum içerisinde ruhlarla ilişkisiz bir şekilde hissederim. Bu yüzden ruh bu şekilde 620 arzuya ait. Dolayısı ile kişiye 620 dış etki varmış gibi geliyor. Nasıl bunların hepsini bir araya getirebiliriz? Eğer tüm bu arzuları tek bir yönde bütünleştirir ve bunların içerisinde tek bir kaynağı ortaya çıkartırsam (bütünleştirdiğim kadar) aynı zamanda O güçle eşitlik sağlarım. Çünkü arzularımı birleştirmek sadece ihsan etmeye yönelik çalışırsam olur.

Şöyle ki kişi bir sonuca varır, manevi yolda ilerlemesi için sadece kendisine Yaratan yardım edebilir yani arzusunu ıslah etmek. Bunu üst Işık, üst güç vasıtası ile tek ve bütün olan Yaratan her bir arzuyu, tüm arzularla bütünleştirmek için ıslah eder.

Kişinin elbette her zaman mantık ötesi gidecek gücü yoktur. Kişinin içerisinde bu uyanmazsa ve kişi bunu sorgulamaz ise, kendisini ne kadar çok ıslah etmesi gerektiğini görmüyorsa (çünkü ıslah olduğu kadarıyla kişi dünyayı düzgün görür) Yaratan’la kendi yaratılışı arasındaki arzular ve güçler olarak görmeyip, Yaratan’ı kendisini etkileyen farklı bir şey olarak görürse bu şekilde maneviyatla kendisini ıslah edemez. Sanki kendisi bir şey yapıyormuş gibi gelir. Dolayısı ile kişi öyle bir noktaya gelir ki ilerleyişindeki doğru yaklaşımından tümüyle ayrılır. Buna Yaratan’ın yolundan ayrılmak denir. Buna Lo Lişma koşulundan (kendi adına yaptığı koşuldan) ayrılmak denir.

Kişi her zaman paramparça olanı bütünlükten daha büyük görür. Bütünlük ne demek? Ein Sof, sonsuzluğa giden yol yani bu dünyadan Yaratan’la bütünleşmeye giden yol. Dolayısı ile kırılmış olan demek, kişi bu çizgiden birçok yola ayrılır ve her şeyin Yaratan’dan geldiği düşüncesiyle çalışmaz. Hayatında birçok problem olduğunu ve bunu kendi aşması gerektiğini düşünür. İnsanoğlu binlerce yıldır bu şekilde yapıyor.

Bu yüzden Hz İbrahim’in metodunun farkı bu. Çünkü o hayattaki her şeyin sadece Yaratan’la bütünleşmek olduğunu keşfetti ve biz bu şekilde hayatımıza devam etmek zorundayız. Sanki diğer dış güçler ve içinde bulunduğumuz hayal dünyasının içerisinde teknoloji, eğitim, kültür gibi birçok şey ile hayatımızı devam ettirmek için gelişmektense, sanki etrafımızda birçok güç, bir çok koşul varmış gibi, bir çok kaynaktan doğuyormuş gibi.

Hz İbrahim’in içinde bulunduğu şehirdeki insanlar arasındaki tartışmada buydu, o yüzden oradan ayrıldı. Kendi hayatlarını organize etmek için yol aldılar ve diyordu ki, hayatımızı organize eden tek bir güç var, onu keşfetmek için, her koşulda onu görmek için bir bütünlük içerisinde olmamız lazım. Fakat onlar bunu kabul edemediler çünkü alma arzusu büyüdükçe kendilerine tek bir güç olmadığı ortaya çıktı, öyle gördüler. Onlara birçok güç varmış gibi geldi, bu yüzden birçok güce boyun eğmeye başladılar. Hz İbrahim bu koşuldan geçtiği için, bu koşulu geri bıraktığı için tek bir gücün olduğunu gördüğü için, onlardan ayrıldı.

Ne metodu olursa olsun, din, insanın hayattaki işi, yaşayışı her şey öyle bir şekilde işliyor ki, olan olaylardan dolayı kişiye sanki tek bir güç varmış gibi gelmiyor. Dolayısı ile kişiyi kırılmış bu egoisttik arzusundan, ters koşuldan amaca getirebilmek için kişi bir çaresizlik içerisine gelir. Bu güçleri bütünleştiremediği için bir çaresizlik içerisine gelir. Bunu yapabilmesi için şöyle hisseder, düşüşleri çıkışlarından daha fazladır. Bu şu demek, bunlar yani inişler ve çıkışlar, düşüşlerde tümüyle kişinin aklı karışık. Çıkışlar ise çok yarım çıkışlar, sanki çıkışlarda kişi Yaratan’ın olduğunu hatırlıyor ama sanki bütünleştirmeyi yapması lazımmış gibi geliyor kişiye. Yani amaca ulaşmak için kendisi bir çaba sarf etmesi gerekiyormuş gibi gelir kişiye. Harcadığı bu çabalar kişiye zamanla gösteriyor ki sadece Yaratan yönelmeli ve insan böylelikle bir dua inşa etmeli. Kişiye bu koşullardan geçerken yardımcı olan budur.

Ancak kişi o zamana gelene kadar görüyor ki bu koşulların hiç sonu yok. Kendi gücü kendi anlayışı içerisinde yaptığı tüm çalışmalar sanki karşılıksız ve kendisini hiç iliştirmiyor. Sanki tümüyle kutsallık dışında kalacakmış hissi içerisine düşüyor. Kutsallığın ne olduğunu kimse doğru bir şekilde tarif edemez. Kutsallık kendi ıslah olmamış kabından, egoistlik arzularından yorumlandığı için kutsallık tarif edilemez.

Işık, ıslah edilmek tüm bu ayırımlar, algılamak, kişiye kutsallıkmış gibi gelir. Dolayısı ile bu koşuldan geçerken de kişi başarısızlıklardan geçmeli ki tam olarak kutsallığın ne olduğunu, gerçek kutsallığın ne olduğunu anlayabilsin. Buna ulaşırsa, bunun için arzusu olursa buna dua denir.

Kişi görür ki bunun bir küçük damlasını tutması bile çok zor (yani bu mantık ötesi, doğasının üzerine çıkması demek). Burada bahsettiği ayırımlar, gözlemler son derece yüksek seviyedeki bir insan için. Kişi doğru bir çabayı yapamadığını ve kendi gücüyle bir şey edinemediğini görür. Kişi mantık ötesi inançla gelmedikçe bir sonuca varamadığını ve istediği şeye ulaşamadığını görür.

Sonuç itibarı ile kişi bir karara gelir yani bu kırık arzularımız ortaya çıkan bir sürü gücün esasında bir tek güç olarak ortaya çıkması ile kişi tüm bu görünümlerden çaresizliğe düşünce o zaman öyle bir koşula geliyoruz ki kişi karar verme safhasına geliyor. Karar kişinin son analizinden sonra ortaya çıkıyor.

Kişi her şeyi analiz etmeli, kişi eğer analiz etmediği bir şey bırakırsa gelişmesi mümkün değil. Kişi bu gelişimini incelemesi lazım. Bu analiz Yaratan dışında kendisine hiç kimsenin yardım edemeyeceğidir. Yani tek bir güç var ve bu güç kişiyi bu koşuldan çıkartabilir. Bu şu demek, kişinin o koşuldan çıkması için çok büyük bir arzusu olması lazım ve bunu unutmaması lazım. Kişinin uykuya dalıp kendisini bu koşuldan ayırmaması lazım. Kişinin engellere rağmen çok büyük bir arzusu lazım. Bunlar birbirine iki ters olay esasında. Önce kişi kendi yoğun çabasını harcayıp çaresizliğe düşüyor ondan sonrada aklından ulaşmam gereken bir nokta var diye düşünüyor.

Kişi doğru şekilde ilerlerse yukarıdan kendisine bir çekim gelir. Çaresizlik kişinin kendi içerisinden gelir ve bu iki güç sanki aynı kaynaktan geliyormuş gibi olur ve birbirini iptal etmez. Bu kişinin içerisinde bir rahatlığa sebebiyet verir. Her şey tek bir kaynaktan geliyor ve kişi bu gücü ne kadar almak ve kullanmak isterse kişi yaşar (yani alma arzusu ta ki ölene kadar).

Neden maneviyatı sonsuz? Çünkü iki birbirine zıt güç tarafından besleniyor. Bize yönelik elbette, Yaratan’a yönelik değil, bizim için bu böyle, bizim koşulumuz böyle. Çünkü Yaratan’ın Işığı ve yoktan yaratılan nokta var, buda kişi. Bir güç öteki gücü iptal etmiyor. Kişi kendi içinde çaresiz ama kendi içinde doğru bir şekilde çaresiz olursa Işığın kaynağını içinde artırmaya başlar. Bu yüzden kişinin çaresizliği kişiyi mezara koymaz, tam tersine arzusunu artırır.

Bu yüzden kişi doğru şekilde ilerleyip ilerlemediğini her zaman kontrol etmeli. Yani çaresizliği ilerleyiş çabasını ortadan kaldırmamalı. Eğer çaresizliğini, kendi içindeki gücü alıp yok ediyorsa bu doğru bir şekilde ilerleyemediğinin göstergesidir. Yani Yaratan’la ihsan etme gücünü kendisi ile doğru ilişkilendirmediği için, sağ ve sol çizgiyi doğru ilişkilendirmediği içindir. Çünkü birbirine ters iki gücün olması lazım.

Kişi önce ihtiyacından dolayı kendi gücüyle çaresizlik içinde kalır ve içinde Yaratan’ın onu zorlayacağı gibi bir his olur içinde ki bu çaresizliktir. Yaratan’a olan arzuda kişiyi itiyor aynı zamanda iki farklı güç. Dolayısı ile çaresizlik içimizde gerçek olarak neyi yapabileceğimizi ortaya çıkartıyor, bu çok önemli bir nosyon. Bu kişinin gerçek bir talep yaratmasını ortaya çıkartır. Bu iki güç, çaresizlik ve sadece Yaratan’ın yapabileceği bu iki şey kişinin içerisinde eşit olarak işler. İnsanın içerisinde çaresizlik o noktada çok güçlü olur. Bu güç kaybı değil ama kişinin kendisini analiz etmesinde ben kendi gücümle bunu yapamayacağını ortaya çıkarması lazım. Yaratan’ın bunu yapabileceğini kişi ortaya çıkarıyor, tek bir gücün bunu yapabileceğini ortaya çıkarıyor. Bu arzu ondan sonra devreye girer. Kendi anlayışımızla, egoist anlayışımızla sürekli kendi gücümüzle çalışmaya başlıyoruz ve şimdi görüyorum ki başkası bunu yapabilir ama ben sorana kadar bunu yapmıyor.

Dolayısı ile ben insafsızca, güçlü bir şekilde ona yaklaşıyorum, ona baskı yapıyorum, kızıyorum bunu yaparak duayı artırıyorum. Yaratan’a yönelik gerçek bir talep ortaya çıkıyor. Yaratan’ın gözlerini ve kalbini açması için yani Yaratan’la bütünlüğe yaklaştırması için gerçek bir talep ortaya çıkartıyor. Bu talebin duasından bahsedemeyiz ama tüm bu arzuların, güçlerin bir konsantrasyonu olması lazım. Kişinin o noktada içinde bulunduğu koşul, hayatının her safhası, tüm çabası, tüm kararları hepsi, o noktada bu talep için yönlenmiş olmalı.

Kişiye gelen sanki Yaratan’ın kendisini uzaklaştırıyormuş hissi, hayattaki herkesin kendisini engelliyormuş hissi, unutkanlığı, her türlü nedenden dolayı gelen koşulları kişi görüyor ki bunların hepsi Yaratan tarafından gelmekte. Yani tüm kişinin geri itilmesi, kişinin kusurlu olduğundan dolayı bu engeller ortaya çıktığı için değil sadece kişinin tek başına bu engelleri aşamayacağını anlaması içindir.

Yaratan kişinin gerçekten yaklaşma arzusunu oluşturmasını istediği için bu hisleri verir. Çünkü kişinin daha azla tatmin olmaması, her şeyi yarı yolda bırakmaması için ve küçük bir çocuk gibi ortada bilgisiz kalmaması için, herhangi bir edinimsiz kalmasın diye kişiyi daha yakınlaştırmak için Yaratan’ı yukarıdan ona yardım etmiş gibi görür. Yaratan yukarıdan nasıl yardım ediyor? Kişi her şey Allah’a şükür çok iyi, dini vecibelerimi yerine getiriyorum, sevaplar işliyorum demesin diye. Çünkü kişi hiçbir şey yapabilecek konumda değildir. Ne demek sevap işlemek burada? Kişi Yaratan’a dönmediği sürece kendi içinde hiçbir değişim yapamaz (Yaratan’a dönmeden hiçbir şey yapamaz).

Sanki kitapları oturup çalışıyorum, maneviyatı çalışıyorum, üzerime saran Işığı çekip beni etkilemesini istiyorum ve yükselebilirim diye düşünüyorum, böyle bir talepten daha egoist ne olabilir. Evet grupla beraberiz, amaca ulaşabiliriz, güçlü olabiliriz biz, biz, daha da egoist böyle bir düşünce bu.

Her şey aslında böyle. Bu düşünceler kişinin elinde değil ama sonuç olarak kişi, tüm arzular, tüm düşünceler, kendi içimizden ortaya çıkan her şey kişinin kendisi (elinde) değil sonucuna varmalı. Kişi bunların hepsinin tek bir güç (tarafından) olduğunu ortaya çıkartıyor.

Dolayısı ile kişi görüyor ki öncelikle elimde maneviyat var, elimde her şey var, hiçbir eksiğim, ihtiyacım yok ve kendisini bir yükselişteymiş gibi hissediyor, böyle yorumluyor. Sonra kişi inişe geçiyor, başlıyor neden Allah bana bunu yaptı, neden ben bunu hak ettim, ne güzel yükseliyordum gibi düşünmeye başlıyor. Esasında bu iyi bir durum çünkü yukarıdan yardım görüyor demektir. Yukarıdan sarsıldığı zaman kişi şikâyet etmeye başlar ama bu iyi bir durumdur. Eğer o kişinin gerçek bir arzusu var ise, (elbette o arzuyu Yaratan kişinin içerisine ekti ilk başta). Bu şekilde kişinin sürekli içinde bulunduğu koşulda defoları ortaya çıkartıyor. Yani yükseldiğini hissettiği zaman, başarılı hissettiği zaman kendisinin Yaratan’la bütün olmadığını göstermek için ve çabasına karşı gelecek koşullar oluşturulur yukarıdan.

Kişi yükselişinde sadece tek bir şeyi ortaya çıkartır, kişi şu anda hissettiği yükselişte Yaratan var mı yoksa gururunuz mu egonuz mu bu yükselişin tepesinde. Dolayısı ile yükselişte eksik hissettiği şey ortaya çıkar. Buda ters olduğunu görmesi için ve bunun amacıda Yaratan’ın tekliğini ortaya çıkartabilmesi içindir. Kişi ilerledikçe kendisini Yaratan’dan daha uzaktaymış gibi hisseder. Yani sürekli bu başarıları edindiklerinden kişi daha az Yaratan’la bir ilişkisi olduğunu görür. Kişi Yaratan’dan, kutsallıktan başkalarına nazaran ne kadar uzak olduğunu fark eder. Şöyle ki, başkalarına baktığı zaman görüyor ki sanki onlar Yaratan’la bütünleşmiş gibiler. Realite böyle olduğundan değil ama kişiye bu şekilde görünüyor.

Biz dünyaya baktığımız zaman genelde herkes iyi, sadece bizim tereddütlerimiz, problemlerimiz var. Sürekli bir koşuldan bir koşula atılıyoruz ama etrafımıza başka insanlara bakıyoruz sanki koşullarından memnunlar ve kişinin her zaman kendi tarafın dan şikayetleri vardır ve Yaratan’ın kendisine nasıl davrandığını, neden böyle davrandığını bir türlü anlayamaz. Bu kişiye Yaratan’la bir olmadığı için acı verir.

Baal Hasulam nasıl kişinin aşama aşama yükselişlerle inişlerle, nasıl incelemeler yaptığıyla ilgili basamakları anlatıyor. Etrafımızda ki her şeyi nasıl anlattığını görüyoruz. Kararlarımız, etrafımızda olanlar, tüm başımıza gelenlerden edinmem gerekenler, nasıl analiz etmem gerektiği gibi kişi bu spiral şekilde inişli, çıkışlı ilerleyişinde, izlenimlerinde her zaman üst güce yönelik tavrı olması lazım diyor Baal Hasulam. Her şeyin O’ndan geldiğini, her şeyin Yaratan tarafından pozitif olarak geldiği ve sadece kişinin bunu negatif olarak yorumladığını, bunların hepsinin ayırımlarını ve safhalarını anlatıyor Baal Hasulam.

Kişi bunların en sonunda öyle bir hisse geliyor ki, neden hala hislerimde Yaratan’ın her zaman pozitif olarak üzerimde etki yaptığımı hissetmiyorum. Yani ondan her şey pozitif ve negatif olarak geliyor, peki neden bunu hissetmiyorum? Neden kendi içimde iki form iki his var? Her zaman pozitif bir histe olmam lazım. Bir taraftan O’ndan başkası yok, tek bir güç var ve bu kişiye acı veriyor. Neden Yaratan’la bütün değil? Ta ki kişi şöyle hissedene kadar, kutsallıkta hiçbir yerinin olmadığını görene kadar. Yani her şeyi o iyi güçle ilişkilendiremediğini görür.

Arada sırada kişi yukarıdan uyandırılır ve kısa bir süreç için kendisini hayatta tutmasını sağlar. Bu iyi bir his derken kişinin gerçeği görmesinden bahsediyoruz. Yani kişinin Divekut’la, bütünlükle ilgili yaklaşımını, doğru koşulunu gösterir. Eğer Yaratan onu tutuyorsa, her şeyin doğru ayırımlarını yapar, eğer Işık onu bırakırsa kendi doğası içerisine tekrar düşer. Ancak bu kişiye sadece Yaratan’ın kendisine yakınlaştırabileceği anlayışını oluşturur. Yani kişi sadece Yaratan’ın kendisini çekebileceğini görür.

Bu makale kişinin manevi çalışmasında ki çok temel makalelerden bir tanesidir. Rabaşı arabayla bir yere götürüyorken zannedersem şubatta iki bayram arası bir zamandı bana hastaneye gitmeden önce dedi ki, sana bir şey vereceğim ve bana Şamati kitabını verdi. Hemen gittim fotokopi çektim, elbette fotokopi çekeceğimi biliyordu çünkü kitabı (not defterini) geri verecektim. Ve ilk makale buydu. Anlaması çok zordu. Bu bütünlük konusu (nosyonu) dışında hiçbir şey anlamamıştım. Bulmamız ve oluşturmamız gereken üzerimizde nasıl çalıştığı, tüm olayların başımıza nasıl geldiğini tecrübelerimizle ortaya çıkarmak için.

Dedik ki, tüm Kabala ilmi kişiyi gerçek realiteyi algılamaya getirmeyi amaçlar. Çünkü ihtiyacımız olan tek şey hissetmektir. Gerçekten içinde bulunduğumuz koşulu algılayabilmek. Beş duyumuz sadece realitenin çok az bir kısmını algılamakta hatta algıladıklarını bile bozuk bir şekilde algılamaktadır. Yanlış şekilde algıladığımız bu küçük realiteye de bu dünya diyoruz.

Bu algıyı düzeltmek ve genişletmek, kendimizi gerçek realiteyi algılayacak seviyeye getirmek, neyin içinde olduğumuzu, hangi güçlerle ilişkili olduğumuzu görmek Kabala erdemliğinin amacıdır. Tüm çalışmamız, tüm çabamız, grup içerisinde, dağıtım yaparken, yaptığımız her şey sadece bu algılarımızı düzeltmek, bu üst gücü ortaya çıkartmak, Yaratan’ı algılayabilmek ve gerçek realiteyi yaşayabilmek için. Bu süreç bir nevi Kalibrasyon (ayar yapmak, ayarlayıp uygun frekansa getirmek) gibidir. Kişi bazı şeyler yapması gerekir. Kişi önceden bu yaptıklarından ne tür bir menfaat sağlayacağını bilmemektedir.

Kişi önce algısını düzeltiyor sonra yeni bir realite hissediyor. Kendi hissi içerisinde bir şeyleri düzeltiyor ve yeni şeyler hissetmeye başlıyor. Hisler ıslahtan yani değişimden, (kişinin içindeki değişimden) kaynaklandığından ıslah esnasında bu iç çalışma süreci içerisinde (değişmek için yapılan bu çalışma içerisinde) kişi bunun için aslında bir ihtiyaç hissetmez. Neden yaptığını bilmez, kendisine ne eklediğini görmemektedir ve işin zor yanı da budur aslında. Buna gizlilikten açılıma doğru gittiği söylenir. Kabalistler de bu yüzden bize açıklayabildikleri kadar, bunların ne olduğu, basamakların ne olduğu, hangi süreçlerden geçmemiz gerektiğini yazmaktalar. Bu ıslah çalışması döneminde(bu süreç içerisinde) bize ne tür izlenimlerden geçmemiz gerektiğini anlatıyorlar.

Yaratılan her zaman Yaratan’a tutunmak için çaba sarf etmeli. Yani kişi bir sürü çaba sarf ederse, etrafında bunu yapmak için bir sürü mekanizma oluşturursa, kendisine hatırlatacak bir şeyler kullanırsa ve sürekli gitmesi gereken yönü kendisine hatırlatacak bir çevre oluşturursa daha çabuk amaca ulaşır. Neden? Çünkü kişi öyle bir realitenin içerisindeki, şu anki realitesi onu etkiliyor ve çevresi tarafından belli bir şekilde davranmaya zorlanıyor. Şu anda içinde bulunduğu realiteyle kendisini sadece ilişkilendirirse sonsuza kadar bunun içerisinde kalır. Ama yeni bir koşula gelmesi için yaratabileceği koşul kendisinin zaten o koşulun içindeymiş gibi davranabilmesiyle olur.

Bu yüzden Kabalistler kitaplarını yazdı ve biz bunları okudukça bir şekilde arzulamaya çalışıyoruz, bu sistemin bizi sarmasını ve kıyafetlendirmesini istiyoruz ki bunun içerisinde olmayı isteyelim. Buradan da içinde bulunduğumuz koşuldan, gelecek koşuldaki güçleri çekebilelim, etkileyebilelim. Tüm numara burada. Tüm prensip bu. Dereceden dereceye ilerlemenin prensibi bu.

Talmut Eser Sefirot’ta madde 155 de Baal Hasulam açıklıyor ve bu makalede de Baal Hasulam aynı kuralı veriyor, kişi her zaman Yaratan’a tutunmaya çalışmalı, denemeli. Şu anda Yaratan’la, üst güçle nasıl bağ içerisinde olabileceğini düşünmek, hayal edebilmek, daha ileriki safhaları hissedebilmeye çalışmak içerisinde olmalı. Ne demek bu Divekut Yaratan’a tutunabilmek? Yani tüm düşünceleri buna endeksli olmalı.

Kişi içinde yeni arzuları buldukça bu yeni arzularla çalışabilir ve ortaya çıkardıkları şimdiki özelliklerle de Yaratan’a tutunabilir. Dolayısı ile arzunun derinliği, yüksekliği, kişinin içinde ortaya çıkan kötülük, bozukluklar, arzular, düşünceler kişiyi birçok yöne doğru çeker ve engellemeye çalışır. Bunlar öyle bir şekilde ortaya çıkar ki kişi bunları aşıp da, tüm bunları tek bir güce ilişkilendirmeye çalışırsa Yaratan’a ulaşabilir.

Bu harcadığı çaba kendi içerisinde bir temel oluşturur (bir sonraki derece için bir temel oluşturur). Yani en kötü koşulda olsa bile, düştüğü zamanlar tek gücün var olduğunu unutsa bile, tek gücün her şeyi yönettiğini unutsa bile, kendisini etkileyen (Yaratan tarafından) tüm güçler tarafından kafası karıştığı zaman, bunların Yaratan’dan gelmediğini sandığı zaman ve bu güçlerin ayrı güçler olduğunu düşünüp (hayattaki birçok insan gibi yani) hayatını toplum içinde yaşadığı gibi hissettiği zaman buna en büyük düşüş denir.

Ancak bu halde bile kişi, üzerinde işleyen tek bir güç hakkında küçük bir düşüncesi olsa bile hemen kendisine güç katmalı, çaba sarf etmeli ve Yaratan’ın etrafından ayrılmamalı. Nedir ayrılmak? Yaratan dışında bir gücün kendisini etkilediğini düşünmemeli. Çünkü her şeyi Yaratan düzenliyor, tüm bu düşüncelerini, tüm bu arzularını her şeyi kişi için Yaratan oluşturuyor. Başka hiçbir güç yok. Kişiye zarar verebilecek ya da fayda sağlayabilecek başka hiçbir güç yoktur. Sefir Ahra denilen başka bir gücün olduğunu sanarak hareket etmemeli.

TAS’ta da öğreniyoruz, ABYA dünyalarının Klipaları var, insanlarda dünyada bu şekilde düşünüyor çünkü iyi ile kötünün aynı güçten geldiğini ilişkilendiremiyorlar çünkü dünyamızda birbirlerine o kadar tersler ki, tüm realitede böyle. Bu iki güç birbirinden o kadar uzak olmasına rağmen ve kişi bunların ortasında olmasına rağmen, tüm işimiz bu iyi ve kötüyü de tek bir güce yönlendirmek, tek bir güçle ilişkilendirmek. Çünkü her şey Yaratan’dan geliyor ve aslında kötü diye bir şey yok. Sadece kişi ıslah olmadığı için kendisi kötü olarak algılamakta (kendisine gelen kötü olayları). Sonunda her şey Yaratan’dan geliyor.

Kişi birçok kıyafet içerisinde gelen bu güçleri ilişkilendirip, Yaratan’ın yolunda ilerlemeli. Kişinin kendisi dışında yapabileceği hiçbir şey yoktur. Kişi sadece tüm bu etkileri bir tek kaynakla ilişkilendirebilir. Yaratılan varlığın endişe etmesi gereken tek koşul bu. Çabası vasıtası ile yapması gereken şeyle kişi sadece ilgilenmeli.

Baal Şemtov şöyle dedi; her kim dünyada başka bir gücün var olduğunu söylerse (yani Yaratan’ın dışında yani Klipot yani Yaratan var ve Yaratan’a karşı kötü güçler olduğunu söyleyen kişi) o kişiye başka Tanrılara hizmet ediyor denir. Yani başka bir gücün var olduğunu inanan insana putperest denir. Kişinin putperest eğilimde olması günah değil sadece başka bir gücün var olduğunu düşünse bile bu kişiye de zina işliyor denir. Yani Yaratan’ın tüm bu dünyada ki güçleri yönettiğini ve onlar vasıtası ile yönettiğini görmüyor demektir. Dünyadaki güçlerin kişiye faydası ya da zararının bağımsız olduğunu düşünen bir insana zina işliyor denir.

Elbette dünyanın tüm işleyişi kişi içerisinde birçok sorular oluşturur ama kişi sistematik olarak tek bir gücü her şeyden, her türlü kıyafetinden, kılığından görmeye çalışırsa (hayatı içerisinde) o zaman bu çabalarından doğru bir şekilde her şeyi ilişkilendirmeyi öğrenmeye başlar. Nasıl davranması gerektiğini, bu yeni hayata yaklaşımında nasıl davranması gerektiğini tayin eder ve kafası karışmaz iyi bir şekilde ilerler.

Kişinin çabası doğru tavrı oluşturur. Yani her şeyi Yaratan yapıyor, iyi, kötü her şeyi Yaratan yapıyor dolayısı ile bende bir şey yapmayacağım demekte doğru değil. Yani beni dövende nasıl olsa Yaratan, dövsün önemli değil diyen insanlarında bu tavırları son derece yanlış, bunlar dincilerin tavırları. Her şeyi Yaratan’a bırakmakta yanlış çünkü Allah’ı algılamıyorlar. Önemli olan kişinin doğru kaynakla kişinin kendisini ilişkilendirmesi, doğru ipuçlarını kullanmaları ve gerçek Kabalistlerin kitaplarını kullanarak tek bir gücü keşfetmeye gelmesi lazım. Kişinin doğru tavrı oluşturması lazım.

Dolayısı ile kişi Yaratan’ın dışında herhangi bir otoritenin olduğunu düşünürse günah işler denir. Yani kişi amaca ulaşmaktan caymış durumdadır. Kişinin Yaratan’a kötü bir şey yapması söz konusu değil. Günah işlemek demek, kişinin doğru yolda amaca ulaşmadığı anlamındadır. Her kim kendi otoritesi olduğunu düşünürse yani kişi Yaratan’ı izlemek istemediğini düşünürse buna da değerlere aykırı davranıyor denir. Yani bu şekilde düşünen bir kişide her şeyin Yaratan’dan geldiğine inanmamakta demektir. Yani Yaratan’ın sadece dünyayı yönlendirdiğine inanmamaktadır.

Kabala’da inanmak hissetmek demektir, ortaya çıkarmaktır. İnanç Bina’nın gücüdür, Bina’nın gücüde ihsan etme gücüdür. Kişinin ihsan etme gücü olduğu zaman (form eşitliğine dayalı olarak) kişi Yaratan’ı hisseder ve tümüyle bu ihsansal gücün içerisinde olur. Ancak O zaman kişi inanç sahibi olabilir ve dünyayı sadece Yaratan’ın yönettiğini görebilir.

Bunu da aynı şekilde Kabala ilminden öğreniyoruz ki, Yaratan alma arzusunu yoktan var etti ve ondan sonra bu noktayla olan her şey Işık vasıtası ile (ihsan eden Işık vasıtası ile) gelişiyor. Bu Işığın yoktan var ediliş noktası ile ilişkisi (çünkü bu ilişki olmasaydı Işıkla hiçbir şekilde gelişemezdi) arzunun içerisinde ki her değişim, her zaman Işık vasıtası ile gelir. Işık Kelim’i oluşturur. Bina’nın gücü kişi içerisindeki maddeyi aktivite eden tek güçtür. Eğer kabın kırılması ve Işığın girmesi olmasaydı alma arzusu ölürdü. Başka hangi güçle hareket edebilirdik ki.

Tüm her şey Reşimot’lardan (izlenimlerden) kaynaklanıyor. Işık arzudan ayrıldıktan sonra içinde bir izlenim bıraktı ve bu kişinin içindeki arzu kişiyi harekete geçiriyor. Yani önceden tattığı ve önceden tattan mahrum olduğu koşula dayanarak hareket ediyor. Direkt Işığın dört safhasında gördüğümüz gibi Işık arzuyu dolduruyor, arzuyu gösteriyor, Işığın kaynağını görüyor, Yaratan’ın özelliklerini görüyor. Yaratan’ın sunduklarıyla Yaratan beraber aynı yerde. Ev sahibinin özellikleri ve verdikleri bir arada. Misafirle ev sahibi karşı karşıya.

Dolayısı ile Yaratan’ın dünyayı yönlendirmesi demek zevklerle yani alma arzusu vasıtası ile olur. Buna İnliba denir. Hislerimizle, amaçla, süreçle kişiyi yaşadıkları ile yönlendirir. Bunun dışında hiçbir güç yoktur. Kişi günah işlediği zaman yani kendisini bu algıdan kopardığı zaman elbette bundan (günah işlediği için) pişmanlık duymalı. Ne demek bu? Neden bu günahı işledi? Bu düşünceden neden koptu? Hayatın kaynağını unuttum, ne oldu bana? Neden? Gibi sorularla kişi araştırmalı.

Kişi bunu kendisine kimin yaptığını düşünmeli. Elbette bunu kendisi yapmadı. Neden bunu yaptığını da düşünmeli. Elbette buda kişiye Yaratan’dan geliyor. Dolayısı ile bu tür şeyleri tek bir güce ilişkilendirmenin dışında burada bir ayrılım, izlenim daha var. Ben bu bütünleşmek için her şeyi neden yapıyorum? Mutlu olmak için mi, kendimi güvencede hissetmek için mi? Allah’a şükür bana bakan tek bir güç var ve O’ndan başkası yok. Benim üzerimde O işliyor tıpkı rahimdeki bir fetus gibi O’nun kontrolündeyim ve Allah’a şükür ne olursa olsun diye ya güvenimi artırıyorum yada Kelimim vasıtası ile görüp kendimi sakinleştiriyorum.

Bunu yaparsam tekrar alıcı olmuş olurum ya da kopuk olduğum için hissettiğim acı Yaratan’ın tek güç olduğu algısından kopmam olur. Bu kopukluktan hissettiğim acıdan dolayı da Yaratan’a verdiğim acıyı hissediyorsam yani tüm yaptıklarımın sonucu kendim için değilmiş gibi algılıyorsam o zaman ne istiyorum bundan? Diyelim ki realiteyi doğru algılıyorum, Yaratan var ve her şeyi O yönetiyor ve her şeyi kontrol ediyor. Peki, sonra neden bu çalışmayı yapıp, bu çabayı sarf ediyorum? Kendimi daha güvenli, kontrol mekanizması içerisinde hissetmek için yapıyorum. Sonra da Allah’a şükür Allah var diyerek sakinleştiriyorum kendimi. Amaç bumu? Çabamın sonu ne olacak?

Baal Hasulam şöyle yazıyor, sonuç hissedilen acı, daha önce yapamadığım şeyi şimdi aranje etmem lazım. Daha önce düzenleyemediğim bu şeyleri benim düzenlemem lazım. Çünkü eskiden yapamıyordum, benim için Yaratan yapıyordu. Peki, neden pişmanlık duyuyorum? Yaratan’ın bana kötü yaklaşımından mı yoksa daha önceki koşullarımı düzenleyemediğim için mi? Yani Yaratan’la aklımla, kalbimle bağ içerisinde olduğum dönemde O’nun için iyilik yapamadığım için mi? Baal Hasulam bunu yazıyor.

Burada ıstırabımızı düzene sokmamız lazım. Yani günah ve kötü hissetmemiz konusunda nasıl bir düzenleme yapmamız lazım? Pişmanlık duymamız mı, mutlu olmamız mı lazım? Nerede Yaratan’la bir bütünlük yapıyorum? Nerede Tora ve Yaratan’ın tek olduğu koşula geliyorum? Ve diyor ki; Kişi pişmanlık duyup günahı işlediği için. Ben mi? Çünkü Yaratan beni kutsallıktan attı. Bu benim yaptığımdan değil sadece Yaratan beni kutsallıktan attı.

Elbette Yaratan’la kutsallık dediğimiz bütünlükten tek anlık bile kopmamızın nedeni bunu Yaratan’ın yapması. Beni pisliğin içerisinde bir yere attı, kişinin kötü düşüncelerinin olduğu, Yaratan’la hiçbir şeyi ilişkilendiremediği bir koşulun içerisine. Kişinin boşluk içerisinde olduğu bir yere. Demek ki Yaratan kişiye bir arzu verdi. Kendisini pis kokulu bir yere koku alması için koydu. Bu ne demek? Kişi o dönem ihsan etme gücü tarafından kontrol edilmiyordu demektir. Ve kitaplarda yazdığı gibi şöyle diyebilirsiniz ki, insan bazen bir domuzun bedeninde tekrar canlanır. Yani daha önce pislik olarak tayin ettiği şeylerden tekrar zevk almak ve bunların içerisinde hayat bulmak ister. Buna, önceden kustu ve sonradan tekrar bunları yiyor denir.

Aynı şekilde insan kendisini yükselme hissinde yani inişte değil de çıkışta hissettiği zaman, yaptığı çabadan tat almaya başladığı zaman kişi şunu da söylememeli. Yani kişi çalışmanın iyi olduğunu ve Yaratan’ın yolunda ilerlemenin iyi olacağını düşünmemeli. Kişi bilmeli ki, şimdi Yaratan ondan hoşlanıyor ve içindeki bu koşulları oluşturuyor. Dolayısıyla kişi kutsallık veya kötü, boş hissettiği bir koşulda olabilir ama bunların hepsinin Yaratan’dan geldiğini ve bunların Yaratan’ın kişiye yaklaşımı olduğunu kişi hatırlamalı.

Kişinin ruhunun evrende çok küçük bir nokta olduğunu algılayıp, bunların Yaratan’ın neden yaptığını kişinin görmesi mümkün değil. Çünkü tüm Adam Harişon’un içerisinde yaratılan çok küçük bir nokta. Dolayısı ile kişinin doğru bir şekilde nasıl kendisinin entegre olduğunu bu anda görmesi mümkün değil. Çünkü bunun görülmesi için genel ıslahın bütünleşmesi lazım. Tüm bedeni hissetmesi lazım ki bu çok yüce bir durum. Aslında tüm beden şu anda Gimar Tikun içerisinde, ıslah olmuş koşulun içerisinde.

Kişinin çabası dışında yani her şeyi tek bir güçle birleştirme çabası dışında aslında her şey zaten ıslah olmuş. Kişi kendisini tüm bedene hizmet etmek için hazırlama safhasına getirirken yani sadece var oluşu için ihtiyacı olanı alıp gerisinde genel bedenin varlığı ve tüm herkes ihsan üzerine çalışmaya geldiği zaman ve bu yolda yavaş yavaş kendisini entegre edip bu genel bedende en üst safhaya gelene kadar (ki buna Gimar Tikun denir) sadece o zaman kişi doğru hesaplamaları yapabilir. Çünkü bu her şeyi dahil eder. Tüm hücreler doğru bir şekilde entegre olmuş olur.

Bu yüzden sadece o zaman kişi Yaratan’ın önceden ona neden sanki iyi ya da kötü davrandığını anlayabilir. Neden bazen kötü kokulu bir yere soktuğunu ve neden bazen yaratılandan hoşlandığını, bu şekilde neden davrandığını görebilir.

Diyebilirsiniz ki, kişiyi Yaratan geçmiş döneminde, önce seviyordu, sonra sevmedi diye düşünceleriniz olabilir. Kişi yol üzerindeyken değişimleri bu şekilde hisseder. Yani manevi yolda ilerlerken Yaratan’ın kendisine iyi yada kötü davrandığını. Baal Hasulam’da diyor ki, her halükarda kişi dikkatli olmalı ki kutsallığın çerçevesinden hiç çıkmasın. Yani Yaratan dışında bir gücün olduğunu asla düşünmemeli.

Bu demektir ki, Yaratan’ın gözünde, Yaratan’ın kendisinden hoşlanması ya da Yaratan’ın kendisinden hoşlanmaması koşullarının hepsi Yaratan’dan geliyor. Peki, neden bazen Yaratan kişiden hoşlanıyor ve bazen de kişiden hoşlanmıyor? Kişi sistemin içerisine entegre olmadığı için ve form eşitliğinde olmadığı için, Yaratan’ın tüm düşünce ve davranışlarını anlamadığı için Yaratan’ı asla haklı çıkartıp, kendisine neden bu şekilde davrandığını anlayamaz. Bu yüzden kendisine Yaratan’ın kendisinden hoşlanmıyormuş hissi gelir.

Bunu birçok kere anlattık ve dedik ki, kişinin bozuk hisleri kendi iç özelliklerinden, kendi bozukluklarından hissedilir. Bu yüzden iyi ve kötü olarak ayırım yapılır. Arzuları egoist bir şekilde arzulanır. Eğer arzuları ihsansal ise o zaman başka bir şekilde hisseder. Dolayısı ile kişi Yaratan’ın kendisine nasıl davranacağını tayin ediyor.

Eğer O’ndan başkası yok ise ve kişi kendisini bu tür hisleri algılayabilecek koşulları arzusu içerisinde oluşturmaya başlar. Kişi arzularını ıslah ettiği dereceye kadar, elbette Yaratan’a kıyasla arzunun yanında ıslaha endeksli olarak kişi akıl edinir. Ve neden maneviyatta bu şekilde, ihsanda bu şekilde olduğunu anlayabilir. O zaman önceden hissettiği her şeyi şu anda içinde bulunduğu koşulla ilişkilendirir ve her şeyin kişinin üzerinde nasıl etki yaptığını anlar. Yaratan’ın asla kendisine kötü davranmadığını görür. Sadece o zaman kendisine kötü davranıyormuş gibi geldiğini anlar ki buda her şeyi Yaratan’la ilişkilendiremediği içindir.

Bu yüzden O’ndan başkası yok dediğimiz prensip hislerimizde, düşünce ve aklımızda ki tüm kötülüğün kaynağıdır. Yani aklımızın karışmasını sağlayan bir prensip. Benzer bir şekilde vicdan azabı çektiğimiz zaman, Yaratan’ın kendisine doğru çekmediği zaman kişi neden beni kendisine yaklaştırmıyor diye kötü hissetmemeli. Çünkü buda almak için. Sanki Dua etmek, Man yükseltmek, kişinin ağlaması yazdıkları gibi, İsrailoğulları çabalarından ağladılar diye yazdıkları gibi, kişinin buradaki çabası, kendisi için burada neyin olduğunu ortaya çıkarması gerek.

Baal Hasulam diyor ki, kişinin bu pişmanlığı, haykırışı kendi çıkarı için olmamalı. Yani kendi koşulunu düzeltmek için olmamalı. Yaratan’dan uzak kalmakta ki endişesi kendisi için olmamalı. Çünkü o zaman bunu almak için yapar. Yaratan’a tutunup kendini iyi hissetmek ve neden O’nu haklı çıkartmak istiyorum diye bir düşünce olmamalı çünkü buda almak için. Elbette almak içinde olan bir kişi Yaratan’dan ayrıdır ve bu talep yukarıdan talep görmez.

Var olan tek bir güçten, kişiyi etkileyebilecek ve kişinin kabını ıslah edebilecek tek güçten ayıran şey budur. Kişi haykırdığı zaman sanki duyulmuyormuş gibi gelir kişiye. Neden? Çünkü alma arzusundan haykırış yapmaktadır. Eğer kişi alma kabında hiçbir şey olmadığından dolayı şikâyetçi olursa, alma arzusunda bağırıyor demektir.

Dolayısı ile kişi Yaratan’ın yüceliğini hissetmemekten pişmanlık duymalı. Yani kişi Yaratan’ın algısından, o hissinden mahrum kalıp, bir sonraki dereceye yükselmekten mahrum olup, talebi kendisinden tümüyle ayrılmış şekilde olduğu zaman doğru bir haykırış olabilir. Tıpkı bedendeki bir hücrenin diğer hücrelere nasıl katkıda bulunacağını düşünüp kendisini düşünmemesi gibi.

Kişi Yaratan’dan ayrı olduğu zaman Yaratan’a mutsuzluk verdiğini düşünür. Kişi böyle bir şey yapabilir mi? Yaratan mükemmellik içerisinde. O’nun almak gibi bir kabı yok. Nasıl olurda Yaratan herhangi bir şeyden kendini iyi ya da kötü hissedebilir? Yaratan kişinin yaptığı bir şeyden dolayı kendisini nasıl kötü hissedebilir? Tekrar burada bahsettiğimiz, daha önce örneğini verdiğimiz gibi, ev sahibi misafirini seviyor. Dolayısı ile misafir mutlu ise ev sahibi mutlu oluyor. Misafir kendisini kötü hissediyorsa ev sahibi kendisini kötü hissediyor. İçinde bulunduğu koşulu bu şekilde açıklıyor. Bu yüzden kutsallığın mutluluğu ya da kutsallığın mutsuzluğu diye söyleriz.

Kutsallık kelime anlamı ile gezen demek yani yaratılanların içerisinde dolanan anlamını alıyor. Ve kendisi yaratılanlar arasında bir gezinme içinde olursa mutlu olabilir. Tıpkı ev sahibinin misafirini mutlu etmesi için çalışması gibi. Eğer bunu yapamazsa, misafir mutlu olamazsa ev sahibi de mutsuz olur. Buna da kutsallığa mutsuzluk vermek denir. Kişi kendi içerisinde bir organının acıması gibi düşünmeli. Yani parmağında hissettiği bir acıyı kalbinde ve aklında da hissetmesi gibi. Parmağımızda küçük bir yara olsa bu küçük acıdan kurtulana kadar kişi rahatsız olur. Sadece böyle küçük bir acının kişiyi nasıl etkilediğini görebiliyoruz.

Bu yüzden insan tüm Adam Harişon ortak ruhunda küçük bir hücre ise ve bozuksa bu hücre, elbette tüm sistem içerisinde bu bozukluk hissediliyor. Bu bozuk ruh herkes tarafından hissediliyor. Bu yüzdende tüm sistem bozuk bir hale geliyor. Bu hücreden diğer tüm hücrelere de sanki diken batmış hissi yayılıyor.

Kişi kendisi için değil ama tüm bedende verdiği acıdan dolayı üzüntü hissederse ve tüm bedendeki bozukluğa sebep olduğundan dolayı üzüntü duyarsa, yani Yaratan bu ruhların arasında gezinemezse buna gerçek hüzün, mutsuzluk denir. Gerçekten burada pişmanlık duymalı. Kendi küçük acısını hesaba katmayıp, tüm diğer parçalarla kendisini ilişkilendirmeli ki tüm insanlarda kendi bozukluğu vasıtası ile yarattığı bozukluğu görebilsin, hissedebilsin.

Kişi bozukluğunda da başkalarına nasıl bozukluk yarattığını düşünerek hislerini organize etmeli. Bu şekilde Yaratan’a da hüzün vermekte. Çünkü sistem içerisine kendisini dahil edememekte (diğer ruhlarla birlikte). Kendi bozuk kabından dolayı herkesle bağı kötüdür. Bu hüzün kalpte ve akılda hissedilir. Yani tüm insanın akıl ve kalbinde hissedilir. Burada tek ruhtan bahsediyor. Ruhların genel sisteminde de böyle.

Elbette bu küçük hücrenin hissi acının hissedildiği yerdeki insan acısı gibi değil. Kişinin Yaratan’dan ayrı olduğu zaman hissettiği acıyı kendisiyle ilişkilendirmese bile, kişi Yaratan’a iyilik yapmak istese ve tüm sistemi düşünmeden bu düşünce içerisinde olsa buda Klipa. Çünkü sadece kendisini düşünüp(genel sistemi düşünmeden) Yaratan’a yönelik davranmak istiyor. Çünkü insan tüm organizmanın bir parçası olduğu için, kutsallık Yaratan’ın içerisinde dolanan güç olduğundan arzular Divekut (bütünleşmek) ister.

Bu yüzden tek bir organın acısı tüm organları temsil etmiyor. Bu yüzden Yaratan başka organlara iyilik yapamadığı için üzüntü içerisinde. Islah olması gereken genel bir yapı var, tüm Işığı alması gereken genel bir oluşum var. Kutsallık şöyle der, olan benim aklımdan daha hafif. Yani Yaratan’dan uzak olduğu zaman duyulan hüznü sadece kendisi ile ilişkilendiriyorsa buda Klipa’dır. Yani kişi kendisi karar verip, ilerleyip, anlayışında, hislerinde Yaratan’dan ona ve ondan Yaratan’a giden tavır tüm sistemden geçmeli, tüm ruhlardan. Sadece bu şekilde Yaratan’la doğru bir ilişki içerisinde olabilir. Yani birebir değil. Ancak bu şekilde kişi kendisini Yaratan’a yönlendirebilir ve hayal ürünü bir amaca doğru gitmemiş olur.

İnsan mutlu olduğu zaman Yaratan’ın kendisinden hoşlandığını hissettiği zaman mutluluk duyar. Yani Yaratan kendisine yakınlaştığı zaman kişi mutluluk hisseder. Peki, bu alma kablarında mı, ihsan etme kablarında mı? Şöyle yazıyor, şimdi kutsallığın kabların da kutsallık vardır. Yani mutluluğumuzun neden kaynaklandığını görmemiz lazım. Kendi kabımızdan ayrı olduğumuz için mi? Yaratan’ın kendisine tüm sistem içerisinde, tüm ruhlar içerisinde kıyafetlendirmesi için bir fırsat verdiği için mi? Genel ruhların yapısını Yaratan’a yönelik aktiviteye geçirdiğim için duyduğum mutluluk mu? Eğer böyleyse buna kutsal bir mutluluk denir. Yok, kendisi içinse bu yanlış bir düşünce olabilir. Yani bunu ben yaptım diye düşünebilir ve ben Yaratan’ı mutlu ediyorum diye düşünebilir. Her zaman kişi bu ben kavramını da test edilmeli. Eğer kişinin gururu artıyor ise bu daha öncekine nazaran daha da büyük bir kabalık ve kötülük getirir kişinin üzerine. Eğer başkalarını kendisinden önce düşünüp hareket ederse almaktan kurtulabilir.

Dolayısı ile kişi kutsallığı başkalarına getirdiği zaman Yaratan’a mutluluk verir. Ve genel kab içerisinde Işığın var olabileceği bir yer oluşturduğu için, Yaratan ve yaratılan arasındaki bu kopukluğu giderdiği zaman kişi Yaratan’a mutluluk vermiş olur. Dolayısı ile kendisi için bir hesap yapmıyor, genel sistem için ve Yaratan’ın da içerisinde dolandığı genel bir sistem için endişe etmesi gerek. Bu ruhi sistem tümüyle ıslah olmuş durumda. Kişinin sadece içinde yer aldığı bu mekanizmada, doğru yada yanlış tüm sistem işliyor. Dolayısı ile kendisi ıslah oldukça Yaratan’ın ruhlar arasında gezmesine fırsat veriyor. Islah olmaz ise kişi Yaratan’a hüzün veriyor denir. Yaratan’a verilen mutluluk kişiye de mutluluk verir. Bu yüzden Kli’nin oluşumundan mutluluk duyar.

İnsan nasıl böyle bir şeyden mutluluk duyabilir? Çünkü bu element içerisinde kendiside ilişkilendirildiği için mutlu olur. Bir nevi ortak olur, entegre olmuş olur. Buda aynı şekilde kişinin hissettiği mutluluk herkes tarafından hissedilir. Kişi öyle bir hale gelir ki tümüyle benliğinden ayrılır ve herkesin içerisinde entegre olmuş olur. Böylece kendisini tüm diğer ruhların içerisinde hisseder ve onların içerisinde hayatını hisseder. Tıpkı bir annenin çocuğuna kendisini vermesi gibi, kendisini çocukların içerisinde bulması gibi. Böylelikle kendisi için almak hissi içerisinde olmaktan yani Sitra Ahra’dan kurtulur. Tüm kişisel hesaplarını bir kenara bırakır. Kendisine yabancı gelen şeyleri artık kendisi ile ilişkilendirmiş olur. Dolayısı ile onlara olan tavırlarında artık “dostunu kendin gibi sev” prensibi içerisindedir.

Alma arzusu gerekli olmasına rağmen yani kişi doğası gereği istediği için istiyor. Yani melek değil. Dolayısı ile içindeki tüm güçlere, tüm doğal güçlere ihtiyacı var ve alma arzusundan çalışmak zorunda. Sahip olduğu tek şey bu. Kişinin içerisinde olan her şey yaratılana ait değil, Yaratan veriyor her şeyi. Islahı, alma arzusuna eklenen şeyleri de. Ama mutluluk, zevk, alma arzusu ıslah olmalı. Buda ancak ihsan etme niyetiyle olabilir. Yani alma arzusu içerisinde hissedilen zevk, bu gerçek kab yani kişinin kabı. Tüm bunları aklımda ve kalbimde barındırdığım zaman (kişi kendini iyi mi hissediyor veya kötü mü hissediyor mu diye kendine sorduğu zaman) bunların hepsiyle yani Klim ile birlikte nasıl çalışacağım? Kişi öyle bir koşula gelmeli ki, sadece niyeti ihsan etmek için olmalı. Alma arzusu yukarıda almak niyetiyle olmalı. Yani ben haz duymaya razıyım ama bu ancak Yaratan’a mutluluk getirecekse razıyım. O’na zevk vereceğim dereceye kadar razıyım. Yani öncelikle O’nun Klisini (kabını) alıyorum. Ve O’nu hissediyorsam, O’nunla kesinlikle bir ilişkim olduğunu görüyorsam o bağımın derecesine göre kendimi test edip kendimin O’na haz verebileceğimi görebiliyorsam, o zaman kendi içimde mutluluk duyarak kendimin de mutluluk duymasına izin veriyorum, tamam diyorum.

Yaratan’ın bir alma arzusu bir Kelimi mi var? Yok elbette. Peki, nasıl oluyor da benim mutluluğum ya da mutsuzluğumdan bir şey alabiliyor? Para, itibar veya bilgiye mi ihtiyacı var? Hayır. Aramızda ki sevgiyi hissetmeye ihtiyacı var. Neden? Çünkü doğasında iyilik yapmak var. Ve O’nun iyilik yapma doğasına, iyilik yapma fırsatı verildiği zaman mutluluk verir. Bu yüzden yukarıya mutluluk veriyor çünkü yaratılanlar mutlu diye yazıyor. Yaratan’ın amacı zaten buydu, yaratılanlara mutluluk vermek. Buna da kutsallığın mutluluğu denir.

Kişi Yaratan’la ilişkisini doğru bir şekilde ayarladığı ve düzelttiği zaman yukarıya mutluluk verir. Kişi her zaman yukarıya nasıl mutluluk vereceği konusunda tavsiye edilmeli diye yazıyor. Ne demek bu? Yani kişinin her türlü hesabında, çalışmasında, tüm genel ruhların ıslahında nasıl olacağı konusunda çalışmalı ve bu şekilde kişinin bu tek amacı olmaya başlar. Kişi sadece bu şekilde kendisini yönlendirir ve sadece Adam Harişon sistemi vasıtası ile Yaratan’a mutluluk getirmeye başlar.

Dolayısı ile kişi böyle bir mekanizmadan mutluluk duyarsa yukarıda da mutluluk hissi uyandırır. Bu yüzden kişi her zaman Kral’ın sarayında olmalı denir. Bu koşulda ki kişiyi şöyle yorumlamalıyız; Kral’ın sarayında olmak ne demek? Yani ihsan etme kabının içerisinde olmak, Bina’nın içerisinde olmak. Ve alma arzusunu bu ihsan etme gücü kontrol eder ve ondan sonra kişi Keter’e ulaşır. Keter’e de burada saray denir. Yani kişi Kral’ın sarayında ve tüm Kral’ın hazinelerinin arasında olur. Kişi O’ndan başkası yok adlı koşula geliyor böylece. Yani kişinin tüm arzusu Yaratan’ın rızası için olmalı. Tüm doğamız ve arzumuza yani yaratılan alma arzusuna ek bir özel nitelik ekleyeceğiz (ihsan etme niteliği).

Şu anda Ein Sof dünyasını öğreniyoruz. Ein Sof’ dünyasının Malkut’u direkt Işığın dört safhasından oluşup ortaya çıktı. Peki ne ayırıyor, ne değişiyor? Malkut Behina alef’le Behina Dalet arasındaki fark ne? Behina Alef Yaratan tarafından yaratılan bir arzu.

Behina Dalet’de ise çok büyük bir arzu, talep var. Bu arzu, talep ek bir güç. Malkut bunu keşfediyor. Nasıl? Yaratan’ın var olduğunu keşfediyor. Yani zevkin kaynağını keşfediyor. Arzu zevki keşfediyor. Bu zevk için duyulan istek bu zevki verene yönelik bir ilişki oluyor. Dolayısı ile Baal Hasulam diyor ki, kişinin keşfettiği tüm bu ek güç, alma arzusu ve Yaratan’ı kaynak olarak keşfetmesinden dolayı her şey Yaratan’a ihsan etmek için olmalı.